Egitimhane.com
   Ana Sayfa    Forum    Haberler    Planlar    Bilgisayar    Dosyalar    İlkokuma
   Resmi İşler    100 Bin Kitap    Atama Rehberi    Gruplar    Resim galerisi
   Site Haritası    Sponsor    Siteniz için    Dost Siteler    Arama    İletişim
 
Ana Sayfa Yardım Giriş Yap Kayıt

Egitimhane.Com  |  Genel Konular  |  Genel Konular  |  Konu: Sevdiğimiz Hikayeler... ;)
Sayfa: 1 [2] 3 4 5 6 7 ... 31
Konu: Sevdiğimiz Hikayeler... ;)
(Okunma Sayısı 15389 defa)
ülküm
Aktif Üye
**
Mesaj Sayısı: 59
20 Şub 2008 19:46:24

Teşekkür: 5


DAR AYAKKABI..
O bayram bana ayakkabi almaya karar verdiler.
Hazir ayakkabi satan magaza yoktu $ehirde. Tek ayakkabi yapan dukkáninda ayakkabici ciplak ayagimi bir kartonun uzerine koydu, iyice basmami soyledikten sonra agzindaki kur$un kalemi eline alip ayagimin cevresini cizdi.
O ayagimin cizildigi karton benim ayakkabi numaramdi.
Gunlerce yeni ayakkabilarimin hayalini kurdum. Babamin anlattigina gore ayakkabilarim siyah ve bagcikli olacakti.
Kapinin her calini$inda ko$tum.
Ayakkabilarim bayramdan bir gun once geldi, siyah-bagcikli.
O gun onlari giymedim. Bayram gecesi yatagimin altina yerle$tirdim yeni ayakkabilarimi.
Arada bir kalkip kutusundan cikartiyor, yere koyuyor, yukaridan, yandan, onden bakip duruyordum. Parlak ve yuvarlak burnunu gecenin karanliginda kim bilir kac kez ok$adim.
Uyku girmedi gozume.
Sabahleyin ev ahalisi kalktiginda, ayakkabi kutusu kucagimda sandalyede oturuyordum ben.
Ayakkabimi babam giydirdi.
Ayagima olmami$ti ayakkabilarim, dardi ve canimi yakmi$ti.
Ama bunu babama soylemedim. O "Sikiyor mu?" diye sordukca "Hayir" yanitini veriyordum. "Dar, ayagimi acitiyor" desem, geri gidecekti ayakkabilarim ve ayakkabicinin hemen bir yeni ayakkabi yapmasi olanaksizdi.
O bayram sabahi canim yana yana yurudum.
Bir sure sonra aci dayanilmaz oldu.
Di$imi sIktim.
Topalladim.
Soranlara "Dizimi vurdum" dedim, ama ayakkabilarimin ayagimi sIktigini kimseye soylemedim.
*
Dogrusunu isterseniz ya$am dar ayakkabiyla yurumektir.
Kimi zaman dar bir maa$, kimi zaman sevimsiz bir i$...
Kimi zaman bir mekan dar ayakkabi olur bize, kimi zaman bir cevre, kimi zaman bir sokak, ya da bir $ehir...
Kimi zaman dostluklar, arkada$liklar, beraberlikler bir dar ayakkabiya donu$ur.
Kimi zaman zamandir dar ayakkabi, gecmek bilmez.
Kimi zaman zenginlik, kimi zaman ba$inizi koydugunuz yastik...
Caniniz yanar.
Topallaya topallaya gidersiniz.
Sonradan ogrendim ya$amin dar ayakkabiyla yurume sanati oldugunu.
------------------------------------------------
SEVGİLİ ÖĞRETMENİM...: Sizi tatlı kılacak yeterli mutluluğunuz olsun.güçlü kılacak kadar acı deneyiminiz , İNSAN  kılacak kadar üzüntünüz...ve sizi mutlu kılmaya yetecek kadar UMUDUNUZ olsun...!
ülküm
Aktif Üye
**
Mesaj Sayısı: 59
20 Şub 2008 19:47:28

Teşekkür: 5


PAPATYA VE KELEBEK

Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini
hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.
Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde,
kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.
Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da,
rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya
başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.
Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye.
Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya
görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını
bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş.
Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin
üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza
gelmek istedim.". Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve
"Merhaba" demiş, "ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten."
Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,
nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten
hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.
Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını
seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı
güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok
sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.
Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret
edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan,
incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da
kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.
Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği
kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana
ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek
artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya
dönmüş ve; "Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş.
Papatya buna bir anlam verememiş. "Neden" demiş. "Yoksa
benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis,
sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü
sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık
kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."

Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten.
Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını
fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum"
------------------------------------------------
SEVGİLİ ÖĞRETMENİM...: Sizi tatlı kılacak yeterli mutluluğunuz olsun.güçlü kılacak kadar acı deneyiminiz , İNSAN  kılacak kadar üzüntünüz...ve sizi mutlu kılmaya yetecek kadar UMUDUNUZ olsun...!
duygubahar
Uzman Üye
*****
Mesaj Sayısı: 358
20 Şub 2008 20:12:02

Teşekkür: 15


iki kum tanesinin aşkı

 
  Günün birinde bir çölde iki kum tanesi karşılaşmış ve birbirlerini çok
sevmişler uzun bir süre çok yakın olmuşlar. Birbirlerini yanlarında,
canlarında olarak sevmeyi öğrenmişler. Derken bir rüzgar çıkmış kum
tanelerinden biri yerinde kalırken diğeri biraz uzağa savrulmuş. Çok
uzak değillermiş ama yinede göremiyorlarmış birbirlerini. Sevgileri hiç
azalmamış yine sevmeye devam etmişler. Birbirlerine ulaştırabildikleri
sesleriyle, haberleriyle yaşıyorlarmış ve artık görmeden seslerinde
sevmeyi öğrenmişler.
Bir gün biri diğerine "sevdamız sonsuza erişmesi için aynı anda bir
dilek dileyelim" demiş. Ikisi de aynı anda bir dilekte bulunmuşlar ve
tam o sırada bir fırtına çıkmış. Bu kavuşmamız, sevdamızın sonsuza dek
sürmesi olabilir diye ikisi de kendilerini fırtınaya bırakmışlar.
Gözlerini kapayıp fırtına dindiğinde sevdalarının yanı başında olmuş
olmayı arzulamışlar. Fırtına o kadar kuvvetliymiş ki o güne kadar
yıllarca yerlerinden kıpırdamayan kumlar bile başka yerlere
savruluyorlarmış.
Fırtına günlerce sürmüş kum taneleri de oradan oraya savrulup durmuşlar.
Ikisini de bir sabırsızlık sarmış. Fırtına durmuyor aksine artıyormuş.
Fırtına dinmek bilmedikçe onlarda sabırla sevmeği öğrenmişler. Günler
geçmiş sonunda fırtına durmuş gözlerini açtıklarında ikisi de başka
alemlerde bulmuşlar kendilerini. Bu fırtınanın onları birleştireceğine
o kadar inanmışlar ki birbirlerini yanlarında bulamayınca yüreklerinde
derin bir acı hissetmişler ve acıyla sevmeği öğrenmişler. Kendilerine
birazcık geldiklerinde ikisi de bu fırtınayla başka başka yerlere
savrulduklarını anlamışlar. Biran ölmek istemişler ama sonra
birbirlerini hiç görmeden,mesafelere, engellere rağmen sevmeği
öğrenmişler. "Eskisi gibi bağırsakta sesimiz ulaşmaz ki birbirimize"
demişler. Ikisi de yeni yerlerinde kimseyle konuşmamışlar ve yıllarca
hep susmuşlar. Hep yeni bir fırtına ümidiyle birbirlerine ihanet
etmeden beklemişler. Böylece umutla sevmeyi öğrenmişler. Yıllar geçmiş ama
sevgileri hiç geçmemiş.
Birbirlerinden hep umutlu olarak yaşamışlar. Bir gün ikisi de
birbirlerinden habersiz aynı anda gözlerini kapamışlar ve kavuşmak için
yeniden fırtına çıkmasını dilemişler. Beklemişler beklemişler ama
fırtına bir türlü çıkmamış. Kendilerini tüm benlikleriyle fırtınaya
bırakmak için oldukları yerde dönmüş durmuşlar ama hepsi nafile küçük
bir rüzgar bile çıkmamış. Sonunda durmuşlar ve gözlerini açmışlar.
Sevdiklerinin, sevdalarının, yıllarca beklediklerinin tam karşısında
durduklarını görmüşler ve hemen ikisi de yıllar önce diledikleri dileği

anımsamışlar.
Dilek şöyleymiş "Allah'ım bizi birbirimize her şeyiyle sevmeği
öğrendiğimizde kavuştur. Öğle kavuştur ki sevdamız sonsuza erişsin."
Sonunda anlamışlar ki birbirlerinden çok uzaklarda geçirdiklerini
sandıkları yılları aslında birbir yanı başlarında geçirmişler.
Dileklerinin kabul olması için yılların geçmesi gerektiğini öğrenmişler
çünkü onlar sevmeği her şeyiyle öğrenmeği dilemişler.

Dilekleri kabul olmuş umutla, sabırla, acıyla, yakında, uzakta...her
şeyiyle sevmeği öğrenip birbirlerine kavuşmuşlar. Sevmeği bildikten sonra mesafeler, acılar, yıllar, aylar...asla sevdayı
söndürmez ama sevmeği bilmedikten sonra yanı başında ki sevdiğini bile
yıllarca göremeyebilir insan...

duygubahar
Uzman Üye
*****
Mesaj Sayısı: 358
20 Şub 2008 22:44:25

Teşekkür: 15


Göz alabildiğine uzanan bir sahilde, irili ufaklı sayısız çakıl taşı vardı. Denizin durgun ve havanın kapalı olduğu zamanlarda, bu taşlardan hiç bir ses duyulmazdı. Sadece martıların çığlıkları ve arada bir uzaktan geçen yolcu gemilerinin sesi yankılanırdı. Ama deniz coşup da dalgalar yükselince, neşeleri gelirdi çakılların. İliklerine kadar ıslanıp titremelerine rağmen, şikayet etmezlerdi durumlarından. Çünkü denizin dalgalarıyla yıkandıklarında, soluk yüzlerine renk gelir ve hava bir de açıksa, üzerlerindeki geçici renkler, güneş ışığından ötürü parlamaya başlardı. İşte bu zamanlarda, çeneleri düşerdi çakılların:

    "Biz gerçekten güzeliz!. diye kasılırlardı. Hem renkliyiz hem parlak."

    Yaptıkları bu kadarda kalmazdı çakılların. Ara sıra kavga da ederlerdi, "sen küçüksün ben büyük" "ben parlağım, sen soluk" gibi laflarla. Kavganın en civcivli anlarında, bir ses duyarlardı çoğu zaman.

    Derinlerden gelen ses:

    "Güzelliğinizle asla övünmeyin!." derdi onlara. "Üstelik o güzellik, başkasına aitse."

    Çakıllar, bu sese kulak vermez ve renklerini kıyaslar dururlardı. Ama o ses tekrar duyulur ve:

    "Renkli olmak hüner değildir!." derdi. "O parlaklık ruhunuzdaysa eğer, renksiz olmak zarar vermez sizlere"

    Çakıllar, kendilerine o güzelliği veren şeyi merak etmedikleri gibi, derinden gelen sese de aldırmazlardı. Gülüp geçerlerdi söylenenlere.

    Çakılların güzellikleriyle övündükleri bir gün, devlere benzeyen makineler girdi o sahillere. Çelik tekerlekleriyle ezdikleri taşları bin parçaya bölerek. Birbirinden gururlu taşlar, o devlerin pençeleriyle savrulup atıldılar bir yana. Dağ gibi yığılan çakıllardan bazıları, bu sefer "biz üsteyiz, siz altta" diye hor gördüler ezilenleri. Çok kısa bir zamanda, sahilin altı üstüne getirildi adeta. Çakıllar, neler olup bittiğini anlamaya çalışırken, adamlardan sevinç çığlıkları yükselmeye başladı:

    "Bulduuuuk!." diye bağırıyorlardı hep bir ağızdan. "Bütün çakıllara bedel olan o taşı bulduk!."

    Çakıllar, bulunan şeyin ne olduğunu merak ettiklerinde, adamların ellerinde renksiz bir taş gördüler. Hepsi dudak bükerek alay etmek üzereyken, o renksiz taş güneş gibi parıldayıp selamladı onları, güneş çoktan batmış olmasına rağmen.

    Parlak taş, bir kenara atılan çakılların şaşkınlığını fark edince:

    "Yıllar boyu sizinle konuşan bendim!." diye gülümsedi. "Sizlerden çok daha aşağılarda ve toprak altında idim. Ama içimdeki ışığı hiç kaybetmedim. Ve o ışığı kimden aldığımı bildiğim için de, gururlanmadım. Bu yüzden de sultalara taç olup başlarda, yüzük olup eller üstünde taşındım asırlardır.”

    Çakıllardan hiç bir cevap gelmedi. Adamlar ise, gece olmasına rağmen, makinelerini başka bir sahile yönlendirdiler. Ay ışığından aldıkları parlaklıkla övünen yassı çakılların bulunduğu karşı sahile....


Kaynak: Hayatın İçinden -Sevgi Öyküleri (Cüneyd Suavi)
duygubahar
Uzman Üye
*****
Mesaj Sayısı: 358
20 Şub 2008 22:48:14

Teşekkür: 15


.........ve beni derinden etkileyen çok sevdiğim bir hikaye epey aradım ve sonunda buldum Kahkaha

 Küçük çocuk, baloncuyu büyülenmiş gibi takip ederken şaşkınlığını gizleyemiyordu. Onu hayrete düşüren şey, "bizim eve bile sığmaz" dediği o güzelim balonların, adamı nasıl havaya kaldırmadığıydı.

   Baloncu dinlenmek için durakladığında o da duruyor ve sonra yine takibe koyuluyordu. Bir ara adamın kendisine baktığını fark ederek ona doğru yaklaştı ve titrek bir sesle:

   - Baloncu amca!... dedi. Biliyor musun, benim hiç balonum olmadı.

   Adam, çocuğu şöyle bir süzdükten sonra:

   - Paran var mı? diye sordu. Sen onu söyle.

   - Bayramda vardı!. diye atıldı çocuk. Önümüzdeki bayramda yine olacak.

   - Öyleyse o zaman gel!. dedi adam. Acelem yok, beklerim.

   Küçük çocuk sessizce geri döndü. O âna kadar balonlardan ayıramadığı gözleri dolu dolu olmuş, yürümeye bile mecali kalmamıştı. Birkaç adım attıktan sonra onlara tekrar baktığında, gördüklerine inanamadı. Balonlar, her nasılsa adamın elinden kurtulmuş ve yol kenarındaki büyük bir akasya ağacının dallarına takılmıştı.

   Çocuk, olup bitenleri hayretle seyrederken, baloncu ona dönüp:

   - Küçüüük!. diye seslendi. Balonları ağaçtan kurtarırsan birini sana veririm.

   Yapılan teklif, yavrucağın aklını başından almıştı. Kalbi sanki yerinden çıkacaktı. Ağacın altına doğru yöneldi ve ayakkabılarını aceleyle fırlatıp tırmanmaya başladı. Hedefine yaklaşırken duyduğu sevinç, bacaklarını kanatan akasya dikenlerinin acısını hissettirmiyordu. Balonlara güç bela ulaştığında, bir müddet onları seyretti ve dallara dolanan ipi çözerek baloncuya sarkıttı.

   Ancak balonlardan biri gruptan kopmuş ve dalların arasına sıkışmıştı. Hemen yanında da dikenler vardı. Çocuk onu kurtarmaya çalışsa, bu dikenler onu patlatacaktı. Balona hiç dokunmayıp aşağı indi ve baloncuya dönerek:

   - Birini bana verecektiniz!.. dedi. Hangi balon o?..

   Adam, elinin tersiyle burnunu silip:

   - Seninki ağaçta kaldı ufaklık!.. dedi. Çıkıp alabilirsin.

   Çocuk, bu sefer ayakta bile duramadı. Ve kaldırım kenarına oturup baloncunun uzaklaşmasını bekledikten sonra, dallar arasında parıldayan balonuna bakarak:

   - Olsun!.. diye mırıldandı. Ağaç üstünde de olsa bir balonum var ya artık!..



Kaynak: Hayatın İçinden -Sevgi Öyküleri (Cüneyd Suavi)-
aydogmus
Bilge Meclis Üyesi
*****
Mesaj Sayısı: 1041
21 Şub 2008 15:13:19

Teşekkür: 380


(http://img487.imageshack.us/img487/2360/dokunma5vz5fj0wi3ce9veehg1.jpg)
------------------------------------------------
Eğer bir gün dünyaya ait çok büyük bir derdin olursa; Rabb'ine dönüp '' Benim büyük bir derdim var '' deme.. Derdine dönüp ''Benim çok büyük bir Rabb'im var !'' de..
duygubahar
Uzman Üye
*****
Mesaj Sayısı: 358
21 Şub 2008 22:30:32

Teşekkür: 15


Cüneyt Suavi - YEŞİL ELBİSE

Yolda karşılaştığımızda ezan okunuyordu.
-Gel seni camiye götüreyim, dedim. Bugün Cuma biliyorsun.
-Sen de benim camiye gitmediğimi biliyorsun, dedi
-Biliyorum ama, sebebini gerçekten merak ediyorum.
-Ne bileyim olmuyor işte, dedi.Hem pantolonumun ütüsü bozulup, dizleri çıkar diye endişe ediyorum.
Gayri ihtiyari gülmeye başladım.
-Herhalde şaka yapıyorsun, dedim. Bunun için cami terk edilir mi?
-Ciddi söylüyorum, dedi. Giyimime ve özellikle yeşile düşkün olduğumu bilirsin.
Gerçekten öyleydi. Giydiği birbirinden güzel elbiseleri mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer ve her zaman ütülü tutardı.
-Peki, dedim.Hayatında hiç camiye gitmedin mi?
-Çocukken dedemle birkaç kere gitmiştim, dedi. Hem o yaşlarda dizlerim aşınacak diye herhalde endişe etmiyordum. Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum.
Söyledikleri beni son derece şaşırtmış ve bu konuyu açtığıma pişman etmişti. Daha sonra el sıkışıp ayrıldık.
Onunla konuşmamızdan 2 ay sonra, kendisinin camide olduğunu söylediler. Hemen gittim. Bahçedeki namaz saflarının en önünde duruyordu ve üzerinde yine yeşiller vardı.
Yavaşça yanına yaklaştım ve kısık bir sesle:
-Hani, dedim. Camiye gelmeyecektin?
Hiç sesini çıkarmadı. Çünkü musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu.


(Cüneyt SUAVİ'nin Hayatın İçinden Adlı Kitabından)
hera55
Yeni Üye

Mesaj Sayısı: 4
22 Şub 2008 16:50:23

Teşekkür: 4


    Harun Reşit,bir gün veziri Cafer ile kırlarda geziyormuş,derken bağında,bir fidan dikmeye çalışan  yaşlı bir adama rastalamışlar.Harun Reşit sormuş:
  -O diktiğin nedir, baba?
Adamcağız;
   -Zeytindir , evlat.Demiş.
   Bundan sonra da aralarında şöyle bir konuşma geçmiş;
  -Kaç yılda meyve verir o?
  - Otuz
  -Allahın takdiri bilinmez; ama ben seni , bu diktiğin fidanların meyvesi için hayli yaşlanmış görüyorum.
  -Doğrudur evlat.
  -Ben de zaten kendim için dikmiyorum bunları.Şu gördüğün koca zeytin ağaçlarını dedem dikmiş.Meyvelerini ben ve babam topladı.Benimkileri de torunlarım yer.
  Cevap Harun Reşit'in hoşuna gitmiş ve vezirine;
  -Cafer, bu ihtiyara bir altın ver.
  İhtiyar altını alınca tatlı tatlı gülmüş:
  -Benim fidanlarım dikilirken meyve verdi.
  Harun Reşit bu sözden de hoşlanmış:
  -Cafer, bir altın daha ver O'na .
 İhtiyar o zaman şöyle demiş:
 -Herkesin zeytini yılda bir mahsül verir.Bu ihtiyarınkiler iki verdi.
  Bu sözler üzerine , Harun Reşit:
  -Haydi Cafer bir an önce gidelim buradan yoksa bu ihtiyar neyim var neyim yoksa alacak.


   Çok öncelerden bildiğim bu hikayenin benzerini ilköğretim 3.sınıf türkçe kitabında değiştirilerek de olsa bulmak beni çok mutlu etti.
duygubahar
Uzman Üye
*****
Mesaj Sayısı: 358
22 Şub 2008 17:51:52

Teşekkür: 15


 MOR MENEKŞE

Kendini bildi bileli mor menekşeyi çok severdi.
Çocukluğunun geçtiği iki katlı evin bahçesinde
bahar geldiğinde mor mor açar, mis gibi kokarlardı.
Annesi mor menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi.
Gölgeyi sever menekşeler derdi. Oysa; öğretmeni bitkilerin
güneş ışınları ile fotosentez yapığını anlatmıştı onlara.
Bitkiler güneş ışığına muhtaçtı.
Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi...
"Her bitki güneşi severken, onlar neden
gölgeyi tercih ediyorlar?" diye düşündü, durdu Hande...

Küçük, ufacık aklı ile aslında menekşelerin diğer çiçeklerden
farklı olduğunu keşfetmişti, işte belki de menekşeler bu yüzden
bu kadar güzeldi. Küçücük kafası o gün herkesden farklı olursan,
bu hayatta değerli olursun yargısına varmıştı.
Daha o yıllarda farklı olmak için uğraş vermeye başladı.

İlk, kimsenin yanına oturmak istemediği, "Hacer'in yanına oturmak
istiyorum öğretmenim." diyerek başladı farklılıklarla süren hayatı.
Hacer bile şaşırmış, şaşkın şaşkın bakıyordu onun yüzüne.
Hacer, çok dağınık, biraz anlama zorlukları olan problemli bir
ailenin kızı idi. Hande ise; mühendis Kamil Beyin biricik kızı...
Öğretmen, pek oturtmak istemedi önce Hacer'in yanına Hande'yi...
Hande, ısrar ediyordu Hacer'in yanına oturmak istiyordu.
Daha sonra bir tatsızlık çıkmasın diye öğretmem Hande'nin
annesini çağırdı. Annesi eve geldiklerinde Hande'ye sordu:
"Neden yavrum Hacer'in yanına oturmak istiyorsun?"

Hande cevap verdi: "Geçen baharda menekşeler ekiyorduk
hani anne, o gün sen bana menekşeler güneşi sevmez demiştin.
Oysa, her bitki güneşi sever. Menekşeler farklı...
Belki de bu yüzden bu kadar güzeller... Hacer'in yanına
kimse oturmak istemiyor. Ben farklı olmak istiyorum.
Belki, Hacer de güzeldir, onu fark etmek istiyorum." dedi.
Hande'nin annesinin ağzı açık kalmıştı.
İlkokul 4 .sınıf öğrencisi kızının olgunluğuna hayran kalarak
"Peki kızım, kimin yanında istersen oturabilirsin." dedi.

Pazartesi, Hande Hacer'in yanında oturmaya başladı.
Hem Hande tedirgindi, hem Hacer... Birbirleri ile hiç
konuşmuyorlardı. Diğer kızlar da soğumuştu Hande'den.
Nasıl Hacer gibi dağınık, bir şeyi iki kere anlatma ile
anlayan fakir bir kızın yanına oturmayı istemişti?

Doktor Cemal bey'in kızı Esin idi en çok alınan...
Anne babaları her hafta sonu görüşüyorlar, Hande ve Esin
birlikte oynuyorlardı her Pazar... Nasıl olur da kendi yerine Hacer'i
seçerdi? Çok gururu kırılmıştı Esin'in... Hande ile konuşmuyordu.

Bir gün, Hande ve ailesi, Esinler'le dağ köylerinden birinde
gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler..
Hande, gene Esin'in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu.
İçin için de Hacer'e kızmaya başlamıştı, arkadaşları ile arasının
bozulmasına sebeb olmuştu. Neden sanki bu kadar dağınıktı,
neden her şeyi iki kerede anlıyordu, yoksa aptal mıydı?

Sonra menekşeleri hatırladı. Hemen düşüncelerinden utandı.
Hacer, farklı diye yargılamamaları gerekiyordu. Hacer'in kimsenin
bilmediği güzelliklerini keşfedecekti. Buna tüm gücü ile inandı.

Tam umduğu gibi olmuştu. Esin, somurtarak karşısında oturuyordu.
Hande ile konuşmuyordu. Hande, canını sıkkınlığından biraz
dolaşmak için annesinden izin aldı. Köy yolunda yürümeye başladı.
Hava iyice soğumuş ve ayaz iyice artmıştı. Kar atıştırmaya başlamıştı.
Hande kar'ı çok seviyordu. Yürüdü, yürüdü... Köye gelmişti.

Bir evin önünde durdu. Evin penceresindeki saksıya gözü ilişti.
Gözlerine inanamıyordu, bunlar mor menekşelerdi...
Ama kıştı ve menekşeler soğuğu hiç sevmezlerdi, eve doğru
bir adım attı, kapıda beliren gölgeyi çok sonra fark etti.
Bu Hacer idi. Hande'ye gülümsüyordu... "Hoşgeldin Hande"
dedi Hacer, biraz ürkek "Buyurmaz mısın?"

Şaşkınlıkla kapıya doğru ilerledi Hande ve içeri girdi.
Oda, sıcacıktı. Odun sobası her yeri ısıtmıştı.
"menekşeler" diyebildi sadece Hande, "bu soğukta???"
Hacer gülümsedi: "Onlar annem için, annem onları çok sever."
Sonra yatakta yatan kadını fark etti Hande.
"Annen hasta mı?" dedi. Hacer: "Evet, 2 sene önce felç oldu,
ona ben bakıyorum. Bizim kimsemiz yok. Birtek ineğimiz var,
onunla geçiniyoruz ama tüm işler bana baktığı için derslere
çalışacak pek vaktim olmuyor." dedi Hacer utanarak...
Bir de dedi: "Bizim köyden şehre araç yok, bu yolu her gün
yürüyorum o yüzden de çok yorgun okula geliyorum dersleri
anlamakta güçlük çekiyorum." Hande'nin gözleri dolmuştu...

Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi. Annesi onu arıyordu.
Çok merak etmiş olmalıydı... Dışarıya koştu ve
annesine sarıldı, ağlıyordu... Bir müddet sonra
"Anne, bu Hacer!" diye tanıştırdı sıra arkadaşını.

Hacerler'e gidip Hacer'in yaptığı sıcak çorbadan içtiler birlikte.
Hande, annesine anlattı Hacer'in hayatını, ağlıyarak.
"Bir şeyler yapalım anne"dedi.

O hafta, annesi ve Hande, Hacerler'e gidip
annesi ve Hacer'i kendi evlerine taşıdılar... Hacer,
artık Handeler'den okula gidip geliyordu. Ne dağınıktı,
ne de aptal... Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu.

Seneler geçti... Hacer ve Hande
bir arkadaş değil, bir kızkardeşlerdi artık...
Mor menekşeler Handey'e Hacer'i armağan etmişti...
Hacer'e ise; hem Hande'yi, hem hayatı...

Seneler sonra ikisi de evlendi... Hacer şimdi bir doktor...
Hande'den vicdanın ne kadar önemli olduğunu öğrendi.
Hastalarına vicdanı ile birlikte şifa dağıtıyor...
Hande ise; bir öğretmen...
Çocuklara farklı olan şeyleri sevmeyi de öğretiyor...
Bir kızı var. Adı: HACER MENEKŞE...
Hayatta en çok sevdiği iki şeye birini daha ekledi Hande.

Hacer Menekşe, teyzesi Hacer'i çok seviyor ve
annesine teyzesi için her gün teşekkür ediyor...


LÜTFEN SEVGİNİZE ÖNYARGI SOKMAYIN.
DİNLEYİN VE YORUMLAYIN.

HERŞEY, SEVİNCEYE KADAR FARKLIDIR.
SEVDİKTEN SONRA İSE; SEVGİNİN DİLİ HEP AYNIDIR...

Özen Kıraç

 
 
 
duygubahar
Uzman Üye
*****
Mesaj Sayısı: 358
22 Şub 2008 18:00:40

Teşekkür: 15


!!! BARDAĞI YERE BIRAKIN !!!

Profesör elinde içi dolu bir bardak tutarak dersine başladı
Herkesin göreceği bir şekilde tutuyordu ve ardından sordu :
“Bu bardağın ağırlığı sizce ne kadardır?”
'50gm!' .... '100gm!' .....'125gm'
..diye öğrenceiler yanıtladı.

 “Bardağı tartmadıkça gerçekten ben de bilemem,” dedi profesör, “ama, benim sorum şu ki :
Bu bardağı böyle birkaç dakikalığına tutsaydım ne olurdu?”
‘Hiçbirşey' …..diye yanıtladı öğrenciler

Tamam peki 1 saat boyunca tutsaydım ne olurdu?' diye sordu profesör bu kez…

Kolunuz ağrımaya başlardı efendim' diye öğrencilerden biri yanıtladı

“Haklısın, peki şimdi ben 1 gün boyunca tutsam ne olurdu?”
“Kolunuz iyice ağrır, kas spazmı & batar vs gibi sorunlar yaşardınız ve hastaneye gitmek zorunda kalırdınız!”
….. tüm öğrenciler çeşitli yorumlar yaptı ve gülüştüler

 “Çok iyi.
Peki tüm bu sorunlar olurken bardağın ağırlığında bir değişme olur muydu?”
Diye sordu profesör.
‘Hayır‘…. Diye yanıtladı herkes
 
“Peki o zaman kolun ağrımasına ve kas spazmına neden olan neydi?”
Öğrenciler bulmaca çözermişçesine düşünmeye başladılar.
“Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir bu durumda?”diye tekrar profesör sorar
“Bardağı bırakın düşsün!” diye öğrencilerden biri yanıt verir

 “Kesinlikle!” der profesör.
Hayatın problemleri de böyle birşeydir.
Onları kafanda birkaç dakika tutarsın & Bir sorun yokmuş gibi görünür.
Uzun bir süre düşünürsün & Başınız ağrımaya başlar
Daha uzun düşünün & Artık seni bitirmeye ve hiçbir şey yapamamana neden olur.
 
Hayatınızdaki mücadeleleri ve problemleri düşünmek önemlidir,
Fakat DAHA ÖNEMLİSİ onları her günün sonunda, uyumadan önce yere bırakmaktır (bardak gibi).
duygubahar
Uzman Üye
*****
Mesaj Sayısı: 358
22 Şub 2008 18:21:22

Teşekkür: 15


Peşini Bırakma!

Ağaç, bir Ege köyünde doğmuştu. Köyün tamamı nesillerdir zeytincilikle uğraşıyordu. Ağaç'ın annesi-babası, dedesi, dayıları ve amcaları da zeytinciydi.

Ağaç ilköğretime başladığında bir taraftan da zeytincilikle ilgili işlere yardım ediyordu. Bir Cumartesi günü Ağaç'ın babası Ağaç'ı da alarak bir iş için İzmir'e gitmişti.Bu seyahatlerinde işleri bitince Ağaç'ı bir sinemaya da götürmüştü. Köylerinde o yıllarda televizyon bile olmayan Ağaç sinemaya hayran kalmıştı. Sürekli sinemayı düşünmeye başlamıştı. Gazetelerden sinema haberlerini derliyor; onları bir deftere yapıştırıyordu.

 Orta okul başladığında İzmir'deki uzak akrabaları ziyaret bahanesiyle İzmir'e gidiyor ve sinema izliyordu. Bütün bu sinema düşünceleri, sonunda onu film yapma fikrine getirdi. Ailesi ve tüm köylüler gibi zeytinci olmayacaktı. Onun bu tutkusunu köydeki herkes öğrendi. Babası ona müthiş kızgındı. Onu son derece hayalperest buluyordu. Ağaç ise kendi kafasında sürekli senaryo öyküleri kuruyordu. Onu bu konuda bir tek lisedeki edebiyat öğretmeni ile birkaç arkadaşı destekliyordu. Birkaç arkadaş biraz çalışıp biraz para biriktirip İzmir'de bir elektronik eşya tamircisinden kullanılmış bir kamera aldılar. Köy yerinde sürekli Ağaç'ın senaryosunu kurduğu filmleri çekmeye çalışıyorlardı. Ne var ki, kaset alacak paraları ve imkanları bile yoktu. Ellerindeki üç-dört kaset bitince film çekim işleri bitiyordu. Sonra tekrar İzmir'e gidilmeli ve alınmalıydı.

Babası bir gün Ağaç'ı köşeye çekip elinde bir sopayla "Bak çocuk anlamıyorsun; sinemacı, yönetmen mönetmen olamazsın sen. Benim gibi bir çiftçi olacaksın. Aile işimizi sürdüreceksin. Tıpkı benim babamın yaptığı gibi, tıpkı ağabeyinin yaptığı gibi." Sonra da sopayı kaldırıp vargücüyle arkasındaki masada duran kameraya indirdi. Sonra da yere yığıldı. Adam stresten olsa gerek kalp krizi geçiriyordu. Bir arabaya yükleyip hastaneye kaldırdılar. Ağaç o kadar üzgündü ki, sanki babasına kalp krizi geçirtiyordu.

Annesi, akrabalılar ve diğer köylüler hep Ağaç'ı suçluyorlardı. Onun hayalperestliği Ağaç'ın babasına kalp krizi geçirtmişti. Babası uzunca zaman çalışamayacaktı. Kalp krizini bir beyin kanaması takip etmiş beyin felci başlamıştı. Film işleri çoktan bitmişti. Ağaç, okulu da bıraktı. Ailenin çiftlik işlerinde çalışmaya başladı.

 Ağaç'ın doğum gününde birkaç arkadaşı ve edebiyat öğretmeni bir araya geldiler. Edebiyat öğretmeni ona bir kitap hediye almıştı. İki ciltlik "Senaryo ve Yapım" isimli bir kitaptı bu. Üstüne de bir not düşmüştü. "Hayallerinin peşine düşmeyi bırakanlar, fiziksel olarak ölmeden çok önce ölmüşlerdir." Ağaç bu satırları okuduğunda göz yaşlarına boğuldu. Bir Ege kasabasından bir çocuktan yönetmen nasıl olacaktı ki? Neredeyse babasının katili sayılan bir çocuktan. Ancak Ağaç yeniden okula başlamaya karar verdi. Babası da iyileşmişti. Yine para biriktirip ikinci el bir kamera daha aldı.

Bir kısa film yarışması düzenlenmişti. Ona katılmaya karar verdi. "Sinema Aşkı"diye bir film yapmaya karar verdi. Film şöyle başlayacaktı: "İzmir"deki yazlık sinemalardan birinde İki çocuk kuyrukta bekliyor; ama paraları olmadığından bilet alamıyorlardı. Onlardan bir bakkala gidip 1bir kasa gazoz verirsen sinemada bunu satarız" diyorlardı. Sonra da gazoz satıp çıkacağız deyip yazlık sinemaya giriyorlardı. 10 dakikalık bu kısa filmi çeken Ağaç, kısa filmi İstanbul'daki yarışmaya gönderdi.

Birkaç ay sonra İstanbul'dan mektup geldi. Ağaç yarışmayı kazanmıştı. Üstelik yarışmayı ilk defa bir lise öğrencisi kazanmıştı. Ağaç'ı ailesinden bir kişi bile tebrik etmemişti. Liseyi bitirince İzmir'deki Güzel Sanatlar Fakültesi'nin Sinema Televizyon Bölümünün sınavlarına girdi. Sınavlarda bu kısa filmini de başvurusunda verdi. Bölüme kabul edildi. Ama ailesi hala onu kabul etmiyordu.

İzmir'de bir taraftan çalışıp bir taraftan okuyordu. Okuldan mezun olduktan beş yıl sonra Ağaç'ın çektiği filmlerden biri, İzmir'deki sinemalardan birinde gösterime girdiğinde sinemanın ilk gösteriminde bütün köy sinemaya gelmişti. Bir kişi hariç. Babası. Film başladıktan bir süre sonra babası da sinemaya geldi. Film bitince babası, Ağaç'a sarıldı.

Ahh oğlum, senin adın Ağaç ama, odun olan benim!
duygubahar
Uzman Üye
*****
Mesaj Sayısı: 358
22 Şub 2008 20:55:05

Teşekkür: 15


GELİNCİK HİKAYESİ

Uzaklarda bir köyde, kocasi, çocugu doğmadan ölmüs, tek başına yaşayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması açısından dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye baslar.

Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşır. Bir kaç ay sonra kadının çocugu doğar. Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadır.

Günler geçer ve kadın bir gün birkaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır. Gelincikle bebek evde yalnız
kalmışlardır.

Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir.  Gelinciği ve kanlı ağzını görür.

Anne çıldırmışçasına gelinciğe saldırır ve oracıkta öldürür hayvanı. Tam o sırada içerdeki odadan bir bebek sesi duyulur. Anne odaya yönelir... 

Ve odada beşiği, beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür.

Einsteinin bir sözü vardır; “İnsanlardaki önyargıyı parçalamak benim atomu parçalamamdan çok daha zor.”


duygubahar
Uzman Üye
*****
Mesaj Sayısı: 358
22 Şub 2008 21:02:08

Teşekkür: 15


!!!   Utandım   KUZU  Utandım  !!!


On beş yıllık kasaptı. Çevresindeki hiçbir kasabın, onun kadar iyi et satmadığı söylenirdi. Çok meraklı bir adamdı doğrusu. Satacağı hayvanları kendi eliyle seçer ve yine kendi keserdi.

Müşterileriyle sohbet ederken:
- şimdiye kadar yüzlerce hayvan kestim!. derdi. Benim için hayvan kesmek, karpuz kesmek gibidir.

Kasap, yılların vermiş olduğu alışkanlıkla koyunları beş dakika içinde, sığırları ise yirmi dakikada kesip parçalar ve canlı bir hayvana bakarak, ondan kaç kilo et çıkacağını şıp diye söylerdi.

Fakat, ah şu kuzular yok muydu? Hele son zamanlarda, onları kesmeye bir türlü eli varmıyordu. Kuzu eti isteyen müşterilerine:
- Bırakın şu hayvancıkları büyüsünler!. diyordu. Başka bir et yeseniz, ne olur sanki?

Eski müşterileri, kasabın bu sözünden bir şey anlamıyordu. Öyle ya, şimdiye kadar dükkandan kuzu eti eksik olmamıştır. Oysa ki adam, bu sözleri boşuna söylemiyordu. Çünkü kuzu denince, gözlerinin önüne altı aylık yavrusu geliyordu. Kıvırcık saçlı, kara gözlü bir kızdı bu ve kasap onu, belki de ağzı alıştığı için "kuzum" diye seviyordu.

Aradan aylar geçti. Kasap, bu süre içinde müşterilerinin giderek azaldığını fark ediyor ve bunu, kuzu eti satmamasına bağlıyordu. Sonunda pes ederek:
- Aman yahu!. dedi. Benden başka yufka yürekli kalmadı mı? Keserim olur biter.

Ertesi gün, diğer hayvanlarla birlikte bir tane de kuzu aldı. Önce danayı, sonra koyunu kesti. Bunları parçalarken son derece ağır davranıyor ve kuzunun kısa ömrünü, sözde birkaç dakika daha uzatmış oluyordu.

Sıra ona geldiğinde, önemsiz bir iş yapıyormuş gibi, aklına ilk gelen şarkıyı söylemeye başladı. Kuzu, olup bitenleri bir oyun zannediyor ve bağlı olmasına rağmen yerinde zıplıyordu. Kasap kuzuyu yatırıp bıçağa uzanırken, parmağında bir sıcaklık hissetti.
Ve eline baktığında, öylece donakaldı.

Kuzu onun parmağını, annesinin memesi zannederek emiyordu...

Cüneyd Suavi
duygubahar
Uzman Üye
*****
Mesaj Sayısı: 358
22 Şub 2008 21:16:45

Teşekkür: 15


İPUCU

Genç adam, evinin alt katında marangozluk yapıyordu. Kapı ve pencere konusunda uzmandı. Fakat plâstik pencereler yaygınlaşınca, ahşap olanlara rağbet azaldı. Bu yüzden işler iyi gitmiyordu. Üstelik de çocukları büyümüş, biri hariç okula başlamıştı. Masrafları artınca, yanındaki kalfasına yol verdi. İşe biraz daha erken koyulur, yardımcıya ayırdığı parayı, çocukların harçlığına katardı.
Adam, bir gün çalışırken, elektrik kesildi. Ve uzun süre beklediği halde gelmedi. Aksi gibi, o akşam üzeri teslim etmesi gereken birkaç pencere vardı. Boş kalmayı sevmezdi. Planyayı yağladı, talaşları süpürdü. Biraz dinlenmek için eve çıkarken, sigortaya göz attı.
Eğer yanılmıyorsa, bu iş normal değildi. Biri gelip sigortayı kapatmış olmalıydı.
Şalteri kaldırınca, atölye aydınlandı. Tahminleri doğru çıkmıştı ama, bu işe bir anlam veremiyordu. Şaka dese, böyle bir şaka yapılmazdı. Kendisini kıskanacak bir düşmanı da yoktu.
İşe koyulduğunda, yine aynı şey oldu. Ama bu sefer suçluyu görmüştü. Oğlu, evden atölyeye bağlanan merdiveni sessizce inmiş ve sigortayı kapattığı sırada, babasını karşısında bulmuştu.
Adam, on yaşına gelmiş bir çocuğun böyle bir haylazlığını affedemezdi. Bütün günü, onun yüzünden mahvolmuştu. Bir kere yapmış olsa, ses çıkartmazdı. Ama tekrarlaması, hangi yönden bakılırsa bakılsın, büyük hataydı. Saçlarından yakalayıp sıkı bir tokat attı. Her şey onun iyiliği içindi. Belki vurduğu tokat, serseri olmasını engellerdi.
Adam, oğlunun gözyaşlarını görmezden geldi ve eve çıktıktan sonra, eşine dert yanarak:
— Bu çocuğun, okulda kimlerle düşüp kalktığını bilmemiz lazım!.. dedi. Eğer serbest bırakırsak, başımıza büyük dertler açacak!..
Adam, bir süre düşündü. Sonunda da en kolay yolu buldu. Oğlunun hiç aksatmadan tuttuğu günlüğünde, arkadaşlarına ait ip ucu olmalıydı. Eşi istemese de, ona kulak asmadı ve çocuğunun günlüğünü okumaya başladı.
Oğlu, en son sayfada: “Bu gece kötü bir rüya gördüm!..” yazmıştı. “Atölyede çalışırken, babamı elektrik çarpıyordu. Allah’ım onu koru!.. Ben elimden geleni yapacağım!..”
kesban
Çalışkan Üye
***
Mesaj Sayısı: 119
22 Şub 2008 22:42:14

Teşekkür: 14


            TUZLU KAHVE
Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika birşeydi. O gün peşinde o kadar
delikanlı vardı ki... Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti.
Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir
kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular.
Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu.
Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı...

“Ben artık gideyim” demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı.

“Bana biraz tuz getirir misiniz” dedi. “Kahveme koymak için.”

Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı. Kahveye tuz! Delikanlı
kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı.

Kız, merakla “Garip bir ağız tadınız var.” dedi.. Delikanlı anlattı: “Çocukken
deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım.
Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.
Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı
dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu
ailemi hatırlıyorum... Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar.
Onları ve evimi öyle özlüyorum ki...”

Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının... Kız dinlediklerinden
çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar
özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini
arayan, evini sakınan biri... Ev duyusu olan biri... Kız da konuşmaya
başladı. Onun da evi uzaklardaydı. Çocukluğu gibi...

O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu... Tatlı ve sıcak.
Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii...
Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses,
prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses
ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu...
Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü...

40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. “Ölümümden sonra aç” diye
bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu, satırlarında: “Sevgilim,
bir tanem. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum
için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.

İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki,
şeker diyecekken ‘Tuz’ çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken,
değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim
ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı
defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim.
Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok...

İşte gerçek: Ben tuzlu kahve sevmem! O garip ve rezil bir tat.
Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim.
Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın
en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum.
Dünyaya bir daha gelsem, herşeyi yeniden yaşamak, seni yeniden
tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim,
ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da...”

Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında
birgün biri, kadına “Tuzlu kahve nasıl bir şey?” diye soracak oldu..

Gözleri nemlendi kadının...
Çok tatlı!.. dedi...



Sayfa: 1 [2] 3 4 5 6 7 ... 31
 
Egitimhane.Com  |  Genel Konular  |  Genel Konular  |  Konu: Sevdiğimiz Hikayeler... ;)


MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.10 | SMF © 2006-2009, Simple Machines LLC XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.345 Saniyede 16 Sorgu ile Oluşturuldu
 

MKPortal ©2003-2008 mkportal.it 0.03216 / 12