Okul Yöneticilerinin Tercihe Dayalı Yer Değiştirme İşlemlerine Hile Karıştı
MİLLİ Eğitim Bakanlığı özellikle kadrolaşma söz konusu olunca hile yapmaktan kaçınmıyor. Kadrolaşmak için her türlü hukuksuzluğu hukuk olarak uyguladı. Şimdi de aldığı bazı kararla sisteme sızan “ötekiler”in önünü kesmek için elinden geleni yapıyor.
Bir süre önce, eğitim kurumu yöneticilerinin isteği bağlı yer değiştirme başvuruları döneminde bazı okulları “açık” göstermediğini, bu okullara kural dışı yöntemlerle adamlarını yerleştirmeye çalışacağını yazmıştım. Şimdi de önümüzdeki günlerde yapılacak rotasyona karşı önlem geliştirmeye çalışıyor. MEB, rotasyonla istemediği yere gidecek “korunması gereken müdürler”in çeşitli yöntemlerle aynı bölgede fakat daha gözde okullarda kalmalarını sağlama çabasında.
Ankara’nın Fevzi Özbey İlköğretim Okulu böyle bir senaryoyo sahne oluyor. İsteğe bağlı atama döneminde “dolu” olduğu için atamaya kapalı gösterilen bu okul, bir hafta içinde okul müdürü değişikliğine uğradı. Okulun müdürü Yalçın Tamer başka bir okula gönderilirken yerine bir başkası atandı. Hiçbir kurala uymayan bir atama… Neden? Çünkü mevcut müdür Eğitim Sen üyesi; orası ona layık değil.
Yalçın Tamer, Milli Eğitim Müdürlüğünden bir açıklama istemiş. Ankara MEM’den gelen açıklama kadrolaşma niyetini ele verecek cinsten: Okulun müdürü yoktu, istek üzerine falancayı atadık. Adama sormazlar mı, madem isteyeni istediği yere atıyorsunuz bu konuda neden yönetmelik hazırlıyorsunuz; madem okulun müdürü yoktu neden önceden açık ilan etmediniz?
Aşağıda olup bitenlerden Bakan Nimet Çubukçu’nun haberi var mı acaba?
10 yıl sonra yanıtlanan
dilekçe ve yeni bir öneri
İlköğretim okullarında ders saatlerinin azaltılması gerektiğini on yıl önce 2000’de dillendirmeye başladım. Önce Talim Terbiye Kurulu üyelerini, eşzamanlı olarak de İlköğretim Genel Müdürlüğünü ikna etmeye çalıştım. Ders saatlerinin azaltılmasının pedagojik, yönetsel ve ekonomik boyutunu uzun bir raporla anlattım.
Geçen hafta Milli Eğitim Bakanlığı ders saatlerinin indirilmesi kararını aldı. Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde 23,5 saat olan ortalama haftalık ders süresi ilköğretim 1, 2 ve 3. Sınıflarda 25; 4 ve 5. Sınıflarda 26 saate indirildi. Bunu on yıl önce MEB yetkililerine verdiğim raporun yanıtı olarak görüyorum. Çünkü o zaman ikna etmeye çalıştığım MEB, bu fikirle ilk kez karşılaşıyordu. Kararın gecikmeli gelmesi koşulların yeni olgunlaşmasından değil; MEB’in kaz kafalı yapısının bir gerçeği ancak yıllar sonra algılayabilmesindendir.
YENİ BİR ÖNERİ
Anasınıfı, ilk beş sınıf ve ilköğretimin 6, 7 ve 8. sınıfların eğitiminin farklı mekânlarda yapılması gerektiğini de ilk kez bu köşede dillendirdik. Bu konuda da ısrarlıyım. Milli Eğitim Bakanlığı ileride mutlaka gerçekleşecek bu projeyi gecikmeden hayata geçirmelidir. Umarım bunun gerçekleşmesi on yıl beklemez. Çünkü altı-yedi yaşındaki bir çocukla on dört yaşındaki çocukları aynı pedagojik ve fiziksel ortamlarda bir arada tutmanın yarattığı sorunlar sürdürülebilir olmaktan çıktı.
Aralarında kuşak farkı(!) olan sınıflardaki öğrencilerin aynı mekânı paylaşmalarının pedagojik sakıncaları biliniyor. Bu bir yana, ayrışma, eğitim faaliyetlerinin doğru ve ekonomik olarak tasarlanması için de zorunlu. Okulları her yaştan öğrencinin yararlanabileceği, her dersin verilebileceği şekilde tasarlamak yerine fiziksel özellik, ders ve amaca uygun şekilde tasarlamak daha akıllıca olur.
Şu haliyle ilköğretim okulları ortalama yaş ve sınıfa göre tasarlanmış durumda. Oysa sıra boyları, WC/lavobo, okulun kat sayısı, merdiven ayakları, spor salonları, oyun alanları, iş atölyeleri, laboratuvarlar dahil her mekân, hizmetin verildiği bireyin özelliklerine göre düzenlenmelidir. Bunun yolu da mekânları ayrıştırıp ona göre düzenlemekten geçiyor.
Bu önerinin Batı’da örnekleri var, olumlu sonuç aldıkları da ortada. Bizde ekonomik olsun diye düşünülmemiş. Bence uygulamaya geçmek için ek yatırıma da gerek yok. Aynı yerleşim yerlerindeki (örneğin bir semt ya da mahalledeki birbirine en yakın) iki okuldan birinin ilk beş sınıfa, diğerinin ikinci kademeye (6, 7, 8. Sınıf) tahsis edilmesiyle bu sorun çözülebilir.
Bakalım bu dilekçem MEB’den ne zaman yanıt bulacak?
Eğitimde toplumsal ayrışma derinleşiyor
Ankara Üniversitesi’ndeki araştırma, yaşanan toplumsal ayrışmanın okullarda da ayrışmayı derinleştirdiğini ortaya koyarken, bunun ortak yaşama kültürünün koşullarını ortadan kaldırdığına dikkat çekti.
Ankara Üniversitesi’nde bir grup akademisyen tarafından yapılan “Eğitimde Toplumsal Ayrışma” araştırması sonuçlandı. Araştırma sonuçlarına göre yaşanan toplumsal ayrışma okulda da kendisini gösteriyor, toplumsal ayrışmanın sonucunda okullar arasında ve okullar içinde ortaya çıkan ayrışmalar derinleşiyor.
Prof. Dr. Işıl Ünal, Yrd. Doç. Dr. Seçkin Özsoy, Yrd.Doç.Dr. Ahmet Yıldız, Arş.Gör. Sabri Güngör, Arş.Gör Ebru Aylar ve Dilek Çankaya’nın Temmuz 2007-Kasım 2009 arasında Ankara’da gerçekleştirdiği “Eğitimde Toplumsal Ayrışma” başlıklı araştırma sonuçlandı. Önümüzdeki günlerde Ankara Üniversitesi tarafından yayınlanacak ve TÜBİTAK desteğiyle yapılan araştırma kapsamında Dikmen’de 1 müdür yardımcısı, 1 okul aile birliği başkanı, 18 öğretmen, 46 veli ve 22 öğrenci olmak üzere toplam 88 derinlemesine görüşme yapılırken, ayrıca okullar ve okulların bulunduğu bölge bağlamında profil çalışması yapıldı.
Araştırmacılar araştırmanın temel konusunun eğitim alanında yaşanan toplumsal ayrışma sorunu olduğunu kaydederken, güncel kentleşme dinamiklerinin yarattığı toplumsal ayrışmanın eğitim alanında ve okulda da kendisini ortaya koyduğuna dikkat çekiyorlar. Araştırmacılar, artan ekonomik gelir dengesizliği ile ayrışan toplum gruplarının mekânda kendi yaşam çevrelerine kapanırken, kentin mekânsal çözülmesinin de bu toplumsal ayrışmayı ve dışlamayı daha da güçlendirdiğini ifade ediyorlar.
Araştırmacı grup araştırmalarına konu olan eğitimsel ayrışmayı, “nüfusun belli bir kesiminin toplumsal konumları nedeniyle eğitimin belirli bir alanında yoğun olarak bulunmaları ve bunun sonucunda öteki toplumsal gruplarla fiziksel olarak kopmaları ve diğerleriyle sınırlı bir iletişim ve etkileşim içinde bulunmaları” olarak tanımlarken şu ifadelere yer veriyorlar: “Bu yoğunlaşma, eğitimin belli bir alanında toplumsal bir grubun aşırı ya da eksik temsili anlamına gelebileceği gibi, belirli toplumsal kesimlerin belirli standartta eğitimden, etkileşim ortamlarından, programlardan mahrum bırakılması anlamına da gelebilir. Bu süreçte her bir okul ayrı gelir gruplarından ve toplumsal kesimlerden gelen öğrencilerin yoğunlaştığı mekânlara dönüşürken, eğitim ortamlarındaki bu farklılaşmalar, gelecekteki toplumsal farklılıkların ve olası çatışmaların da kaynağını oluşturmaktadır.”
‘EĞİTİM EŞİTSİZLİK ÜRETİYOR’
Araştırmada özellikle 1980 sonrasında uygulanan neoliberal politikalarla eğitim sisteminde derin nitelik ve başarı farklılıkları olmak üzere bir dizi eğitimsel sorunun gündeme geldiği kaydedilirken araştırmanın yapıldığı Ankara’da da kent mekânları ile onlar içinde yer alan eğitim kurumlarında toplumsal/kültürel bölünmeyi görebilmenin güç olmadığı ifade edildi. Araştırma, eğitim kurumlarındaki ayrışma ve ayrıştırıcı süreçlerin, mezunların sonraki eğitim kurumlarına, işe ve yerleşim yerlerine dağılımlarıyla yeniden üretilmekte olduğuna dikkat çekti.
‘SINIF TEMELLİ AYRIŞMA HÂKİM’
Yapılan araştırmada kentsel ayrışmanın kent nüfusunun belli kesimlerinin belirli okullardaki yoğunlaşmasına yol açtığı kaydedilirken, buna eğitim kurumlarının ve aktörlerinin de zaman zaman seviye sınıfları oluşturma, donanımlı sınıflar açma, kayıt ücreti, katılım payı, ailelerin okul ve yerleşim tercihi stratejileri gibi eylemlerle katkı koyabildiği kaydedildi. Araştırma sonuçlarına ilişkin olarak şu ifadelere yer verildi: “Okul bileşenlerinin anlatıları, okullar arasında, bir yanda orta-üst gelir grubu ailelerin çocuklarının devam ettiği ‘seçkin/saygın ya da merkez okullar’, diğer tarafta alt gelir grubu ailelerin çocuklarının çoğunlukta olduğu ‘getto ya da çevre okulları’ biçiminde sınıf temelli bir ayrışmanın hâkim olduğunu gösterdi.” Araştırmada farklı okulların yanında aynı okul içerisinde de yoğun ayrışmaların olduğuna dikkat çekildi.
Araştırmada yer verilen sonuçlar, Anayasa uyarınca zorunlu ve devlet okullarında parasız olan ilköğretimin, varoluş amaçlarından uzaklaşarak, bir kamusal alan olma niteliğini hızla yitirdiğini gösterdi. Araştırma bulgularına ilişkin şunlar kaydedildi:
“İlköğretim okullarının, bir yandan toplumsal tutunumu pekiştirme, demokratik yurttaşlık bilincini tesis ve teyit etme anlamında bütünleştiriciliği yüksek referans ölçütü olmaktan çıktığı tespiti, araştırmamızda ulaştığımız en çarpıcı sonuçlardan biridir. Toplumsal statüleri ve imajları ne olursa olsun, ilköğretim mezunu olmanın, ilköğretim okullarında benzer norm ve değerlerin paylaşıldığı, öğrencilerin ortak yurttaşlık idealleriyle yetiştirildikleri şeklindeki yaygın kabulün bir yanılsama olduğunun ortaya çıkması, izlenen ilköğretim politikalarında köklü bir değişimin kaçınılmazlığının işaretlerini veriyor.”
‘BENCİL TÜKETİCİLER YETİŞİYOR’
Araştırmada ilköğretimdeki okullaşmanın okullar arasında farklılaşma yaratılarak sağlandığına dikkat çekilirken, şu önemli sonuçlara yer verildi:
“Seçkinci ve dolayısıyla eleyici bir eğitim anlayışının, zorunlu bir eğitim düzeyi olmasına karşın, ilköğretimden itibaren egemen olmaya başladığı gözlendi. Seçkinci eğitim anlayışı, eğitimin diğer tür ve düzeylerinde olduğu gibi, ilköğretimde de ‘kamusallık bilinci’ yerine, ‘özel girişim mantığını’ dayatıyor. Bütün eğitim sisteminin başarısının merkezi sınavlara (SBS, ÖSS vb.) endekslenmesi, çocuklarının geleceğini düşünen yurttaşları, kamusal alan dışında, özel seçenekler aramaya zorluyor; kamusal duyarlılığa sahip yurttaşlar yerine bencil tüketici davranışları geliştirmeye özendiriyor.”
Araştırmada yaşanan bu ayrışmanın varolan toplumsal hiyerarşinin yeniden üretiminde etkili olma durumunu sürdürdüğüne dikkat çekildi.
‘SİSTEMİN ÖZELLİĞİNİ YANSITIYOR’
Araştırmada ayrıca eğitimin okul bileşenlerince bir üst öğrenime ve mesleğe hazırlama gibi araçsal yönüyle anlamlı ve değerli bulunduğu kaydedilirken, bileşenlerin eğitime insanın kimlik inşası sürecinde anlam yüklemediği ifade edildi. Araştırmacılar yapılan çalışmanın önemli bir bulgusunun da toplumsal ayrışmanın okulun gündelik yaşam pratiklerinde somutlaşması olduğuna vurgu yaparken, okuldaki gündelik yaşamın gerilimleri ve çelişkileriyle birlikte sistemin bütün özelliklerinin yansıdığı bir alan olarak ortaya çıktığı ifade edildi. Araştırma sonuçlarına göre şu değerlendirmeye yer verildi:
“Mevcut eğitim politikaları ve eğitim uygulamalarının hazırladığı koşullar altında, ailesinin gelir ve eğitim düzeyi yüksek olan öğrencilerin gündelik yaşam pratikleri ve bu pratikler içinde kurdukları bencil ve rekabetçi ilişkiler, toplumun ayrıcalıksız tabakalarından gelen öğrencilerin dışlanmasına, ‘başarısız’ olarak yaftalanmalarına ve bunların sonucu olarak öğrenimlerini sürdürebilmelerinin olumsuz yönde etkilenmesine neden oluyor.”
‘BİRLİKTE YAŞAM ZORLAŞIYOR’
Araştırmada toplumsal ayrışma temelli okullaşma dinamiklerinin farklı toplumsal grupların farklı okullarda kesin sınırlarla birbirinden ayrışması yönündeki eğilimleri güçlendirerek, birlikte yaşama kültürünün koşullarını ortadan kaldırdığına dikkat çekilirken, “Tüm yurttaşlara açık bir kamusal alan olmaktan çıkan eğitim, farklı toplum gruplarının sahiplendiği herkes tarafından erişilebilir olmayan özel alanlara bölünmektedir. Eğitimdeki toplumsal ayrışma, sadece zengin ile yoksulun farklı okullara ayrışmasından ibaret kalmamakta, maliyetini bütün yurttaşlarının ödediği bir gelişme biçiminden sadece belli sınıfların yararlanmasına olanak vererek bir sosyal adalet sorunu yaratmaktadır” denildi.
Araştırmacılar, eğitimde toplumsal ayrışma sorununun ulaştığı boyutun devletin, kamu gücü kullanarak ve kamusal hizmetler sunarak yurttaşlar arasındaki toplumsal bütünleşmeyi ve formel dayanışmayı tesis ederek toplumsal ayrışma dinamiklerini kaynağında kurutmak yönünde kendisinden beklenen işlevleri yerine getirmediğini ortaya koyduğunu kaydettiler. Okulların niteliğini eşitleme politikasında yoğunlaşmak gerektiğinin altını çizen araştırmacılar, bunun da tercih olasılığı kısıtlı sessiz çoğunluğun lehine güçlü bir pozitif ayrımcılığı zorunlu kıldığına dikkat çektiler.
Ünal Özmen
-
0
0
-
28 Temmuz 2010 16:51
742
- ibrahimkaraman