Konu: Çocuklarımız Neden Kitap Okumayı Sevmiyor?  (Okunma sayısı 20205 defa)

konuk35

  • Bilge Üye
  • *****
  • İleti: 1.215
  • Teşekkür 2740
    • Çevrimdışı
  • # 21 Kas 2015 18:06:38
OKUL ve BİREY (1)

Kalıpçı, ezber yöntemle mesleğe yönlendiren öğretim odaklı okul ile öğrenmeyi öğrenme ve düşünebilme yetisi kazandırmayı amaçlayan okulu nasıl bir araya getireceğiz?

Günümüzde “OKUL” kavramı dört duvar arasına sıkıştırılmış şey olmaktan çıkıyor. “Bilgi Öğreten Okul”, “Bilgi Üreten Okul”a dönüşmeden, öğrenmeyi engelleyen “DUVAR”a dönüşebiliyor, ne yazık ki.

Gelişen teknolojiler, internet ve veri transfer sistemleri sayesinde onlarca diploma gücünde bilgi ve donanım edinme “okul”suz da mümkün artık. Bugün dünyada e-ticaret, e-okul, e-kültürlenme o kadar hızla yayılıyor ki “klasik okul” bunların çok gerisinde kaldı. Sertifikasyon problemi de hal edilmek üzere. Okullar diploma veren kurumlar olma işlevini belki bir süre daha sürdürecekler ancak bu değişime, dönüşüme uzun süre daha karşı koyma şansları yok gibi.

Dönüşüm o kadar hızlı ki; tıpkı masaüstü pc’nin laptoplara, laptopların tabletlere, tabletlerin akıllı telefonlara, akıllı telefonların da daha hafif ve soft (esnek, ince, narin) teknolojilere tahtlarını terk etmeleri gibi, dört duvar okullar da yerlerine gelen bu yeni okullar karşısında bina olarak şeklen, içerik olarak programlarını, niteliklerini, işlev olarak da rollerini değiştirmek zorunda oldukları yeni döneme hazırlanmak zorunda kaldılar.

Okulda içerik ve işlevi bakımından bu dönüşüm, aslında sınıflara tv’lerin taşınmasıyla başlamıştı. Sonra vhs video sistemleri, vc player’ler, şema yansıtıcılar (tepegözler), projeksiyonlar ve nihayetinde akıllı tahtalarla 10 yıllık gibi kısa bir süre içinde 10 çeşit teknoloji geldi ve geçti. Akıllı tahtaların da ne kadar dayanacaklarını bilemiyoruz.  Ancak, Moore Kanunu ile anlatılmak istenen, yarı iletken ve chıp teknolojileri ile gelişen nano teknoloji bize gösteriyor ki; bu tablet ve akıllıların da bizlerle yolcuğunun pek de uzun olmayacağını, aklımızı oyalamak vasıflarını yitirdikleri gün terk edeceğimizi söylüyor.
 
Japon yazar ve teorik fizikçi Michio Kaku “gelişen teknolojiler sayesinde chıpler ucuzluyor, maliyetleri gittikçe düşüyor. Bu da, giysilerimizin, evlerimizin, eşyalarımızın, arabalarımızın, sokağımızın, marketimizin; kısaca yaşadığımız her ortamın chıp’lerle donatılacağını, akıllanacağını ve bugün kullandığımız birçok teknolojinin, pc ve akıllı telefonlar dahil birçoğunun küçülüp kaybolacağını” iddia ediyor. Birkaç yıllık akıllı piyasasına göz atarsak, pek haksız da sayılmaz Kaku.

konuk35

  • Bilge Üye
  • *****
  • İleti: 1.215
  • Teşekkür 2740
    • Çevrimdışı
  • # 22 Kas 2015 15:40:19
OKUL ve BİREY (2)

Günümüz okulunda bireyin dünyası köpükten balonlar misali yapay ve geçici.


“Ezber” ile -kalıp öğrenme prensibi- üzerine inşa edilen; ödül ve ceza ile beslenen, başarı ve başarısızlık ile noktalanan bir öğrenme sürecinde yarışan bireyler, yarış sonunda ne için koştuğunu fark ettiğinde hayal kırıklığı yaşıyor.
 
Okulda “bir şeyken”, iş hayatına, toplumsal işleyişe katılamadığında birden “hiçbir şey” olabiliyor. Kendini dahil, her şeyi (anne, baba, aile, çevre v.s)  sorgulama sürecine başlıyor. Çünkü bir neden, ya da suçlu arıyor, ya da kendini suçlamak için nedenler. Neticede sistem başarısını sürdürmeye yönelik uygulanan davranışçı ekol baskın gelebilmişse, bireyde hayal kırıklığının yanında bir de işe yaramaz, üretmeyen, pasif tüketici psikolojisi devreye giriyor. Kişi yeterince güçlü değil de, suçu ve yetersizliği kendinde aramaya odaklanmış, ya da öğretilmişse, bu durumda bunalımlar kaçınılmaz oluyor. Çünkü çocuğa okul hayatı boyunca “garanti para getiren bir iş”in sadece başarı kabul edileceği öğretiliyor. Başarısızlık ise haliyle “dünyanın sonu olduğu duygusu da zamanla bilinçaltına kazılıyor”. Bu duygu çatışmalarından bocalayıp çıkamayan bireyler de neticede topluma dönüyor ve yarım yamalak eğitimleri ile yaşamlarını devam ettirirken, sistem zaiyatı olarak topluma maliyetleri de çok daha ağır olabiliyor.

Toplumumuzdaki şiddet sarmalı (çocuk, kadın, erkek, polis, öğretmen, hakim, nihayetinde hekim) çocuklarımızı eğitemediğimizi gösteriyor. Her türlü istismar, cinayet, gasp, dolandırıcılık, hırsızlık, hile, üç kağıt, v.s, heba olmuş nice hayat... Onlar da bir zamanlar çocuk ve masum birer insandı. Basit bir denklemdir aslında , “ekileni biçmek”. Bunun aksi henüz ispatlanmadı.

Bir fotokopi makinesinin kalitesi, binlerce basımdan sonra bile tıpkısının aynısını vermeye devam edebilmesidir. Bu onun kullanılabilir mekanik işleyişinin bir gereği ve sonucudur. Yarışçı ekol, ödül ve ceza üzerine kurulur. Rakipler birbirini elemek zorundadır. Sonunda “kazanan hepimizin şampiyonu” denir, ya kaybeden…  İşte orası biraz karanlık. Kaybedeni kimse istemez ve de sahiplenmez. Basitçe, kaybetmiştir... Annemiz, babamız, kardeşimiz, çocuğumuz ve ya akrabamız olmadıkları sürece “kaybetmelerinde sorun yoktur”. Ta ki; küçük bir kıvılcım kocaman bir yangına dönüşüp bize değene kadar…  Canımız yanmaya başlayınca “doğanın zayıfları elemesini” haksızlık sayarız. Aslında doğa hep aynı doğa,  “eleyen de, değişen de” bizleriz.

Kurgulanmış sistem gerçekte kazanan ya da kaybeden ile ilgilenmez. Kendi gücünün kudsiyetini, önceliğini sorgulatmayan; bunun için de birbirini ezmekle, geçmekle,  ayağını kaydırmakla oyalanan bireyler üzerinden kutsallık, ululuk ve yücelik vasıflarını cilalamakla, parlatmakla, ulaşılmaz kılmakla meşguldür. Moda deyimle “bireyselleştirilmiş eğitim” lafta kalmaya devam ediyor.
 
Boşuna; “altta kalanın canı çıksın, düşene bir tekme de sen vur, ölen ölür kalan sağlar (ganimetleri ile birlikte) bizimdir” demiyoruz. Nihayetinde toplum olarak bu oyunu pek severiz fakat açıkça itiraf edemeyiz. Çünkü öyle dokunmuş kişiliklerimiz. Ama saklamayı da pek beceremeyiz. “İt ürür, kervan yürür” deriz, kafiye olarak kulağa hoş gelir de, ne dediğimizi çoğu kez ya bilmez, ya da sorgulamayız. Çünkü sorgulama vasıtalarından arındırılmıştır çoğumuz. İnsancıl iç sesimizin çığlıklarını duymayacak kadar kalın katranlar çekilmiştir o yere.  Bir yazar şöyle der; “Kişi kendinde olmayanı veremez”.  Ne varsa elinizde onu verirsiniz.

konuk35

  • Bilge Üye
  • *****
  • İleti: 1.215
  • Teşekkür 2740
    • Çevrimdışı
  • # 28 Kas 2015 17:38:18
OKUL ve BİREY (3)

Hayatı değiştiremiyorsan kendini hayata uydur.


“ Değiştiremediği şeyi zor ve imkansız görmek, ya da inandığı doğruları kutsamak, yüceltmek insan doğasına uygun bir eğilimdir. Nesnel olsun veya olmasın herkesin doğruları, yanlışları olabilir. Mükemmel değil hiç birimiz. “Gerçek ve doğru” diye algıladığımız birçok şeyin başkalarınca “anlamsız”, “çok anlamlı” veya “hiçbir şey” ifade etmesi de olasıdır. Aynı şey değerlerimiz için de geçerlidir. İnsanlığa mal olmuş etik değerler (erdemler) sayıca az olmasına rağmen, bireylere ait doğrular neredeyse sonsuzdur. Doğrularımızın çokluğu karşısında erdemler de, gerçekler de kolayca anlamsız hale getirilebilir. Farkında olsak da olmasak da “gerçeklik” her daima bir yerlerde var olmaya devam eder.  Bilinçte hiçbir şey kaybolmaz. Ruh ve bilinçte bir duruma ait gerçeklik bir tanedir.
 
Korku, baskı, endişe, yetişme tarzı, yüzeysel ve noksan algılama ve ya politik tercihlerimizle oluşturduğumuz, ya da bizim için oluşturulan doğru bildiğimiz pek çok şey her zaman doğru olmayabilir. Bunları sayıca çoğaltmak ve nesnel doğrular olarak kendimize inandırmak her zaman için mümkündür. “İnsan neye inanıyorsa, onun için gerçeklik odur”. Sosyolojide, psikoloji de bunun detaylı açıklamaları vardır.

Kavram dünyamızda “doğru” diye etiketlediğimiz hemen hemen her şeyi sınamak, gerçeklikle bağını sorgulamak ve gerekirse revize etmeyi öğrenmek herşeyden önce kendi kişiliğimize karşı bir sorumluluk, aynı zamanda sahip olduğumuz akıl ve irademize karşı da bir gerekliliktir. Bu yaklaşım sağlıklı öğrenme ve gelişme bakımından kişiliğimizin nitelikleri için antivirüs görevi görür. Dünyaya bakışımız, perspektifimiz, hayatı, olayları ve olguları kavrama şeklimiz, bizi biz yapan değer ve nitelik oluşumunda bu yaklaşım temel bir elek görevi üstlenir. Bizi biz yapan şeylerin çıkış noktalarına işaret eder.
 
Kendi yaşamımızda ya etken, ya da edilgeniz. Bunu ayırt etmek her zaman için mümkün olmayabilir. Bu hayatımızın dümeninin “bizim” ya da “kimin?” elinde olduğu sorusunun cevabını da içerir. “Hayat size uymuyorsa, siz hayata uyun” söylemi; eğer etken bir kişiliğe sahipseniz hayatınızı renklendirme konusunda sizin için güzel bir vasıta olabilir. Ya değilseniz, paket programlar toplamı iseniz ve bunu ayırt edecek vasıtalardan da epey uzaksanız? Bu, seçimlerimizin bizi nereye götüreceğini bilmemekle beraber gönülsüz bir yola çıkmaya benzer.

Etken ve edilgen kişilik özelliklerimiz bir anlamda kaderimizin rotasını belirleyen bir kaptan koltuğu gibidir. Ruh ve bilinç, gerçekte o koltukta kimin oturduğunu bilir. Hayatının sorumluluğunu alabilenler, o koltuk ve bulunduğu geminin kendi yönetiminde olduğunun da farkındadır. Edilgen kişilik için “gemisinin kaptanıdır” demek mümkün görünmüyor. Kültürel ortak değerlerimizi bilmek, öğrenmek ayrı şey, fotokopi ürünü gibi doğamızın bozularak edilgen kişiliklere büründürülmek apayrı şeyler.
 
Bireyi yetiştiren kurumlarımız (aile, okul, toplumsal normlarımız) bu konuda yeterince açık değiller. Bireye “ürün” gözüyle yaklaşıldığında aile, okul ve toplumsal normlarımız bireyi birey yapan niteliklerini ortaya çıkarmak, kapasitesini keşfetmesine yardımcı olmak vasfından ziyade, birer fotokopi makinesi işlevi üstlenmiş durumdalar. İçsel bir çaba olmaksızın "yüklenmiş paket programlar" sonucu oluşan bireyin, kendine, ailesine ve toplumuna öz değer olarak ne katabileceği tartışma konusudur. Okulun, ailenin rolü bu konuda ne olmalıdır? Sorusuna verilecek cevap kısaca; kendine, ailesine, toplumuna, insanlığa faydalı, doğa ile dost, mutlu, huzurlu birey olma yolunda “sorumluluk bilinci ve bunu sağlayacak öğrenmeyi öğrenme” ortamı sağlama diyebiliriz.

aslı_80

  • Bilge Üye
  • *****
  • Öğrenci Velisi
  • İleti: 2.073
  • Teşekkür 12039
    • Çevrimdışı
  • # 02 Ara 2015 20:34:07
Çocukları doğru kitaplarla buluşturmanın onların kitapları sevmesinde çok payı olduğunu düşünüyorum.


"Bütün çocuk kitaplarında eğlenceli bölümler olması gerektiğine inanıyor musun?" diye sordu Bayan Honey.
 "Evet," dedi Matilda. "Çocuklar yetişkinler kadar ciddi değillerdir ve gülmeye bayılırlar." (Matilda / Roald Dahl)



Çocukların okuma alışkanlığı ile ilgili güzel bir yazı yayımlanmış Eğitimpedia'da. Faydalı olabileceğini düşündüğüm için buraya da eklemek istedim.

Okuma Alışkanlığı

Çocuklar niçin okuma ihtiyacı duyarlar? Öncelikle kitap okumanın çocuk için bir ihtiyaç olmadığı ancak gelişen bir alışkanlık olduğu düşünülmelidir. Ama uygun bir yönlendirme ile bu alışkanlık zaman içinde bir ihtiyaç haline dönüşebilir çocukta.Yani kısacası okuma zevki kendiliğinden gelişmek yerine çocuğun anne babası, bakıcısı, kardeşleri, öğretmen ve arkadaş ilişkileri ile örülü sosyal ortamda gelişir.
Çocuk için okuma ve yazmayı ilginç ve anlamlı hale getirecek olanlar yetişkinlerdir.

Kitap Okumak Çocuğun Ruhsal Dünyasında Neleri Tamamlar?

Kitap okunulan veya kendisi okuyan çocuk alternatif bir dünya, muhtemel hayatlar hayal edebilme şansına sahip olurlar. Yani kendi burada ve bu anda durumundan çıkıp farklı bir dünyaya girebilirler. Aslında hikayelere dalabilmek; başkalarını anlayabilme, kendini onların yerine koyabilme kısacası empati kurma becerisinin en önemli fırsatlarından biridir. Sayısız muhtemel hayatlardan haberdar olan ve yine sınırsız problem çözme alternatifleri ile tanışan çocuğun daha esnek, anlayışlı ve hayatın farklı renklerini görebilen çocuklar olmasını bekleriz.

Ayrıca kitaplar çocukların yaşadıkları iç çatışmaları kolayca yansıtabilecekleri ve kendileri yara almadan halledebilecekleri alanlar sağlamak açısından da çocuk ruh sağlığı için çok önemlidir. Örneğin hiçbir oyunda ve hele hele açıkça anneye kızmak ve kötülemek mümkün değilken Cinderella’nın hikayesinde üvey anneye duyulan öfke üstünden bir çok çocuk bu duygusunu işleyebilmektedir. Veya kırmızı başlıklı kız öyküsünde kurdun karnını kesip büyükanneyi kurtarma sahnesi genelde çocukların doğum fantezisine çok benzeyen bir yöntem olduğu için bu duygunun çalışılmasına hizmet edebilmektedir. Bunlar gibi aslında pek çok klasik öyküde çocuklar için çok anlamlı psikolojik çözümlemeler bulunabilmektedir. Ancak son zamanlarda ailelerin bu tip öyküleri çok sarsıcı ve vahşi buldukları için okumakdan uzak durduklarını görüyorum. Halbuki uygun yaşlarda okunmak şartıyla bu klasik hikayelerin bir amaca hizmet ettiğini düşünüyorum ben. Ayrıca çocuklar öyle sarsıcı durumlara maruz kalıyorlar ki bu öyküler onların yanında masum bile kalabilir.

Çocuğuma Zaralı Olabilecek Kitap Var Mı; Yaşa Uygunluk… vb?

Zararlı kitap denebilir mi bilmiyorum ama yaşa uygun olmayan kitap istenen etkiyi bırakmayabilir ya da ürkütücü olabilir. Mesela üç yaşında bir çocuğa katman katman açıldıkça vücudun daha da derinlerini kasları, kemikleri, iç organları vs gösteren bir kitap pek uygun düşmez. Bazen bu tip çok ansiklopedik yaklaşımlar çocukta hiç fanteziye yer bırakmayan somut düşünceyi destekleyen bir yaklaşım olarak karşımıza çıkıyor. Aileler de bunu öğretici buluyorlar. Ya da anlatması da basit oluyor diye düşünüyorlar, ama çocuğun psikolojik olarak öğütebileceğinden fazlasını vermek henüz sindirim sistemi (ruhsal örgütlenmesi yani) tam gelişmediği için zararlı olabilir. Burada yeri gelmişken hangi yaşda ne tür kitaplar tavsiye ettiğimizi bir kez daha tekrarlayalım.

0-6 ay arasında basit ve büyük resimli, parlak renkli kitaplar, tercihan kalın kartona basılmış olmalı. Bunların bazıları banyoya da girebilecek plastik malzemeden yapılanlar da olabilir. Tabii çocuk için çok tanıdık objelerin resimleri yer almalı.

6-12 ay arası Farklı dokuları ve yüzeyleri olan, başka bebeklerin resimlerinin de yer aldığı kalın kitaplar. Yine katlanabilen kumaşdan plastikten kitaplar olabilir. Ağza alınıp kemirilebilecek gibi malzemeler tercih edilmelidir. Yine aile fotoğraflarının olduğu albümler de kullanılabilir.

12-24 ay arası Çocukların tanıdık aktiviteler yaptıkları resimlerin yer aldığı kitaplar ilginçtir. Merhaba ve hoşça kal demeyi teşvik edici pencereli kitaplar veya her sayfada sadece birkaç söz olan kitaplar uygun olabilir. Müzikalitesi olan kafiyeli anlatımlı kitaplarda basit olmak koşulu ile ilgi çeker bu aylarda.

24- 39 ayda basit hikayeler anlatan hayvan, taşıt kitapları. Açılınca içinden katmanlar çıkan kitaplar ilgi çekebilir.

3-5 yaş arası kendisine benzeyen ve benzemeyen çocukların hayatlarını gösteren kitaplar, sayı, renk, şekil vs gibi kavramları gösteren kitaplar önerilebilir. Ya da bir şeylerin nasıl çalıştığını gösteren mesela çöp kamyonu vs gibi kitaplar faydalıdır. Ayrıca okula gitme, doktora gitme kardeş sahibi olma gibi konularla ilgili kitaplar da okunabilir.

Daha sonraki yaşlarda da artık klasik öyküler, Peter Pan, Küçük Prens vs derken Spiderman’e kadar uzanan bir çizgiye gelebilirsiniz.

Eğitim Hayatına Ne Gibi Katkıları Olabilir?

Kitap okunan veya kendisi okuyan çocukların okur yazarlık konusunda okul hayatında çok daha başarılı oldukları tüm araştırmalarda tesbit edilmiştir. Çünkü okuma yazma sembolleri anlamlara çevirmekle ilgili bir süreçtir. En erken dönemde resimleri bir anlama, sonra onun altındaki sözleri bir anlama dönüştürmeyi öğrenen çocuk, okuma yazma işleri ile karşılaştığında buna çok daha hazır olacaktır. Ya da hikayedeki nakaratlarda sesleri takip eden, aynı sesle biten kelimeleri takip eden çocuk, iş okumaya geldiğinde kafası seslerin içinde yoğurulmuş olduğu için zorlanmayacaktır.

Kitap Okumak Bir Oyuna Dönüştürülebilir Mi?

Tabiî ki kitabı çocuğa bir görev gibi okumak bahsettiğimiz motivasyonu ve çocukta heyecan yaratma amacımızı sağlamaz. Bir kere çocuğa kitap okurken siz de onun beynini içindeki kıvrımlarda geziniyormuş gibi hissetmelisiniz. Çocukta ne etki yarattığınızı merak etmeli, izlemeli ve ona cevaplar verebilmelisiniz. Çocukla kitabın kapağına bakıp bu hikayede neler olacağını ne anlatılacağını tahmin etmeli, konuya uygun ses tonlarında okuyup heyecanlı mimikler yapmalısınız. Sonuna doğru hikayenin nasıl biteceği konusunda tahminler yürütmeli ve bitince de bu öykünün nesini sevip nesini sevmediğinizi konuşmalı ve muhakkak yazarı ve çizerine de bir selam yollamalısınız. Ayrıca hikayedeki olaylarla çocuğun hayatındaki paralellikleri de konuşabilmeli ve belki başka bir gün bu öyküyü oyuna çevirip dramatize etmelisiniz. Gördüğünüz gibi layıkıyla yapmaya kalkınca çok kolay bir iş değil. Zaten her gün okuduğunuz her kitap için bunları yapamazsınız ama bir kısmı için, bir kaçını yapmakla işe başlanabilir.

Yetişkinler Tarafından Sevilen Çocuk Kitapları İle Çocuklar Tarafından Sevilen Çocuk Kitapları

Bence büyükler de çocuk kitaplarından çok şey öğrenebilirler, aslında çocukları tanımak için çocuk kitabı okumak iyi bir yoldur. Ayrıca böylece çocuğunuzla ortak bir lisan geliştirebilirsiniz. Çocuklar genelde en kibar, en çalışkan ve iyi çocuk tiplerinin mutlu sona kavuştuğu kitapları sevmezler. Dolayısı ile bu noktada anne baba zevki ile çakışan bir durum söz konusudur. Ama çocukları kendi zevkimiz konusunda zorlamak pek anlamlı değildir ama neler okuduklarını bilmek ve içeriğini konuşabilmek çok önemlidir.

Klinik Psikolog, Pedagog İnci Vural

Kaynak: [linkler sadece üyelerimize görünmektedir.]

konuk35

  • Bilge Üye
  • *****
  • İleti: 1.215
  • Teşekkür 2740
    • Çevrimdışı
  • # 05 Ara 2015 16:29:31
Doğa ve İnsan (1)

Doğal güdüleri durdurulmuş edilgen (etkilenen, durgun) kişilik oluşumu evresi ve güç için uydurulan kutsal savaş yalanları…

“Oysa hepsini aynı hamurdan yaratan (tanrı) tekti. Cehenneme girmemek için, kovuldukları cenneti elde etmek yolunda, yaşadıkları dünyayı ve hayatı cehenneme çevirdiler.”

Paket programlarla oluşturulan “yapay bilincin” kişide yığın bilgi düzeyinde kalmasının sonuçları hepimizin malumu. Çok kez duyarız, “biliyor ama yapmıyor”, “okuyor ama anlamıyor”, “farkında ama harekete geçmiyor”, “görüyor ama dinlemiyor”, “aslında cin gibi ama yapamıyor” v.b kuru bilginin kendiliğinden harekete geçemediğini anlatıp duruyoruz.  “Ağzımla kuş tutsam da olmuyor, anlamıyor”. Anlamak dünyanın en zor işi, belki de değil…  Yanlış kurgular neticesi olması da olasılıklar içinde.

Neden olmuyor? Sorusunun birçok nedeni olabilir ama birkaç tanesine değinmek niyetindeyim. Hareketin dinamosu güdülerin (istek, ihtiyaç hissi) işlevini sürdüren tüm araçları ayıkladığımız bir organizma yarı ölü bir organizma olur, neden bilinçli hareket etsin ki?

Canlılar için “ihtiyaç” önemli bir güdülenme (motive olma) aracıdır. Güdülerin besin kaynaklarıdır. “Doğası bozulmamış bir organizma” (insan, hayvan, bitki) ihtiyaç olmadıkça tüketmez. Zorlasanız da en fazla “ihtiyaç kadarını” aldırabilirsiniz. Doğa için bu sürdürülebilir bir tutarlılıktır. Her canlı ihtiyacı oranında doğadan faydalanma  “hakkını” kullanır. Doğanın işleyişinde var olan bu ölçüyü, dengeyi, sağlıklı işleyişi bozan tek türün insan olması (en akıllısı) çok şaşırtıcıdır. Doğal olmayan yöntemlerle bunu yapabileceğini (ihtiyaç fazlasını nakde; para, altın, değerli madenler v.s… çevirebilme becerisini) keşfeden tek türdür insan. Stokları dolu iken bile açlıktan kıvranan türdeşlerinin bir kısmını bazen görür, bazen de görmemek için gözlerini kapatır. Ne türüne, ne de doğaya güvenir. İşini sağlama alma taraftarıdır. Çünkü hayat zor ve yedi sülalesine yetecek kadar “stok yapmak haktır” der ve buna inanır da… Yapmazsa içi rahat etmez yarını çıkarmak, “yaşamı garanti etmek” adına.

“Ee! ne olmuş, hayvanlar da yapıyor, akıllısı yapmış çok mu?”.  Çeşitli canlıların (ağaç, kaktüs, karınca, arılar v.s) doğanın termodinamik yasaları etkisiyle oluşan çevresel yaşam zorluklarına karşın yaşamlarını sürdürebilmek, bir sonraki ziyafet için (nimetler ulaşıncaya kadar) “hayatta kalmak” ve türün devamı için yedekleme fonksiyonlarını korumak, (yitirmemek) üzere, son derece doğal bir davranış olan “yaşama isteği” ile “ihtiyaçları kadar besin stoklama”  güdüleri gösterirler. Bu masum ve sınırlı (makul ve ölçülü, saat, gün, hafta ve ay, en fazla bir sonraki döngüye; gün batımı, gün doğumu, mevsim dönümü gibi) bilgileri ile ihtiyaç giderme şekli milyonlarca yıldır korunur. Bu onların türlerinin devamı için bir tedbirdir aynı zamanda. Ya insan! Bırakın mevsimi, yıl, on yıl, yüzyıl, bin yıl neredeyse kıyamete kadar garanti peşindedir.

Sonsuzlukta saniyeler teşkil etmeyen hayatı için, bin yıllık hesaplar yapmaktan çekinmeyen “insan” yarattığı medeniyet için de başlı başına bir çelişki. Cennetten sonra, dünyadaki cennetinde de huzuru bulamayan insan kendi eseri medeniyetin de esiri oldu. Medeniyet kurmak için medeniyet yıkmakta,  yaşamı kutsarken yaşamlara son vermekte. Kendisi ile çelişkide insan. Büyük bir gürültü ile kendi içine çöküyor. Ölüyor, öldürüyor. Yapay kıtlıklarla sahillere vuruyor... bir taraftan da hiçbir şey olmamış gibi hayat devam ediyor.

İnsanı bu yıkıma sevk eden birçok neden sayılabilir. Tabiatın (denge için) çıkardığı zorluklar, (stoklama sonucu oluşturulan) yapay besin kıtlığı, çevresel faktörler v.s… Ancak insan, bu doğal ve yapay sebepleri de içine alan “açlık oyunlarını” gereğinden fazla abartınca iş çığırından çıktı.

Doğanın döngüsü içinde belli süreler için besin stoklama doğalken; doğaya güvenmek yerine insan bu döngüyü bozmak pahasına,  “ihtiyacını garantiye almak” hesabı ile “ihtiyaçtan fazlasını stoklama alışkanlığı” edindi. Bunu çeşitli yöntemlerle (madde için değer silsileleri, kutsanan iddealar, açlık dürtülerinin kamçılanması, güç figürlerini taklit, gücü kutsamalar v.s) sonraki nesillere de aktarma becerisi gösterdi. Böylece bileşeni olduğu doğada, kendisine kolay kolay kapanmayacak bir tuzak hazırladı. Bu, “sonu gelmeyen, kendisiyle bitmeyen savaş”ının da başlangıcı oldu.

Maddesel gücün kutsanması; savaşın hem kendisiyle, hem de doğaya karşı iki yönlü gelişmesine yol vermiş, doğal olmayan bu tedarik şekli sonucunda hem kendisi, hem de içinde yaşadığı doğa tahribata uğradı. İnsan, bugün dahi içine düştüğü kısır döngüyü kıracak akıllı çözümlerden çok uzaktır.

Doğa hiçbir şeyi israf etmez, ihtiyaç olmadıkça hiçbir çözüm de üretmez. Bu hem mantıklı, hem de yaşam adına tutarlılık ve gerekliliktir.

gülümseyinnn

  • Uzman Üye
  • *****
  • İleti: 5.388
  • Teşekkür 11994
    • Çevrimdışı
  • # 06 Ara 2015 00:59:57
Madem her şey sınavlar ve yarış üzerine kurulu eğitim sistemimizde o zaman okuyarak bu yarışın hem çok dışında bir ruh hline sahip olup hem de aynı zamanda bu yarışta önde olmanın okumaktan geçtiğini göstermek zorundayız çocuklara.
Okuma alışkalığım hep vardı. Bu beni kendimden başka kimseyle kıyaslamamayı ve yarıştırmamayı getirdi. Ben kendimleyken kendimi aşma derdindeyken zaten başarılı kategorisine çoktan alınmıştım. Ama bunun için bile ayrıca çabalamadım.
:) Kendimi anlatmak değil derdim tabii ki. İçsel uyarıcılar dışsal uyarıcılardan bin kat daha sağlıklı bir etki uyandırıyor bireyde. Ve okumak bunun benim bildiğim tek yolu.
Aferin desinler diye değil, sınavdan şu puanı alacağım diye değil, entellektüel görüneceğim diye hiç değil. Sadece sonunu merak ettiğin için, tahminlerini doğrulamak için, sorularına yanit bulmak için ve belki bir yaz günü katilin kim olduğunu öğrenmek için ;) okumak.
Bunun hazzını alan insan için artık geri dönüş yoktur :)
Çocuklar tv tablet vb araçlara kendilerine haz verdiği için ilgi duyuyor. O halde onlara okumanın hazzını yaşatamamışız.

evanescence_161

  • Bilge Üye
  • *****
  • İleti: 2.650
  • Teşekkür 36035
    • Çevrimdışı
  • # 06 Ara 2015 21:03:13
Ben de bu konuya şu açıdan bakmayı tercih ediyorum.Günümüz nesli teknolojiye daha yakınlar.Artık sokaklarda oyun oynayan,köyle haşır neşir olan ,sohbet etmeyi değil daha bireysel bir hayatı isteyen bir nesil var.Sİz onlara köy hayatını anlatan Kaşağı'yı okuturak  bizim gibi  bir tat almasını bekleyemezsiniz.Okumasınlar demiyorum klasikler herzaman için değerldir ama günümüz hayat tarzına yakın eserlerde yazılmalı ve  öğrencilere okutulmalı.

İngiliz yazar J.R rowling yazdığı fantastik bilim kurgu eseri Harry POtter ile Türk çocuklarını bile etkisi altına almıştır.Çocuklar artık Fantastik bilim kurgu kitaplarını daha çok seviyorlar çünkü kabul edelimki onlar Millenyum çocukları bizden farklılar.

konuk35

  • Bilge Üye
  • *****
  • İleti: 1.215
  • Teşekkür 2740
    • Çevrimdışı
  • # 13 Ara 2015 12:55:54
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.]
Okuma alışkalığım hep vardı. Bu beni kendimden başka kimseyle kıyaslamamayı ve yarıştırmamayı getirdi. Ben kendimleyken kendimi aşma derdindeyken zaten başarılı kategorisine çoktan alınmıştım. Ama bunun için bile ayrıca çabalamadım.

İçsel uyarıcılar dışsal uyarıcılardan bin kat daha sağlıklı bir etki uyandırıyor bireyde. Ve okumak bunun benim bildiğim tek yolu.

Sadece sonunu merak ettiğin için, tahminlerini doğrulamak için, sorularına yanit bulmak için ve belki bir yaz günü katilin kim olduğunu öğrenmek için ;) okumak.
Bunun hazzını alan insan için artık geri dönüş yoktur :)
Etken veya edilgen birey olmanın iç ve dış motivasyon (uyarıcılarla, güdülerle) ilgisini konu alan yazılarımda temel olarak odaklandığım noktalardan biri de bu; iç motivasyonun insanın kendini tanımasında, gelişiminde katkısı, önemi ve önceliği.

Bireyin kendisini tanımaya giden yolu, iç güçlerini keşfetmesi. İç yolculuğunda mutlu olmayı öğrenmesi. Katkılarınızdan dolayı teşekkürler öğretmenim.  :)

konuk35

  • Bilge Üye
  • *****
  • İleti: 1.215
  • Teşekkür 2740
    • Çevrimdışı
  • # 13 Ara 2015 13:13:33
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.]
İngiliz yazar J.R rowling yazdığı fantastik bilim kurgu eseri Harry POtter ile Türk çocuklarını bile etkisi altına almıştır.Çocuklar artık Fantastik bilim kurgu kitaplarını daha çok seviyorlar çünkü kabul edelimki onlar Millenyum çocukları bizden farklılar.
Millenyum çocuklarının seçenekleri de çok ayrıca. Gizem dolu, fantastik bilim kurgu konulu kitaplar sadece onların değil, biz büyüklerin de ilgisini çekebiliyor. Aramızdaki bu fark iyice açılmadan onların dünyasını da anlamak için galiba bizlerin de çaba sarf etmesi gerekir.  :)

konuk35

  • Bilge Üye
  • *****
  • İleti: 1.215
  • Teşekkür 2740
    • Çevrimdışı
  • # 13 Ara 2015 13:44:13
Doğa ve İnsan (2)

“İnsan sosyal bir hayvandır” tezi üzerine kurulu “aslan gücünden aslan oğluma” terfi eden bir eğitim doktrini ile düşünebilen, sorgulayan bireyler çelişkisi.

“Madem varım, o halde neden düşünemiyorum” çıkmazı


Eğitim felsefemiz: “İyi bir ziyafet için rekabet et, rakiplerini ele, eleyemediklerini de hiç olmazsa atlat” üzerine kurulu. Maddi ödüllerle beslenen bu öğrenme biçimimiz doğal güdülerimizi saptırıyor. Bize hayat boyu gerekli olan “öğrenmeyi öğrenme” vasıtasından yoksun bırakıyor. Kişiliklerimizin çekirdek inançlarını oluşturan bu eğitim yaklaşımı edilgen olmamızın da temel etkeni.

Bize öğretilen hikaye hep aynı hikaye; “kurt kuzuyu yer, aslan kurdu, ziyafet içindeki aslanı da diğer amca oğlu aslan yiyebilir”. Bu arada “kurnaz tilki de muhakkak etrafta dolaşıyordur”.  Bir de “büyük balık küçük balığı ham yapar” eklemek gerek, “hani unutma diye çocuğum…” Ne olur ne olmaz ganimeti, kapitali, ıncığı boncuğu kollamak gerek. Nesillerin terbiyesinde bundan öte bir metod henüz üretmiş değiliz.

“İnsan sosyal bir hayvandır, dolayısıyle eğitilmesi gerekir” diyerek başlayan eğitim öykümüz, tam pençegiller familyasından sınıf atlayacakken birden içindeki aslanı keşfetti ve hayranlığını gizleyemedi. “Tamam hayvan değildik ama aslan da fena değildi hani; güçlü ve karizmatik, birazcık benzetmekten ne çıkar “ deyip “aslan gücünden, aslan oğluma”  terfi eden eğitim doktrinimizi birden keşfediverdik. “aslansın aslan!” Rolü kapmıştık nihayet… O gün bugündür hep savaşıyoruz. Bazen niçin savaştığımızı da unutuyoruz.

Doğanın sürdürülebilir bir dengede kalması için zaten doğal bir seleksion (elimine) mevcut. Her biri için doğduğu an itibari ile biyolojik bir saat işliyor iken, insan ayrıca yapay döngülerle işini garantiye almak istedi. Çözümü de “kaynaklar yetersiz, bu dünya hepimize dar” hilesine başvurmakla, doğadaki güç figürlerini taklit yoluna gitti. Aslana öykünen insan yaratılma gayesine uygun paylaşma, bölüşme mantığını red ile, “akıl ve şuur sahibi” olma vasfını da inkar etti. Bu doğal olmayan beşeri inat kendi çöküşünün de başlangıcı oldu. Kaynaklar için kendi türüyle savaşan, rakiplerini eleyen bu gizemli yarattık "insan" kendi yaptıklarına şaşırıyor ve kendini tanımakta zorlanıyor artık.

Edilgen birey hedefleyen koruyucu eğitim; “kelebek olmaya aday tırtıl”a “dur sen yorulma ben sana yardım edeyim” deyip bir çuval inciri mahfediyor. Birey yetiştiren kurumlarımız bu yaklaşımdan henüz kurtulmuş değiller. “Dur sen düşünme, ben senin yerine düşünürüm”, “dur sen yorulma ben senin yerine yorulurum”, “dur sen çabalama, ben senin yerine çabalarım”, “dur sen öğrenme, ben senin yerine öğrenirim”, ee nihayette “dur sen yaşama, ben senin yerine yaşarım” oluverir (de şaşırmak niye?) 

Eğitim disiplini (doktrin) yöntemi olarak; aslanın kurt ile dalaşından, kurdun kuzu ile hesabından, tilkinin etraftaki ayak izlerinden, insanın insana ettiği, aslanın aslana yaptığından, öz olarak hiçbir fark yok. “Güç kutsaldır çocuğum, ne yap et! Onu elde et, yoksa aç kalırsın” Çocuklarımıza bundan başka bir şey öğrettiğimizi iddia edemeyiz. Ekmeği aslanın ağzına, oradan midesine, oradan da bağırsaklarına gönderip durmamızın, çocuğa öğretmemizin temel sebebi... Yavrucak bir de: “iyi de babacığım aslan ekmek yer mi?” diye sorsa! “yiyen yer evladım” deyip soyut bir mücadeleyi binbir nasihat ile anlatmaya başlarız. Allah'tan çocuk doğru dürüst soru sormuyor da..

Dış uyarıcılarla harekete geçirilen edilgen (paket program ürünü) birey iç güzelliklerini fark edemiyor. Nasihatle oluş(turul)an yapay bilinci ile kendinden bihaber, sanal yaşantılarla hayatı anlamaya çalışıyor. Sorunlarla baş başa kalma, çözüme ulaşmada seçenekleri sınama, sonuçları tecrübe edip, gelişimini fark etme hazinesinden mahrum bırakılıyor. Gerçekte sahip olduğu muhteşem güçlerini göremiyor, geliştiremiyor. Gücü dışarıda arıyor, çünkü öyle öğreniyor. Seçimleri ile yaşamını şekillendiremediğinden, aslında yaşayıp yaşamadığını da anla(ya)mıyor. Yaşadıklarını içselleştiremediği için doğruyu yanlışı da sorgula(ya)mıyor.

"Çünkü yaşamında içsel farklılık olmayan organizmada farkındalık da oluşmuyor".

konuk35

  • Bilge Üye
  • *****
  • İleti: 1.215
  • Teşekkür 2740
    • Çevrimdışı
  • # 19 Ara 2015 16:42:23
Doğa ve İnsan (3)

… ve insan “kaynaklar sınırlı, mücadele şart” dedi.

İnsanlık tarihi boyunca güç için kutsanan savaş; imajlar çağında bireyler arasındaki rekabetin de merkezine yerleşti. Güç için doğayı taklitle kalmayan insan, ona paralel yapay döngüler icat ederek, türdeşlerini de elemenin binbir hilesini keşf etti. Bireyler ve toplumlar, sınırlı olduğuna inandığı kaynaklar için türdeşlerine “elenecek rakip”  gözüyle bakmayı öğrendi.  İnsanlar,  “kaynakların sınırlılığına” o kadar inandı ki; kısacık hayatı boyunca rekabetten, savaştan gözü hiçbir şey görmez oldu.

“Daha çok tüketim” tuzağının kurbanı olmayı “kutsal savaş” cilası ile parlatan insan “Daha çok güç için, daha çok savaş” ilkesi ile ilerlemenin kısırdöngüsünü yarattı. Geldiği bu noktada ilerleyemediği gibi, geriye gitmeyi de durduramıyor. Kendi kurduğu tuzağın kurbanı oldu. Böylelikle insani vasıflarının da sorgulanmasının kapısını araladı.

Bileşeni olduğu doğayı kontrolü altına alıp, işleyişi lehine değiştirip, böylelikle doğayı ve kaynakları denetimi altına alabileceğini sanan insanoğlu, deyim derindeyse duvara tosladı. Bu hoyratça tüketme ve elde etme isteği sonunda kendi mayasını da bozdu. Bu saldırgan tutuma karşı doğa; cevaplarını zamana yaymış, çözümlerini dayattığında ise türdeşlerimizin birçokları için iş işten geçmişti.

Her çağda “daha iyi bir yaşam için daha çok savaş çelişkisi” var olmuştur. “Daha iyi bir dünya için dünyayı yok etmek” fikrimize kendimiz bile inanmaz iken, doğanın cevapları çok sert oldu. Defalarca tokat yerken, akıllanmak şöyle dursun;  işi inada bindirip, yaptığımız yıkımlarla, savaşlarla; aynı havayı solan türümüzün bir kısmını imha, bir kısmını açlığa mahkum ederek, kalp ve akıl vasfımızı yitirip bencilliğimizi ispatladık. Savaşsız günümüz neredeyse yok gibi.

Doğayı terk edip, betona aşık olduğumuz gün, balık istifi gibi üst üste yığılıp birbirimizi yemeğe başlayacağımız işaretini de vermiştik aslında. Sonra felsefe yaptık: “Büyük balık küçük balığı yer” dedik. Bunu bilmek için alim olmaya da gerek yoktu zaten, balık hafızasına inmek yeterliydi… Öyle de oldu, önce hissetmeyi, sonra düşünmeyi yitirdik.

Yeryüzünün zenginlikleri için birbirimize bitmeyen “kalıcı dersler” vermekle o kadar köreldik ki, neden yaratıldığımızı dahi unuttuk. Onca savaş ve acıdan bir tek “ders” bile çıkaramadık. Daha iyi bir yaşam için daha çok insan öldürmekten çekinmedik. Bu çelişki ve iki yüzlülük, bencilliğimizi beslemekten öte gidemedi.

“İnsanlığı kurtaracak büyük projeler”…  diye başlayıp, yapay kıtlık ve savaşlarla biten, insanı bir kat daha aşağı çeken nice girişim gerçekte bu mekanizmayı (kaynakları, kapitali elde tutmaya hizmet eden vasıtaları) daha da sağlamlaştırmaktan öteye geçemedi. Bu “uygunsuz gerçek” dünden bugüne hepimize kirli bir miras olarak kaldı. Konforlu yaşamlarımızı sürdürmek adına zehirli düşüncelerimizin ürünü yalanlarımız, bizden de çocuklarımıza sürekli devr etti, ediyor. Biz aslında hiç değişmedik. Dün ne idiysek mağaramızda, bugün de aynıyız, gökdelen ya da plazamızda.

Doğayı hakimiyetimiz altına alma isteğimiz ters tepti. Hayatın öğretmeni şefkat tokatları atmakla kalmadı, o beklenen cevabını da verdi; “yiyin birbirinizi” Gerçekten de biz insanoğlu ne yapıyoruz? Doğayı parsellemek adına, sınırlar çizip, karnını yardıkça, damarlarını kuruttukça o da bizim samimi olmayan düşüncelerimizin, zehirli ürünlerini taşıyan yapay damarlarımızı çürüterek hepimizi sersemletip, birbirine düşürdü. Kemire kemire bitiremediğimiz dünyayı paylaşmamak için en sonunda birbirimizi yemeye başladık.

Bulmuştuk nihayet, ‘katranı’; karanın en karasını… Uğruna savaştığımız madde önce gözlerimizi kararttı. Sonra kalplerimizi ve hayatlarımızı…
 
Derin karanlık tarafımızın; su, ırmak, ağaç, mavi gökyüzü ile buluşacak hali yoktu zaten, aradığımızı bulmuştuk yani…

konuk35

  • Bilge Üye
  • *****
  • İleti: 1.215
  • Teşekkür 2740
    • Çevrimdışı
  • # 10 Oca 2016 10:11:41
Birey ve Toplum (1)

Eğitim, birey ve toplum üçgeninde “Sınav ve Çocuk”

Becerisi, yeneteği, zeka düzeyi, seviyesi ne olursa olsun her insan kendi çapında başarılıdır. Çünkü yaşama isteği ve kararlılığı gösteren her canlı yaşama arzusunun sonucu olarak vardır ve varlığını sürdürme yetilerine (becerilerine) ve haklarına da sahiptir. Ayrıca insan yapımı pistlerde yarışmak ve kendi türdeşini elemek zorunda olmayacak kadar biricik ve özeldir. Bireyin yetişme, eğitilme hususunda odak noktamız bu olmalı diye düşünüyorum.

Güzel bir yaşam ve mutluluğu hak etme konusunda hiçbirimizin bir diğerinden ne fazlası ne de noksanı olmak zorunluluğu yok. Böyle bir evren yasası da yok. Hayatı yaşama ve yetileri oranında elde ettikleri ile mutlu olma çabası tek başına bile takdire değer bir davranıştır. Doğuştan var edilmiş bu hak; esnetilemez, istismar edilemez, beşer eliyle de geri alınması, yok sayılması meşru kabul edilemez.

İnsan yetilerini derecelendirme, kategorilendirme ve bu sınıflama türü yaklaşımı başlangıç kabul edip bireyin iyi ya da kötü, mutlu ya da mutsuz olmasına yol açan kriterler geliştirerek bir kısmını iyi, bir kısmını kötü diye etiketlemek insanca bir davranış da değildir. Er ya da geç bütün insanlar yaşamak için bir çaba içinde olmanın gerekliliğine (bilincine) varacak kadar akıl ve irade hazineleri ile var edilmiştir. Ayrıca dış uyarıcılarla dürtülmelerine gerek yoktur.

İnsanı, temel ihtiyaçları için bile yarıştıran, çarpıştıran, nihayetinde kaynakların yönetimi hususunda topluca savaştıran, öğüten, insani hasletleri aşan, bu çarpık mantık; insanlaşma önündeki engelin bizzat kendisi ve temel bakış aşısıdır. İnsan birbiri ile çarpışarak birinden birini (özde bir iken) elemek ve bolluktan men ederek, yokluğuna karar verme merci ve hakkına sahip değildir. Bu, kıtlık düşüncesinin hakim olduğu bir bakış açısıdır.

Bolluğu ve bereketi göremeyen veya görmek istemeyen bu bakış açısı gücünü korkudan ve karanlıktan alır. Kalplerin birleşmesini, bir parça ekmeği bölüşmesini yadırgar ve gerçeğin samimiyet ışığında parlamasından korkarak buna engel olmanın her hilesine başvurur. Ne yazık ki insan bu tuzağa düşecek kadar saf ve zayıf yaratılmıştır.

Bu bağlamda yarışlı bir eğitim, sınav ve çocuk ilişkisi üzerinde önemle durmak, irdelemek, sorgulamak gerekir. Başkalarınca yarıştırılan, neden ve sonuçları sorgulamayan, edilgen kişilik oluşumunu ön gören eğitim süreçleri ile eğitilmiş bireylerden oluşmuş bir toplumsal oluşumun bütünlüğünden, sağlıklı gelişiminden ve üzerinde yükseldiği var sayılan değerler bütünlüğünün gerçekliğinden söz etmek fazlaca saflık olur.

Kendini tanımayan, bilmeyen, birey olamayan çocuğun, sonraki evrede toplumsallaşma süreçlerine gönüllü katılımı, toplum faydasına, yararına olma bilinci edinmesi, toplumsal sorunlara çözüm adına sağlıklı katkılar sunma beklentisi kuru bir hayal sadece. Çünkü yarış ve sınav; rakibini eleyen, çıkarını öncelleyen, birlik ve bütünlük kavramlarını erteleyen, nihayetinde bencilliği normal davranış olarak öğreten bir ayrıştırma mekaniği geliştirir.

Tümün faydasına çabala-maması gerektiği öğretilen çocuk, yetişkinlikte bunu yapması için hiçbir sebep öne sürülemez. Paylaşmada adil ve hakkaniyet gözetmesi gereken toplumun, bunu değiştirmek yerine ayak uydurması, normal sayması şaşılacak bir kabullenmedir. Sonuçta toplum; dışta kalanı, kaybedeni (bünyeden atılanı, eleneni) değer olamamış bir çeşit parazit (hastalık) olarak göreceğinden çalışma hayatının dışında kalmasına ya da, çok düşük ücretlerle zor koşullarda yaşamasına göz yummakla elenmesini (bünyeden uzaklaştırılmasını) onaylamış olur. Bu, “değersiz” etiketinin işlemeye başladığı evredir.

Kişi bunu kabullenmediğinde hesap bozulur ve "eleyen ve elenen"in birlikte barındığı bünye hastalık belirtileri göstermeye başlar. Doğru çözüm yerine rakipli, yarışlı sistem bünyedeki uyumu, ahengi sarsmakla kalmaz, çürütmeye başlar. Ekonomik pastadan yeterince yararlanamayan bireylerin hayal kırıklıkları, kırgınlıkları ve kalitesiz yaşam koşulları toplumsal kırılmaların da başlamasına yol açar.

Toplumsal birlik ve bütünlük kavramlarını önceleyen ileri toplumlarda hiçbir birey atıl ve değersiz kabul edilemez.  Çünkü söz konusu olan bir mikrop ya da böcek değildir, insandır.

Bir toplum; bireylerin bir kısmını bir kısmına karşı seçerek, kalanları da kötü yaşam koşullarına mahkum ederek sağlıktan, birlik ve bütünlükten söz edemez. Böyle bir toplumun bütünlük arzusu ve birliktelik bakımından değerlerinin varlığı şüpheli hale gelir. İnsan, zekası, çabası veya yeteneklerine bakılarak; “temel ihtiyaçları, yaşamı ve mutluluğu” söz konusu ise, çabasının ölçülüp “yetersiz, az, kötü, vasat, başarısız” v.b etiketlerle derecelendirme ve bunu yaptırımlarla kendisine hissettirme muamelesine maruz bırakılmayacak kadar şerefli, hassas ve kırılgandır. "İnsan" olması tek başına yeterli bir değerdir.

Çocuklarının tümünün değerli olduğunu her fırsatta söyleyen bir toplum, “yarıştıran ve çarpıştıran eğitim süreçlerini ve özelinde sınavı” sorgulamayı da görev bilmelidir.

Sınavı uygulayan da, sonuçlarına maruz bırakılan (kaybedeni ve kazananı) da insan ise, sınava neden gerek duyulur?

Sınavları kazanan çocukların geleceği garanti altında ise, kazanamayanların geleceği nerededir?

asumanöz

  • Bilge Üye
  • *****
  • 3. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 8.410
  • Teşekkür 17988
    • Çevrimiçi
  • # 10 Oca 2016 10:33:26
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.]
Ben de bu konuya şu açıdan bakmayı tercih ediyorum.Günümüz nesli teknolojiye daha yakınlar.Artık sokaklarda oyun oynayan,köyle haşır neşir olan ,sohbet etmeyi değil daha bireysel bir hayatı isteyen bir nesil var.Sİz onlara köy hayatını anlatan Kaşağı'yı okuturak  bizim gibi  bir tat almasını bekleyemezsiniz.Okumasınlar demiyorum klasikler herzaman için değerldir ama günümüz hayat tarzına yakın eserlerde yazılmalı ve  öğrencilere okutulmalı.

İngiliz yazar J.R rowling yazdığı fantastik bilim kurgu eseri Harry POtter ile Türk çocuklarını bile etkisi altına almıştır.Çocuklar artık Fantastik bilim kurgu kitaplarını daha çok seviyorlar çünkü kabul edelimki onlar Millenyum çocukları bizden farklılar.


Son paragraf a katılıyorum hocam. Çünkü iki tane ilkokul öğrencisi çocuğumda da bunu gözlemliyorum. Ama biraz da okuma lezzetini aşılamak bizim elimizde..

Sınıfta kasagi yi okuduğum zaman çıt çıkmadı. Siz de deneyin. Ve muzaffer izgu 'den bir pasaj okurken... Orhan Veli' nin "ağacım" şiirini tahtaya yazarken... 
Bizim rehberligimiz çok önemli. Buna inanıyorum, saygılar

ferdem

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • İleti: 4.275
  • Teşekkür 26002
    • Çevrimdışı
  • # 11 Oca 2016 22:17:27
.

konuk35

  • Bilge Üye
  • *****
  • İleti: 1.215
  • Teşekkür 2740
    • Çevrimdışı
  • # 20 Oca 2016 00:24:03
Birey ve Toplum (2)

Bireyi birbiriyle karşılaştıran “Sınav”

Sağlıklı bir toplum hiçbir ferdini gözden çıkarmaz, çıkarmamalı. Birey olamayan (sorumlulukları oranında) toplum (üyesi) olmayı da öğrenemez. Çünkü başkalarına karşı bir borç hissetmez. Bu tespit; (olumlu) bütün insan çabalarının (düzeyi ne olursa olsun) takdir edilmesi, bu çabası o insanın mutluluğu, güzel yaşamayı hak etmesi için yeterli görülmelidir. Mutlu bir yaşam için bireyleri yarıştırmak, temel ihtiyaçları için bile rakip haline getiren maratonlar tertiplemek toplumsal birlik için olumlu bir anlam ifade etmez. İnsani niteliklerin gelişimi, sağlıklı bireylerin ve akabinde onların teşkil edeceği sağlıklı bir toplum inşası için bu (rekabetçi) mantıkla hareket; olumlu bir katkıdan ziyade, ayrıştıran, bölen, gruplaştıran bir pratiği de beraberinde getiriyor.

Sınav ve çocuk konusuna gelirsek; yarışlı ve eleme usulu eğitim süreçleri en başta çocukların (şema ve kalıplardan bağımsız) düşünme becerilerini yok ediyor. Çünkü masum, küçük hatalarının bedeli peşin ödetiliyor. Hata yapmanın korkunç bir şey olduğu öğretilen çocuk bilinçlenme süreçlerini (seçenekleri sınamadan, tecrübe etmeden) bizzat yaşamadan hayatın acımasız yüzüyle yüzleşmek zorunda bırakılıyor. Bebeklikten itibaren sorumluluk öğrenmesini sağlamak ile okul hayatı boyunca tüm hatalarının peşin fatura edilmesini birbirine karıştırmamak gerekir. Kendileri dışında gelişen birçok beklenti (iyi bir iş, meslek, v.s) nedeniyle sürekli bir başkası ile karşılaştırılan çocuk; "başarı ya da başarısızlık"... Bunun dışında kendi öz çabasının, isteklerinin, tercihlerinin, ilgi ve yetenek düzeyinin bir öneminin olmadığını (edilgen sıfatla) zamanla kanıksıyor. Her ne kadar başarısızlık diye etiketlense de çabalamamak içten gelen bir tepki aslında. Tuzu, baharatı, tadı v.s bahanelerin de olsa neticede "Sevmediğin yemeği yemezsin."

Eğitim süreçlerini ölçmek gerekliliği ile sınavlarla çocukları birbirine rakip hale getirmek konusu birbirine karıştırılmamalıdır. Çocuğun çabalarını ille de ölçecek isek; açık uçlu sorularla ifade becerilerini geliştirmeye yönelik ölçmeye, her öğrenciyi - sadece ve sadece kendi seviyesini geliştirmeye yönelik- ölçme metotlarına ağırlık verilebilir. Öğrencinin kendi gelişimini görmesi, kendi seviyesi hakkında bir fikrinin olması, bireysel gelişimini fark etmesine uygun bir ölçme yöntemi olabilir. Bu bakımdan çocukları kendi aralarında karşılaştırmalı bir mantıkla ele alan, derecelendiren, “iyi, kötü, vasat” gibi terimlere sıkıştıran sınavın kendisini (en azından ilk ve orta kısımlardan) kaldırmak belki daha hayırlı olur.

Yarışlı sistemde birkaç denemeden sonra hep başarısız bir seviyede kaldığını gören çocuklar bunu kabullenip -nasıl olsa bir daha düzelmez- düşüncesi ile kendini yetersiz görüp kenara çekilebiliyor. Bu his çevresine ve ailesine de bulaşınca, istenmeden de olsa kanıksanıyor. Çünkü ebeveynler başta olmak üzere, okul, öğretmen, çevre ve akran grubu da onu “vasat ve yetersiz” görüyor. Bu tür bilinçsiz tutumlar sonucu, birçok çocuk “başarısız” damgası yiyor ve rolüne uygun davranıyor. Erken yaşlarda okula ve eğitime karşı olumsuz tutum geliştirmeyi öğreniyor. Sürekli yetersiz ve vasat görülmüş bir çocuk; nedenlerini çözemediği bu başarısızlık hissini belki de bir ömür üzerinde taşıyor. Zamanla kendini ve başkalarını suçlamayı öğreniyor.

Bir başkasının seviyesini bir türlü geçemeyen, zamanla -geçemem de- algısı oluşan çocuk kendi yetenek ve becerilerine- öz güvenine şüphe ile yaklaşıp, "başarı" ve "başarısızlık" olarak algılanan soru sayısınca elde ettiği "seviye" çıtasını kendi kişilik gelişim çıtası olarak da görüp "değersizlik" hissine kapılabiliyor. Bu en basit haliyle; "ben yapamıyorum" -beceremiyorum, başaramıyorum, o halde düşük, ezik ve yetersizim ve son kertede değersizim" oluveriyor.

"Cesareti kırılmış bir çocuğa kendisinden başka kimsenin yardım etmesi neredeyse imkansız."

Bunu kabullenmeyen bir benlikle iç çatışma içine de giriyor. Ya tamamen içe kapanık, ya da umursamayan, saldırgan davranışlara girebiliyor. İletişim becerileri sağlıklı gelişemiyor. Çevresine uyum göstermede kararsız ve tutarsız davranışlar sergileyerek, ya kendini, ya da ötekileri “kötü” gören bakış açısı edinerek içine kapanma ve ya saldırgan olmayı bir çıkış yolu olarak görme hatasına düşüyor. Bu, istikrarlı gelişim yönünde bocalamadan başka bir şey değil. Oysa istikrarlı ve sağlıklı bir gelişim her birey için kendi küçük adımları ve başarılarını geri dönüt alarak kendine ait önceki öğrenmeleri üzerine (alabileceği risk kadar) ekledikleri ile mümkün.

Bu nedenledir ki “her çocuk kendisiyle, yalnız kendi gelişimi ile ele alınmalı, başkalarıyla karşılaştırılmamalı” diye düşünüyorum.
 
Küçük bir bebekten bile öğrenebileceğimiz çok şey var bu konuda. O minnacık bebek önce çevresini izler, gözlemler ve yeni davranışlar geliştirmede model alır. Çevresini tanıma ve çevreye uyum konusunda cesaretlendirildiği kadar adım atar. Bir süre sonra otomatik davranışlar haline gelen bu öğrenmeler, ivme için kendi içindeki isteklerden ve dıştaki cesaretlendirici etkilerin bileşkesi olarak harekete dönüşür. Bu yeni öğrenmeler ve deneyimler bebekte kendini iyi hissetmesine ve başarabilme duygusunun bir kazanım olarak hanesine geçtiğinin farkına varmasına yol açar. Bebek bu yeni tecrübeden hoşlanıyorsa devamını içgüdüsel (bir haz çeşidi) olarak kendi getiriyor. İhtiyaç olma ve elde etme becerisi gösterme sonucu, bundan hoşlanma "öğrenmenin doğasındaki dinamo işlevi görüyor."

Kendi öğrenmelerini tecrübeye (hoşlanılacak bir kayda, duygusal bir veriye) dönüştüremeyen bir çocuk bunu bir daha denemeyi istemesi için (kendi bilinç kaydında bir belge) bir neden bulunmuyor. Güzel anılarımızın hatırlanması, tekrar, tekrar yaşanması, soyut olmasına rağmen sanki yeniden yaşanılıyor hissi vermesi de bundan. Tersi de korku ve stres yaratan anı ve olayların (baskın korku ögesi nedeniyle hatırlanması) fakat hatırlanmak istenmemesi hali ile iç çatışmada değer-değersizlik analizlerine tabi tutulduğundan vücudumuzu kasması ve strese sokması diyebiliriz.

Ders çalışmayı çeşitli nedenlerle sevmeyen bir çocuk, bu sevmeme halini sürdürmek için çaba içine girmesi bizi şaşırtabilir, fakat o davranışı kendi içinde bütün kalma, stresi uzak tutma eylemi olarak, kendini iyi hissetme kararlılığının bir göstergesi olabilir. Çalışmayı dayatmak yerine sevdirme metotlarımız yoksa çalıştırma konusunda pek şansımız da yok demektir. Çünkü çocuk zamanla dersin bir görev, zorunluluk hali olduğunu, sevilecek bir tarafının olmadığını da öğrenmiş, ya da öğretilmiştir. Bunun değiştirilmesi ancak işin, görevin onun için ne kadar önemli olduğu değil, ne kadar eğlenceli bir uğraş hali olduğu hissettirilmesine ve gerçekten de hoşlanılır (içselleştirilir) bir eyleme dönüştürülmesine bağlı, başka yolu yok gibi.

 

Egitimhane.Com ©2006-2023