Konu: İbretlik Hikayeler  (Okunma sayısı 945665 defa)

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 2. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 18.779
  • Teşekkür 133068
    • Çevrimdışı
  • # 31 Ara 2018 20:56:00
Merhametli İnsan

Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler. Derler ki :
-‘Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü.

Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.’ Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek :
– Söyledikleri dogru mu diye sorar ,

Suçlanan genç der ki :
-evet dogru.

Bu söz üzerine Hz Ömer anlat bakalım nasıl oldu diye sorar:

Bunun üzerine genç anlatmaya başlar, der ki :

Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanım ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulundugu yere getirdi.Afedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki dönen bir defa daha bakıyor, hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyva koparmasına engel olamadım, arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum agır geldi, ben de bir taş attım,Babası öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret’ dedi.

Bu söz üzerine Hz Ömer
– ‘Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam.Madem suçunu da kabul ettin’ dedi.

Bu sözden sonra delikanlı söz alarak
-‘Efendim bir özrüm var’ diyerek konuşmaya başladi

– ‘Ben memleketinde zengin bir insanım, babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı.Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak
zorunda kaldim. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah(cc) indinde sorumlu olursunuz, bana üç gün izin
verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum’ der.

Hz. Ömer dayanamaz der ki :

-‘Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalir ki?!’

Sözün burasinda genç adam ortama bir göz atar, der ki:

– ‘Bu zat benim yerime kalir.’ O zat Hz. Peygamber Efendimizin (sav) en iyi arkadaslarindan daha yaşarken cennetle müjdelenen Amr Ibni As’ dan baskası değildir.

Hz.Ömer Amr’a dönerek,

– ‘Ey Amr, delikanliyi duydun’ der.

O yüce sahabi

-‘Evet, ben kefilim’ der ve genç adam serbest bırakılır.

Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur. Medine’nin ileri gelenleri Hz. Ömer’e çıkarak genc’in Gelmeyeceği, dolayısıyla Amr Ibni As’a verilecek idam yerine maktülün diyetini vermeyi teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz derler.

Hz. Ömer kendinden beklenen cevabi verir der ki :
-‘Bu kefil babam olsa farketmez cezayi infaz ederim.’

Hz Amr Ibni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki :
-‘Biz de sözümün arkasındayız.’

Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek derki evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardi neden geldin?’ Genç vakurla başını kaldırır ve (günümüz insanı için pek de önemli olmayan) ‘AHDE VEFASIZLIK ETTİ’ demeyesiniz diye geldim der.

Hz.Ömer başını bu defa çevirir ve Amr Ibni As’a der ki :

-‘Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun nasil oldu onun yerine kefil oldun’.

Amr Ibni As( Allah kendisinden ebediyyen razi olsun), vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir,

-‘Bu kadar insanın içerisinden beni seçti.

‘İNSANLIK ÖLDÜ ‘dedirtmemek için kabul ettim’ der. Sıra gençlere gelir, derler ki :

-‘Biz bu davadan vazgeçiyoruz.’

Bu sözün üzerine Hz Ömer :

-‘Ne oldu, biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz?’der.

Gençlerin cevabı da
-‘MERHAMETLİ İNSAN KALMADI’ DEMEYESİNİZ DİYE …

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 2. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 18.779
  • Teşekkür 133068
    • Çevrimdışı
  • # 19 Şub 2019 21:26:18
 “Bir Bilene Sormalı”
Hz. Ömer zamanında oruç ayı geldi. Birkaç kişi bir dağın tepesine koştu. Oruç ayının Hilalini görüp kutlulanmak, onu hayra yormak istiyorlardı. Birisi “Ey Ömer, işte hilal” dedi. Hz. Ömer gökyüzüne baktıysa da ayı göremedi.

“Bu ay senin hayalinden meydana geldi. Yoksa ben, gökleri senden daha iyi görürüm. Tertemiz hilali nasıl olur da görmem? Elini sıvazla. Ondan sonra hilale bak!” dedi.

Adam elini ıslayıp kaşını sıvazlayınca ayı göremedi. “Padişahım, ay yok görünmez oldu” dedi. Ömer dedi ki:

“Evet, kaşının kılı seni şüphelendirdi: yaydan sana bir ok attı. Onun yolunu bir eğri kıl kesti, o yüzden ayı gördüm diye davaya kalkıştı. Bir eğri kıl gökyüzüne perde olursa bütün vücudun eğri olunca halin ne olur? Her Cüzü’nü doğrulara uyup doğrult. Ey doğru yola giden, o eşikten baş çekme! Teraziyi, terazi doğrulttuğu gibi terazinin değerini azaltan da yine terazidir.”

Doğru olmayanlarla tartılan eksikliğe düşer, aklı şaşar kalır. Yürü kafirlere karşı şiddetli ol; ağyarın dostluğuna toprak saç! Ağyarın başına kılıç kesil; kendine gel; tilkilik etme, aslan ol ki dostlar gayretleri yüzünden senden kesilmesinler! Çünkü dikenler, bu güle düşmandır. Ateşe üzerlik tohumu serper gibi kurtların başına ateş serp; çünkü o kurtlar, Yusuf’un düşmanlarıdır. Kendine gel, Şeytan sana “babasının canı” der bu suretle o lakin seni aldatır

Bu kara yüzlü babana da bu şeytanlığı yaptı Ademi’ de mat etti. Bu kuzgun, satranç başın da çeviktir. Yarı uykulu gözle kuzgunu doğan görme! Çünkü o kadar çok oyunlar bilir ki boğazında bir çöp gibi kalakalır.! Onun çöpü boğazlarda durur. O çöp nedir? Mevki ve mal sevdası. Ey kararsız kişi, mal çöpten ibarettir. Ama boğazındaysa Abıhayatı içirmez. Malini, düzenbaz bir düşman çıkacak olsa bir yol keseni, başka bir yol kesen dolandırmış demektir.

Bir hırsızcağız, bir yılan oynatıcısının yılanını çaldı. Aptallığından onu ganimet saymaktaydı. Yılancı, yılanın zehirlemesinden kurtuldu. Yılan da hırsızını ağlatıp inleterek öldürdü. Yılancı, o ölü adamı görüp tanıdı, “onu benim yılanın öldürdü, canından etti. Hırsızı bulayım da yılanımı ondan alayım diye dua edip duruyordum. Gönlüm yılanımı bulmayı istiyordu. Tanrıya şükrolsun ki o dua kabul edilmedi. Ben duamın kabul edilmeyişini ziyan sandım ama bana faydaymış dedi.”

Nice dualar vardır ki ziyanın helak olmanın ta kendisidir. Pak tanı, onları kereminden kabul etmez.

Mesnevi Hikayeleri

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 2. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 18.779
  • Teşekkür 133068
    • Çevrimdışı
  • # 23 Şub 2019 08:42:57
DELİNİN biri camiye girer,belli ki namaz kılacak.
Ama oturmaz, meraklı ve şaşkın... gözlerle etrafı süzer-dolanır.. Bir oraya, bir buraya her köşeye dikkatlice bakar ve hızla çıkar gider..

Az sonra sırtında bağlanmış odunlarla tekrar gelir camiye ve tam namaza başlamak üzere olan cemaatle birlikte saf tutar..
Ama sırtındaki odunlarla güç bela bitirir namazını.

Eğilip kalktıkça yere düşen odunlar, çıkardığı ses vs. derken, tabii cemaat de rahatsız olmuştur bu durumdan..

Nihayet biter namaz, bitmesine ama her kafadan bir ses çıkar..
Herkes kıpırdanmaya, adama söylenmeye başlamıştır bile..
İmama kadar ulaşır sesler, hafiften tartışmalar..

İmam aynı mahalleden, bilir az çok garibin halini, şefkatle yaklaşır meczubun yanına ve der ki:

-Oğlum böyle namaz mı olur, sırtında odunlarla, sen ne yaptın?
Hem kendini hem de çevreni rahatsız ettin bak, bir daha namaz kılmaya yüksüz gel olur mu?

Bunu duyan meczub melül-mahzun, ama manalı bir bakışla sorar

-Âdetiniz böyle değil mi?

-Ne âdeti?! der Hoca..

Cemaat da toplanmış, merak ve şaşkınlıkla olayı izlemektedir o sıra..

Der ki meczub bu kez:

-Hocam ben namaz kılmak için girdim camiye, şöyle kendime uygun bir yer ararken içeridekilere baktım, gördüm ki herkesin sırtında bir şeyler var. Zannettim ki adet böyledir, ben de şu odunları yüklendim geldim işte, neden kızıyorsun? Kızacaksan herkese kız, tek bana değil!

Hoca şaşırır:
-Benim sırtımda da mı var? der..

-Evet, der meczub, -Hepinizin sırtı yüklü!..

Cemaatte ise hafiften “deli işte!” manasına,bıyık altından gülüşmeler başlamıştır..

Meczub bu kez öne atılır ve tek tek cemaati işaret ederek, saf bir çocukça, heyecanla bağırır:

-Bak bunun sırtında mavi gözlü bir çocuk, bunda kocaman bir elma ağacı vardı..

Bunda kırık bir kapı, bunda bir tencere yemek, bunda kızarmış tavuk, şunun sırtında yeşil gözlü esmer bir hatun, bununkinde de yaşlı annesi vardı!..

Sonra iki elini yanlarına salar başını sallar ve umutsuzca;

- Boş yok, boş yok hiç!..diye tekrarlar.

O böyle söyleyince, herkes dehşet içinde şaşkınlıkla birbirinin yüzüne bakar!

Aynen doğrudur dedikleri çünkü;
Kimi doğacak çocuğunu düşünüyordur namazda,
kimi bahçesindeki meyve ağaçlarını,
biri onaracağı kapıyı,
diğeri lokantasında pişireceği yemeği..
Biri açtır aklında yiyeceği tavuk,
birinin sırtında sevdiği kadın,
diğerinde de bakıma muhtaç annesi vardır.

-Peki söyle bakalım bende ne vardı? der, bu kez endişeyle Hoca..

O da der ki:
-Zaten en çok da sana şaştım hoca! Sırtında kocaman bir inek vardı!

Meğerse efendim, hocanın ineği hastaymış, “öldü mü ölecek mi?” diye düşünürmüş namazda..

''Harâbât ehlini hor görme sakın, defineye mâlik viraneler var.''
Bildirince bildiren, yüreği olan görüyor elbet..".

Alıntı (Yazel)

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 2. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 18.779
  • Teşekkür 133068
    • Çevrimdışı
  • # 06 Mar 2019 18:06:10
Yıllar sonra bir gününüz böyle olsun ister miydiniz?

  Huzur evinin kapısından hızlı adımlarla giren ve halinden 60-70 yaşlarında olduğu anlaşılan kadın, girişteki danışmadan bir şeyler sorar.
    Danışma memuruyla aralarında geçen ve kısa süren konuşmadan sonra aradığı şeye bir an önce kavuşma heyecanıyla olsa gerek daha bir hızlı adımlarla merdivenlere yönelir.
    Kapı numaralarına bakarak ilerlemektedir koridorda. Ve hışımla dalar 24 numaralı odaya…
    Bir yatak, çelik bir elbise dolabı, küçük, formika kaplı bir sehpa, dayanakları ahşap bir tek misafir koltuğunun bulunduğu, yerlerin mozaik olduğu, penceresi batıya bakan, pek köhne sayılamayacak bu Huzur evi odasında yaşı 70’ e varmış ve çoktandır ilaç tedavisi gören birisi yatmaktadır.
    Kaybetmişlikle bulmuşluğun, ya da bulmuşlukla kaybetmişliğin arasında bir çok zıt duyguyu aynı anda yaşayan kadın, gözlerinin ışığına bakılırsa, sevinmektedir. Alnındaki daha bir belirginleşen hayat çizgileri ise üzüntülü olduğunu ortaya koymaktadır.
    Çok kısa bir sürede anılar gözünün önünden bir film şeridi gibi geçmiş olan kadın, üzerinde lacivert eşofman bulunan yataktaki yaşlı adama yaklaşır. Gözleri nemlidir. Yıllardır denize hasret bir kaptanın denizi seyrettiği gibi seyreder bir müddet onu. Ve buruk bir sevinç içerisinde seslenir.

- Merhaba,
Nihayet buldum seni.
Nasılsın,
Beklemiyordun değil mi beni?..

- Merhaba,
Ben kaybolmadım ki bulunayım.
Herkes biliyor ki,
Son sekiz senedir buradayım.

- Yanlış anladın,
Kavuştum sana dedim.
Belki inanmayacaksın ama,
Seni çok özledim.

- Çıkaramadım, af buyurun,
Tanıtır mısınız kendinizi?
Ne zamandır tanıyorsunuz,
Bendenizi?

- Yapma Allah aşkına
Yapma be şâir
Ne şiirler yazmıştın hani,
Beni sevdiğine dâir.

- Hem sevdim hem şiir yazdım ha
Şimdi iyice şaşırttınız.
Aklımı yitirmedim daha
Bence siz ortaya bir yalan attınız.

- Yalan değil söylediğim
Niçin öyle düşünüyorsun?
Bu değildi beklediğim,
Beni kırmak mı istiyorsun?

- Niyetim sizi üzmek değildi,
Samimi söylüyorum.
Sadece gerçekleri,
Anlamak ve anlatmak istiyorum.

- Haydi, gezdireyim bahçede seni,
Hava alırsın, mevsim nasıl olsa yaz.
Hem belki konuştukça,
Hatırlarsın geçmişi biraz.

- Hatırlamam neyi değiştirir,
Konuşsak da hoş konuşmasak da hoş.
Gerçek olan tek şey şu değil mi;
Sevgisiz geçen hayat boş.

- Alır alır gelirdim seni buraya,
Ancak Huzur evinde kavuşuruz derdim.
İster inan ister inanma ama,
Ben sana bu güne söz verdim.

- Ya, demek öyle,
Pekiyi ya bunca geçen zaman?
Hasret nasıl telafi edilir,
Mümkün mü o günü tekrar yaşaman?

- Hiç unutmam,
Bir sohbette sormuştun bana,
“Bende ne buldun?” diye.
Gönlümü çalan ne servetindi
Ne de verdiğin bir hediye.

- Allah Allah,
Diyorsun ki şuydu sorduğun,
Peki söyle bakalım,
Neymiş bende bulduğun?

- Oturduğumuz o parkta gözlerine bakarak,
Gülümsemiştim.
Ve daha sonra sana,
Sen beni çok sevdin, demiştim…

- Hatırlıyorum elbette hepsini,
Unutulur mu hiç?
Onca gayret onca emek.
Tahmin etmeliydim,
Sen, “O” sun demek.

- Evet, benim,
“Sevmekten kim usanır?” diyen,
Kaç kere yemin eden,
Kaç kere geri gelen…

- Anlıyorum, kaçan kovalanır, sevenden kaçılır,
Bizde böyledir değil mi âdet?
Üç günlük dünyada
Çok görülür saadet.

- Gittim… Gittim ama,
Sebepsiz değildi gidişim,
Terk etmiş olsam da seni o gün.
Geldim işte yanındayım,
Ve seninim bugün.

- Neye yarar ki,
Ne olursa olsun neden,
Beni terk ettin.
Ve geçti artık iş işten,
Sen unutulmuş olmayı,
Çoktan hak ettin.

- Yalvarırım,
Yalvarırım bana bunları söyleme.
Kırk yıldan sonra,
Tam bulmuşken seni,
Yeniden kaybetmemi isteme.

- Bırak !..
Bırak lütfen ellerimi,
Ömür bitmiş seni neyleyim?
Tek başıma yaşadığım dünyadan,
Bırak da, yalnız gideyim…

Sağ elini avuçlarının arasında tutan kadından kurtaran yaşlı adam, oturmakta oldukları banktan da aniden kalkar.

Bastonunun da yardımıyla ağır aksak yürümeye başlar. Ağlıyordur… Ama arkasına bakmadan yürümektedir. Binaya mı? Odasına mı? Hayır…

Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş gençliğinin maralını, güzel hatıralar yaşadığı kadınını, yüzlerce şiir yazdığı ilham perisini bırakmıştır arkasında…

Gitmektedir…. Ama nereye gittiğini ne kendisi ne bir başkası bilmektedir


"mümtaz beğen"

gokdeniz1966

  • Uzman Üye
  • *****
  • 3. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 4.974
  • Teşekkür 45634
    • Çevrimdışı
  • # 29 Mar 2019 21:47:52
Neden Türk hekimleri hastalarını iyileştirdikten sonra ‘’taburcu’’ ederler?

Taburcu sözcüğünün hüzünlü bir öyküsü vardır aslında. 1. Dünya ve Çanakkale Savaşı sırasında ülkenin tıp eğitimi veren tek kurumu Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane' dir. Zorunluluk ortaya çıkınca bu kurum, hocalarını ve öğrencilerini cepheye yollar. Eğitime ara vermek zorunda kalınır. Binası ise tamamen hastaneye dönüştürülür. Ülkede herkes askerdir, eli silah tutan neredeyse tüm erkekler savaştadır. Gerçek kurumsal düzeyde bir tek hastane vardır, ülkenin her yanındaki cephelerde tüm hekimler subaydır, askerdir. *** Yaralılar iyileştirilir, tabip komutan sırayla hastalarını dolaşır. Hastanede, kışlada, revirde, cephede, çadırda, savaşta kıyamet kopmaktadır. Tabip subay iyileşenleri evlerine değil, tekrar silah tutabilecekleri savaşa, yani taburlarına yollar; kısacası ‘’taburcu’’ eder. İyileşenler eve gitmez, koşa koşa taburlarına gider. Başka hiçbir milletin, ülkenin hastanesinde, hastalar iyileştiklerinde ‘’taburuna yollanmaz, taburcu’’ edilmez. İşte Türk olmak budur... Bizi biz yapan işte bu asalet ve bu soylu ruhtur..

ferdem

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • İleti: 4.163
  • Teşekkür 25109
    • Çevrimdışı
  • # 17 Nis 2019 14:46:12
Bir Hintli, hayatlarında hiç fil görmemiş insanların yaşadığı bir köye bir fil getirdi; fili karanlık bir ahıra koydu. Ertesi gün, fili köylülere gösterecekti. Ama meraklı birkaç kişi hayvanı hemen görmek için o kapkaranlık ahıra toplandı. Ancak ahır o kadar karanlıktı ki, fil gözle görülemiyordu. Adamlardan hiçbiri de yanlarında mum getirmeyi akıl edememişti. O göz gözü görmeyecek kadar karanlık ahırda, file ellerini sürerek onu tanımaya çalıştılar.

Birinin eline filin kulağı geldi; “Fil bir oluğa benzer,” dedi.

Başka birinin eline ayağı geldi; “Fil bir direğe benzer,” dedi.

Bir başkası da sırtını ellemişti; “Fil bir taht gibidir,” dedi.

Herkes neresini elledi, nasıl sandıysa fili ona göre anlatmaya başladı. Bundan dolayı fili tarifleri de farklı farklıydı. Eğer herkesin elinde bir mum olsaydı, fili tariflerinde bir farklılık kalmazdı.

Duygu gözü, ancak avuca, köpüğe benzer; avuç bütün fili birden elleyemez ki! Denizi gören göz başka, köpüğü gören göz başkadır. Köpüğü bırak da, denizi görmeye bak sen. Köpükler, gece gündüz denizden meydana gelir, onları deniz harekete getirir. Ama ne şaşılacak şeydir ki, sen köpüğü görüyorsun da denizi görmüyorsun.

Mesnevi’den Hikayeler

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 2. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 18.779
  • Teşekkür 133068
    • Çevrimdışı
  • # 17 Nis 2019 22:42:43
BİLGE İLE KÖPEK...

Bir bilge, bir göletin başında oturmaktadır. Susuzluktan kırılan bir köpeğin devamlı olarak gölete kadar gelip, tam su içecekken kaçması dikkatini çeker. Dikkatle izler olayı.

Köpek susamıştır ama gölete geldiğinde sudaki yansımasını görüp korkmaktadır. Bu yüzden de suyu içmeden kaçmaktadır. Sonunda köpek susuzluğa dayanamayıp kendini gölete atar ve kendi yansımasını görmediği için suyu içer. O anda bilge düşünür:

 -Benim bundan öğrendiğim şu oldu, der.
—Bir insanın istekleri ile arasındaki engel, çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkulardır. Kendi içinde büyüttüğü engellerdir. İnsan bunu aşarsa, istediklerini elde edebilir.

   Ama biraz daha düşününce aslında gerçek öğrendiği şeyin bundan farklı olduğunu görür. Asıl öğrendiği şey, insanın bir bilge bile olsa bir köpekten öğrenebileceği bilginin var olduğudur. Bu yüzden ne varsa paylaş, senden de öğrenilecek bir şeyler vardır diğer insanlar için...

   Her insanın bir hikâyesi ve söyleyecek bir sözü mutlaka vardır.

 

Egitimhane.Com ©2006-2023