Konu: Bunları Biliyor Musunuz?  (Okunma sayısı 464602 defa)

ferdem

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • İleti: 4.269
  • Teşekkür 25944
    • Çevrimdışı
  • # 16 Tem 2019 09:51:39
Bugün Dünya Kıble Günü

Güneş senede 2 kere tam Kâbe’nin üstüne gelir. Kıble Saati Vaktinde, Dünya’nın güneşi gören herhangi bir yerinde, güneşe dönen kimse, kıbleye dönmüş olur. Kıble tayininde yapılan hataları gidermek için, her senenin 28 Mayıs ve 16 Temmuz tarihleri, Dünyâ Kıble Günü olarak kutlanmaktadır. Bugün, Dünyâ Kıble Günü’dür. Saat 12.27’de Türkiye’nin her tarafında güneşe doğru dönen kimse, Kâbe-i Şerîfe, yani Kıbleye dönmüş olur. Böylece bir yerin kıble yönü, tam doğru olarak tayin edilebilir.

ferdem

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • İleti: 4.269
  • Teşekkür 25944
    • Çevrimdışı
  • # 16 Tem 2019 09:55:15
Bu gece Parçalı Ay Tutulması” tüm Türkiye’den takip edilebilecek. Bu tutulma Türkiye saati ile 21.43-03.18 saatlerinde gerçekleşecek. 

bergüzar

  • Uzman Üye
  • *****
  • 1. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 1.017
  • Teşekkür 9175
    • Çevrimdışı
  • # 21 Tem 2019 19:24:39
Güzele bakmak sevaptır' değil, 'Güzel bakmak sevaptır' biçimindedir.
2. 'Azimle ..... duvarı deler' değil, 'Azimli sıçan duvarı deler' bçimindedir.
3. 'Göz var nizam var' değil, 'Göz var izan var.' biçimindedir. (izan: anlayış, anlama yeteneği. nizam: düzen, kural)
4. 'Eşek hoşaftan ne anlar' değil, 'Eşek hoş laftan ne anlar' biçimindedir.
5. 'Aptala malum olurmuş' değil, 'Abdala malum olurmuş' biçimindedir. (aptal: alık. abdal: derviş)
6. 'Kısa kes aydın havası olsun' değil, 'Kısa kes aydın abası olsun' biçimindedir. (aba bir giysidir ve Aydın efesinin abası kısa ve dizleri açıktır.)
7. 'Su uyur düşman uyumaz' değil, 'Sü uyur düşman uyumaz' biçmindedir. (sü: asker)
8. 'Saatler olsun' değil, 'Sıhhatler olsun' biçimindedir. (sıhhat: sağlık)
9. 'Su küçüğün söz büyüğün' değil, 'Sus küçüğün söz büyüğün' biçimindedir.
10. 'Elinin körü' değil, 'ölünün kûru' biçimindedir. (kûr: mezar, gömüt)
11. 'Sıfırı tüketmek' dğeil, 'zafiri tuketmek' biçimindedir. (zafir: soluk)
12. 'Eni konu' değil, 'önü sonu' biçimindedir.

toplum-bilim

  • Uzman Üye
  • *****
  • İleti: 2.593
  • Teşekkür 34276
    • Çevrimdışı
  • # 22 Tem 2019 19:10:51
ATATÜRKÜN YAVERİNDEN BİR ANI.


Gazi M.Kemal, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladı.
Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.
- Merhaba nine.
Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
- Merhaba dedi.
- Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayıp;
- Neden sordun ki, dedi. Buraların sahabisi misin? Yoksa bekçisi mi?
Paşa gülümsedi.
- Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?
Kadın başını salladı.
- Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği, kavruk köylerinden birindenim. Bizim muhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.
- Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
- Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da... Benim iki oğlum da gavur
harbinde şehit düştü. Memleketi gâvurdan gurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip muhtara anlatinca, o da bana bilet aliverip saldi Angara'ya, giceleyin
geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan
oraya vurup duruyom bey.
- Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı? Kadının birden yüzü sertleşti.
- Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki.. O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden gurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşiyoz. Sunun bunun gâvurun köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşa'yı bulacağım yeri deyiver.
Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek;
- Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanimizdir... Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu dedi.
Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp
Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü Ata'nın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı;
- Tek ineğimin sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye
getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;
-'Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin.
Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun.'


toplum-bilim

  • Uzman Üye
  • *****
  • İleti: 2.593
  • Teşekkür 34276
    • Çevrimdışı
  • # 24 Tem 2019 15:45:15
Atatürk Yurt Gezileri Sırasında Plan Dışı Bir Şekilde Konya Civarında Treni Durdurur. Yaverleri Ve Diplomat Çevresine Rayların Karşısında Duran Küçük Bir Köyü Gösterip : Siz Beni Burada Bekleyiniz, Ve Sakın Peşimden Gelmeyiniz, Yanımda Yunus Bey Olduğu Halde Gidip Geleceğim Köyü Görmem Lazım Der !. Tüm İtirazlara Rağmen Yanında Yunus Nadi Bey İle Köye Doğru Gider.

Köy Yedi Hanelik Bir Camisi Olan Oldukça Fakir Bir Köydür. Atatürk Ve Yunus Bey Sağa Sola Bakarlar Köyde Kimse Yoktur Sadece Genç Bir Kızın Sırtına Alıp Taşıya Taşıya Getirdiği, Zayıf Cılız Yaşlı Bir Adam Onları Karşılar.

Yaşlı Köylüye Selam Veren Atatürk : Biz Uzun Yoldan Gelen Tanrı Misafirleriyiz Efendi Dediğinde, Yaşlı Köylü : Hoşgelmişiniz Ağalar Başımız Üstüne Açsanız Sofra Kurayım Değilseniz Bir Ayranımızı İkram Edelim Der.

Atatürk, Yunus Nadi Beyle Teşekkür Ederek Aç Olmadıklarını Ama Ayran İçebileceklerini İletir.
Yaşlı Köylü Genç Kıza İşaret Ederek Ayran İkram Eder.
Atatürk Ayranı İçtikten Hemen Sonra Neden Köyün Boş Olduğunu Sorar ; Yaşlı Köylü Kaşlarını Çatarak : Bilmez Misiniz Ağalar Gazi Paşa Geliyor Kasabaya, Ahali Onu Karşılamaya Gitti.
Atatürk Gayet Ciddi Şekilde : Peki Sen Niye Gitmedin Bu Kızcağızı Alıp Bak Paşa Geliyormuş.

Yaşlı Köylü : Beni Götürmediler, Çok Görmek İstedim Onu, Yalvardım Yakardım Onca Yolu Çekemezsin Dediler, Bir Ayağımı Balkan Harbinde Bir Ayağımı Da Çanakkalede Yaraladım. Bu Kızcağız Torunumdur, Annesi Babası Hastalıktan Ölmüştür. Bana Bakar Benim Elim Kolum Ayaklarımdır Der.
Atatürk'ün Gözlerine Hüzün Çökerek Sorar : Peki Ola Ki Gazi Paşayı Görseydin Ona Ne Derdin ?

Yaşlı Köylü Genç Kızın Elini Tutarak : Ne Derdim Biliyon Mu Ağa, Hiç Bir Şey Demezdim, O Bize Şu Torunum Gibilere İngilizin Fransızın Yunanın Belasından Kurtarıp Aç Da Olsa Namusuyla Yaşayacağı Bir Vatan Vermiş Bizi Gavurun Zulmünden Kurtarmış, Bak Ağa Şu Camiden Gönül Rahatlığı İçinde Ezan Dinlememize Sebep Olmuş..
Ben Gazi Paşaya Ne Derim.. Ha Ayaklarım Tutmaz Amma Yine Çağırsın Aha Bu Torunumu Alır Onun Emrinde Savaşa Koşa Koşa Gelirim.

Bunu Dinleyen Atatürk Hüzünlü Gözleri İle Elini Yaşlı Köylünün Omzuna Koyup :
Benim Milletim Başkadır Benim Milletim Bambaşkadır,bu Milletin Bir Ferdi Olmak Bambaşkadır... Der.

O Sırada Yunus Nadi Bey Gözyaşlarını Mendili İle Silmektedir....

Ayperisi88

  • Bilge Üye
  • *****
  • 3. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 3.093
  • Teşekkür 16969
    • Çevrimdışı
  • # 24 Tem 2019 21:28:23
🙏❤

police21

  • Uzman Üye
  • *****
  • 2. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 1.561
  • Teşekkür 4683
    • Çevrimdışı
  • # 26 Tem 2019 01:13:26
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.]
Atatürk Yurt Gezileri Sırasında Plan Dışı Bir Şekilde Konya Civarında Treni Durdurur. Yaverleri Ve Diplomat Çevresine Rayların Karşısında Duran Küçük Bir Köyü Gösterip : Siz Beni Burada Bekleyiniz, Ve Sakın Peşimden Gelmeyiniz, Yanımda Yunus Bey Olduğu Halde Gidip Geleceğim Köyü Görmem Lazım Der !. Tüm İtirazlara Rağmen Yanında Yunus Nadi Bey İle Köye Doğru Gider.

Köy Yedi Hanelik Bir Camisi Olan Oldukça Fakir Bir Köydür. Atatürk Ve Yunus Bey Sağa Sola Bakarlar Köyde Kimse Yoktur Sadece Genç Bir Kızın Sırtına Alıp Taşıya Taşıya Getirdiği, Zayıf Cılız Yaşlı Bir Adam Onları Karşılar.

Yaşlı Köylüye Selam Veren Atatürk : Biz Uzun Yoldan Gelen Tanrı Misafirleriyiz Efendi Dediğinde, Yaşlı Köylü : Hoşgelmişiniz Ağalar Başımız Üstüne Açsanız Sofra Kurayım Değilseniz Bir Ayranımızı İkram Edelim Der.

Atatürk, Yunus Nadi Beyle Teşekkür Ederek Aç Olmadıklarını Ama Ayran İçebileceklerini İletir.
Yaşlı Köylü Genç Kıza İşaret Ederek Ayran İkram Eder.
Atatürk Ayranı İçtikten Hemen Sonra Neden Köyün Boş Olduğunu Sorar ; Yaşlı Köylü Kaşlarını Çatarak : Bilmez Misiniz Ağalar Gazi Paşa Geliyor Kasabaya, Ahali Onu Karşılamaya Gitti.
Atatürk Gayet Ciddi Şekilde : Peki Sen Niye Gitmedin Bu Kızcağızı Alıp Bak Paşa Geliyormuş.

Yaşlı Köylü : Beni Götürmediler, Çok Görmek İstedim Onu, Yalvardım Yakardım Onca Yolu Çekemezsin Dediler, Bir Ayağımı Balkan Harbinde Bir Ayağımı Da Çanakkalede Yaraladım. Bu Kızcağız Torunumdur, Annesi Babası Hastalıktan Ölmüştür. Bana Bakar Benim Elim Kolum Ayaklarımdır Der.
Atatürk'ün Gözlerine Hüzün Çökerek Sorar : Peki Ola Ki Gazi Paşayı Görseydin Ona Ne Derdin ?

Yaşlı Köylü Genç Kızın Elini Tutarak : Ne Derdim Biliyon Mu Ağa, Hiç Bir Şey Demezdim, O Bize Şu Torunum Gibilere İngilizin Fransızın Yunanın Belasından Kurtarıp Aç Da Olsa Namusuyla Yaşayacağı Bir Vatan Vermiş Bizi Gavurun Zulmünden Kurtarmış, Bak Ağa Şu Camiden Gönül Rahatlığı İçinde Ezan Dinlememize Sebep Olmuş..
Ben Gazi Paşaya Ne Derim.. Ha Ayaklarım Tutmaz Amma Yine Çağırsın Aha Bu Torunumu Alır Onun Emrinde Savaşa Koşa Koşa Gelirim.

Bunu Dinleyen Atatürk Hüzünlü Gözleri İle Elini Yaşlı Köylünün Omzuna Koyup :
Benim Milletim Başkadır Benim Milletim Bambaşkadır,bu Milletin Bir Ferdi Olmak Bambaşkadır... Der.

O Sırada Yunus Nadi Bey Gözyaşlarını Mendili İle Silmektedir....

Ne özel bir paylaşım. Buradan da teşekkür ediyorum size.

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 2. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 19.213
  • Teşekkür 136203
    • Çevrimdışı
  • # 29 Tem 2019 11:30:54
Bir edepsizliğin cezası bir hayrı işleyememektir.

toplum-bilim

  • Uzman Üye
  • *****
  • İleti: 2.593
  • Teşekkür 34276
    • Çevrimdışı
  • # 29 Tem 2019 21:12:24
“YİRMİ BEŞ KURUŞ’UN HİKAYESİ"

Seferberliğin ilânıyla beraber, Ayvalık’taki 9. Tümen’e bağlı 23. Alay ağırlıklarıyla birlikte Soma’ya gelerek, trenle Bandırma üzerinden Tekirdağ’a sevk edildi. 23. Alay’ın Burhaniye’de bulunan bir piyade taburu, mesafenin daha kısa olacağı hesabıyla, Burhaniye–Edremit– Çanakkale yoluyla cepheye sevk edildi. Bu tabur yürüyüşe geçmeden önce, geçecekleri yollara yakın köylere, gönderdikleri çavuşlar vasıtasıyla, geçecekleri gün ve saat belirtilerek, köylülerden asker için yemek hazırlamalarını, misafir olarak geceleyecekleri yerleri hazırlamalarını istedi. Böylece yürüyüş sırasında, asker için iaşe ve ibate (yeme ve barınma) telaşından bir ölçüde kurtulmuş olunuyordu. Aynı şekilde, o yıllarda henüz bir köy olan Havran’a gelen çavuşlar, muhtardan kendilerine kaç kişilik, yemek ve yatak hazırlayabileceklerini sorunca. Muhtar;

“Burasının köy olduğuna bakmayın. Burası büyük bir köydür. Sizin
taburun hepsini ağırlayabiliriz, yedirir içiririz.. Merak etmeyin deyince askerler, köyden ayrıldı. Gerçekten de belirtilen günde Havranlılar, bir tabur askeri doyuracak kadar yemek hazırlamışlar, yatacak yerlerini hazırlamışlardı. Tabur Havran yakınlarına geldiğinde, Tabur Kumandanı, Edremit’in çok yakın olduğu ve çok daha büyük olduğunu düşünerek, Havran’a sadece bir bölük asker yollamıştı. Bir taburluk hazırlanan yemek, bir bölüğe göre çok çok fazla gelmiş, artmış, hattâ ertesi güne bile kalmıştı. Bir taburluk yatacak yer hazırlayan Havran Muhtarı, gelen askerleri sadece büyük evlere taksim ederek, küçük ve fakir evlere yük olmasın diye kimseyi göndermemişti. Bölük kumandanı şöyle anlatıyor:

“Ben her zaman, seferi durumlarda en geç yatar ve en erken kalkarım. Askerleri evlere dağıttıktan sonra, sokaklarda dolaşmaya başladım. Yavaş yavaş evlerin ışıkları sönüyordu. Asker yatmaya, uyumaya başlamıştı. Aydınlatma olmadığı için sokaklar zifiri karanlıktı. En son birkaç evde ışık kalmıştı. Onlar da sönünce ben de gidip yatacaktım. Sokakta, birden, iki büklüm, bastonuna dayanarak yürüyen, ihtiyar bir kadına rastladım. Neredeyse çarpışacaktık. Aklıma çeşit çeşit şeyler geldi. Kadına:

“Nene, sen bu saatte sokakta ne arıyorsun?” diye sordum.

“Evlatlarımı arıyorum… Oğullarımı arıyorum…”

“Kim senin evlâtların?”

“Dün bana muhtar, askerler gelecek, sana da misafir etmen için dokuz evlât vereceğim, dediydi… Onlara yataklar hazırladım… Yemekler hazırladım… Gelmediler… Onları arıyorum..”

 
Bir tabura göre hazırlık yapan muhtar, bir bölük asker gelince, ağırlık olmasın diye, bu ihtiyar nineye, misafir etmesi için asker yollamamış. O yıllarda, kadınların hiçbir sosyal güvenceleri yoktu. Kimsesiz kadınlar, çok zor durumda kalıyorlar, çok zor geçiniyorlardı. Hiçbir gelirleri olmayan, bu yaşlı ve yoksul insanlar, bazen zeytinler silkildikten sonra gidip yerlerde kalan zeytinleri toplayarak, biraz gelir elde etmeye çalışıyorlar, buna da “başakçılık” deniyordu. Bu nene de böyle birisi olduğu için, muhtar acımış, ona kimse göndermemişti. Ama nene büyük sevinç içinde dokuz kişilik yer hazırlamış, yiyecek hazırlamıştı. “Nenenin çok üzüleceğini anladığımdan, ışıkları henüz sönmemiş bir eve gidip, daha yatmamış olan dokuz askeri neneyle birlikte yolladım… Kadıncağız nasıl sevindi bir görseniz… Ertesi gün sabah erkenden bölüğü yol üzerinde topladım, yoklamayı yaptıktan sonra, tam yürüyüş emri verecekken, iki büklüm, yaşlı bir kadın, bastonuna dayanarak elinde bir torba yanıma geldi. Galiba akşam karşılaştığım nene idi.

“Kumandan oğlum, bu torbada, evdeki bütün zeytinleri ne varsa koydum. Üstüne de biraz çökeleğim vardı onu koydum… Bunları benim asker oğullarıma yedir emi…”

Almasam, nenenin çok üzüleceğini anladığımdan, çavuşlardan birine işaret edip, elindeki torbayı aldırdım. Nene bu sefer, sevinç içinde, avucunda sımsıkı tuttuğu bir mendili açtı. İçinden tek bir yirmi beş kuruş çıktı. Bana uzattı.

“Kumandan oğlum… biliyorum, çok az. Ama bütün param bu kadar… Bunu al, benim asker oğullarıma, hiç olmazsa bir çay içir, olur mu?..”

Şaşırdım..

Biliyordum ki, nenenin başka parası yoktu… Bütün servetini getirmişti. Yirmi beş kuruşu aldım. Kaldırarak bölüğe gösterdim..

“Bölük… Bakın neneniz, size bütün servetini bağışladı.. Bunu ona helâl ettirin..!” “Yürüyüş emrini verdim.. Nene arkamızdan el sallıyordu.. Bölüğüm.. O yirmi beş kuruşu helâl ettirdi… Yarısından çok fazlası Çanakkale’de, Gazze’de şehit oldu… Bu millet böyle bir millettir… Bu asker böyle bir askerdir...

toplum-bilim

  • Uzman Üye
  • *****
  • İleti: 2.593
  • Teşekkür 34276
    • Çevrimdışı
  • # 10 Ağu 2019 13:39:00
Dünyaca ünlü fizikçi Albert Einstein, 17 Eylül 1933 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk'e bir mektup gönderdi. İşte o mektup ve hikayesi.

1930’lu yıllarda, henüz ikinci dünya savaşı başlamamışken, nazi zulmünden kaçan onlarca akademisyen, sanatçı, bilim insanı ve farklı uzmanlıklara sahip binlerce tanınmış ismin, ülkemize göçmen olarak kabul edildiği dönemde albert einstein, bizzat atatürk'e şu mektubu yazmıştır:

ekselansları,

ose dünya birliği’nin şeref başkanı olarak, almanya’dan 40 profesör ve doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına türkiye’de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından rica ediyorum.

sözü edilen kişiler, almanya’da yürürlükte olan yasalar nedeniyle mesleklerini icra edememektedirler. çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler. ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda başvuru arasından seçilmişlerdir. bu bilimciler, bir yıl müddetle, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler.

bu başvuruya destek vermek maksadıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi halinde sadece yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etme cüretini buluyorum.

ekselanslarının sadık hizmetkârı olmaktan şeref duyan,

prof. albert einstein

seheryeli_

  • Uzman Üye
  • *****
  • İleti: 2.894
  • Teşekkür 19100
    • Çevrimdışı
  • # 13 Ağu 2019 20:27:15
 ::) güzel bir duygu ;)

ecem13

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • İleti: 71
  • Teşekkür 1394
    • Çevrimdışı
  • # 18 Ağu 2019 02:12:44
Güzel bir uygulama 👍

toplum-bilim

  • Uzman Üye
  • *****
  • İleti: 2.593
  • Teşekkür 34276
    • Çevrimdışı
  • # 20 Ağu 2019 12:35:58
İŞGAL YILLARI...
İstiklâl’de İngiliz bayrağı asılıyken.!
Bir hanımefendi diyor ki; 1919 yılı idi. İstanbul baştan aşağı İngilizlerin işgali altındaydı. Liseyi yeni bitirmiştim.
Güzel bir kızdım.
Dünür gelmeye başladılar.
Biri avukatmış.
Gösterdiler uzaktan, boylu poslu yakışıklı bir delikanlıydı, beğendim.
Nişanlandık.
Nişanlımı seviyordum.
Mutlu bir yuva kurmak hevesi ile lamba ışığının altında sabahlara kadar oyalar örüyor, çeyizler hazırlıyordum.
Ama çok geçmedi ki mahallede bir dedikodu yayıldı.
(Ayşe’nin nişanlısı avukat değilmiş, ipsizin biriymiş, üstelik cami önlerinden tabut taşıyarak karnını doyuruyormuş) dediler.
Alt üst oldum.
Babam götürdü, uzaktan izledik, gerçekten de tabut taşıyordu…
Yıkıldım.
Nişanı atıp, ayrıldık.
Aradan 5 yıl geçti.
Evlenmiştim,
Bir de çocuğum olmuştu.
1924 yılıydı.
Artık ülkemiz özgürdü.
Bir gün Beyoğlu’nda rastladım ona.
Oğlum yanımdaydı.
Beni görünce titredi, çeketini düğmeledi.
Saygı göstererek durdu önümde.
Vaktiniz varsa size bir çay ikram etmek isterim, dedi.
Olur, dedim.
Bir büroya girdik.
Burası bir avukatlık bürosuydu ve kapıda adı yazıyordu.
İçerde yardımcıları çalışıyordu.
Siz gerçekten avukat mısınız, dedim.
Evet, dedi.
Peki, avukatsınız da neden cami önlerinden tabut taşıyordunuz, diye sordum.
Durdu, başı öne eğildi.
Beni affedin,dedi.
İstanbul işgal altındaydı,
Her taraf İngiliz askeri kaynıyordu.
Her şeyi didik didik arıyorlardı.
Biz de Anadoluya ,Milli kuvvetlere ancak,cenaze süsü vererek tabutlarla silah kaçırıyorduk.
Bu ülke için hayati bir işti.
Bunu size bile söyleyemezdim…

BU VATANI CANLARINI VE AŞKLARINI FEDA EDEBİLENLERE BORÇLUYUZ. (MEKANLARI CENNET OLSUN)

alper bocut

  • Uzman Üye
  • *****
  • 1. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 1.035
  • Teşekkür 2748
    • Çevrimdışı
  • # 20 Ağu 2019 12:50:24
OSMAN GAZİ

Ayakta dururken elleri dizlerini geçerdi. Bu tariften ya bacaklarının kısa ya da ellerinin normalden uzun olduğunu anlıyoruz ki,bu vücut yapısı Halife Abdülmecit’e kadar 600 küsür yıl boyunca yaşamıştır.

Bir giydiğini bir daha giymezdi. Sebebi müsrifliği değil, başka birini yani bir garibanı sevindirmekti. Birisi elbisesine dikkatlice baksa hemen çıkarıp ona bağışlardı.

Yemek sırasında değil ama yemekten önce müzik dinlerdi.

Bazı kaynaklar onun pehlivanlık yaptığını ve gayet sağlam bir silahşor olduğunu yazar.

Eski bir Türk kabile adeti vardı; Hıdrellez günü aşiret reisinin evi yağmaya açılırdı. Bey ile hanımı yanlarına hiçbir şey almadan evlerinden çıkarlar ve arkalarından aşiret mensupları hücum edip evi yağmalardı. Buna ‘Bey evinin açılması’denirdi.Osman Gazi’de yılda bir gün evini hücuma açardı.

alper bocut

  • Uzman Üye
  • *****
  • 1. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 1.035
  • Teşekkür 2748
    • Çevrimdışı
  • # 20 Ağu 2019 12:51:10
FATİH SULTAN MEHMET

Ulemaya daima saygı gösterir ve ilmin üstünlüğüne inanırdı.

Venedikli Zorzi Dolfin’e göre az gülen, zeki, çalışkan, cömert, amacına ulaşmakta inatçı, her gün mutlaka kitap okuyan, Roma tarihini, Papaların hayatını, Heredot’un tarihini ve daha pek çok tarih kitabını okutup dinleyen, araştırmalar yapan eşsiz bir insandır.

Tutku derecesine varan en önemli hobisi haritacılıktı.

Şairliğiyle biline ilk Osmanlı padişahıdır. Şiirlerinde ‘Avni mahlasını kullanmıştır.

Güzel sanatlara oldukça meraklıdır. Ok için parmağa takılan yüzükler, kemer tokaları ve kılıç kınları yapmıştır.Bir de değerli taş uzmanı olduğuna dair bir rivayet vardır.

Arapça ve Farsçanın yanında Yunanca ve Latinceyi anlayacak kadar da olsa biliyordu.

Ağaç, sebze ve çiçek yetiştirmeye meraklıydı. Zaman zaman sarayın bahçesinde bahçıvanlık yapmıştır.

Yemeklerini yalnız yiyen padişah bu adeti saraya getiren ilk kişidir.

Yalnız İstanbul’da değil bazı diğer şehirlerde de okçuluk tesisleri kurdurmuştur.

 

Egitimhane.Com ©2006-2023