Konu: Hikaye Türündeki Yazılarımız.  (Okunma sayısı 257237 defa)

eessrraa

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 5.805
  • Teşekkür 45305
    • Çevrimdışı
  • # 05 Tem 2017 21:00:35
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.]
:D :D :D

Söz vermeyeyim ama inşallah bu akşama yetişir. Yetişmezse şimdiden özür dileyeyim. Hafifletici sebep olsun. ::)
ama birimmmm, herkes de bunu böyle bile, özellikle [linkler sadece üyelerimize görünmektedir.] öğretmenimm.. ::)

Gül Rengi

  • Uzman Üye
  • *****
  • İleti: 2.692
  • Teşekkür 43284
    • Çevrimdışı
  • # 05 Tem 2017 23:13:04
ÖYLESİNE BİR HİKAYE


  Zaman diliminde değildik, ferağat etmiş, boşlukta sallanan mendil gibi külleniyordu ellerimizde olağan hayat..
Biz Hayal hanımın eteklerinden tutmuştuk, anılar ise biz  ikimizin eteklerinden.Öyle ki çocukluğumuz okul dönüşü dar bir sokakta, eski evler arasında iken o rengarenk bayram elbiseleri, kırmızı ayakkabılarla alay edercesine hızla uzaklaşıyordu.Ağaçlar, yuvasını bozduğumuz kuşlar ve mavi gökyüzü ellerimizin arasından vebaliyle kayıp gidiyordu.

Gençliğin buhuru ise durdukça genzimizi yakıyor gibiydi.Hani o aynalarla haşır neşir olduğumuz, rüzgarıyla saçlarımızı kavak yelleriyle savurduğumuz yıllar..
Yokuş yukarı, taş döşeli sokaklarında başkent yağmurlarıyla birlikte gülümseyerek bambaşka içine çekiyordu bizi, insanı bunaltan keşmekeşine ..
Tam da burada başlıyordu kırılma, gençlik özlemle yad ettiğimiz buhur idi hayal hanesinde ömrün..Hani sokak lambaları birdenbire yanıyorken akşam üzerleri pencerede aralanan bir bakış boşluğa dökülüyor, gelmesi beklenenler hep gelmiyor, giden ise ömürden gidiyordu.Bir akşam sefası açarken bahçesinde hayal hanemizin zaman saçlarımıza yaldızlı imzalar atıyordu.Ardınsıra yaşanmışlıklar, yaşanmadan yaşlanmış nisan yağmurunda hayatın..
 Sabahın tüm zihin aydınlığında şöyle oturup düşünmekle başa çıkabileceğimiz bir olağan idi bu; güneşin bize sormadan doğmuş olması, ağaçların çiçeğe durması, başakların altın rengine dokunması, aynı göğün kanatları altında nice sevdaların yaşanmadan uçup yok olması…
Kimselerin umursamadığı, kavuşmaların yok olmak sayıldığı bir eski nesil aşk..Hayal hanım ve ben çocukça bir düşleyişle, umut biriktirerek bekleye duruyorduk birbirimizi..İnsan bekleye bekleye demliyordu umutlarını, biliyorduk.Vedalar, vefalar, kül rengi gri bulutlar, birike birike artan umutlar, baharda çiçek çiçek dallanan ağaçlar, derin ince ayrıntılar, yüzümüze birikmiş zamanlar..hep bir bekleyişle aşk nereye akar? Nereye çıkar sokakları bu kentin ?

“Bir gün tüm bekleyişler son bulacak nihayet ” demişti bir kere Hayal hanım.
-Son şiir yazılmadı henüz,demişti hayat bize..

Ve ben “Beklemek bizim yazgımızdandır  "dedim kendi kendime.

     Yazdıklarımsa şöyle bekleye dursun yamacımda…

eessrraa

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 5.805
  • Teşekkür 45305
    • Çevrimdışı
  • # 05 Tem 2017 23:16:21
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.] zümremmm.. 👏🏼👏🏼
devamı da gelsin, çok çok yazın, yazın/kışın, çok çok okuyalım bizler de..

kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • İleti: 3.423
  • Teşekkür 16016
    • Çevrimdışı
  • # 06 Tem 2017 00:17:59
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.]
KİMLİK 17. BÖLÜM

............................. .......

"Canım nereli olacağız... Söylesene Bahadır."

Geciken cevap, komşu teyzelerin tuhaf bakışmalarına neden olmuştu. Erkan da ne diyeceğini bir türlü kestiremedi.

"Ne diyeyim dayıcığım?"
"Canım desene, biz İstanbulluyuz diye."
"Haa, evet, İstanbulluyuz biz. İstanbulluyuz."
"Geç onu evladım, aslen nerelisiniz?"
"Eee dayıcığım, aslen nereliyiz desek doğru olur acaba?"
"Canım bunda doğrusu eğrisi olacak ne var? Biz aslen Erzurumluyuz."
"Ne! Yani evet, biz aslen Erzurumluyuz."
"Bilirim oraları. Bizim beyin tayini çıkınca orada yedi sene kaldık. Erzurum'un neresinden?"

                                                               17. Bölüm Sonu :-\

KİMLİK 18. BÖLÜM

Sakallı adam atıldı. "İstanbul'a taşındığımızda Bahadır daha bebekti. Hatırlamaz o günleri. Erzurum merkezdeydik biz. İstanbul'a taşındıktan sonra akrabaların çoğu da bizim gibi sağa sola dağıldı. Üzerinden zaman geçince de gidip gelmeler kesildi. Çocukta n'apsın?"

Misafir teyze cevaptan pek memnun olmamış gibiydi. Dudak büktü:

"Zamane gençleri işte. Kim nerede, ne halde merak etmezler."

"Yaaa. Zamane gençleri."

Bu konuşmalar sürerken pek söze karışmayan derin mavi gözlü bir teyze gözlüğünü takıp Erkan'ı biraz daha dikkatle süzmeye başlamıştı. Sonra yanındaki arkadaşına dönüp: "Bizim Sevgi Hanımın oğlu Erkan'ın çocukluğuna ne kadar benziyor, değil mi Esma Hanım?" dedi.

Erkan konuşulanları tam anlayamasa da anladıkları telaşa kapılmasına yetmişti. Kalbi hızlı hızlı çarpmaya başladı. Daha önce alışık olmadığı korkuyla karışık heyecan duygusunu bu aralar o kadar sık yaşıyordu ki yine de her defasında kalbi yerinden çıkacakmış gibi çarpıyor, nabzı kim bilir kaçı vuruyordu. Duyduklarından emin olmak için göz ucuyla bakışlarını teyzeye çevirdi. Dikkatli bakınca o da fark etmişti. Bu Mualla teyzeden başkası değildi. Kadıncağız onca seneden sonra nasıl da tanımıştı Erkan'ı. Hemen bakışlarını aşağı indirip Mualla teyzenin daha fazla emin olmasına izin vermeden oradan uzaklaşmayı düşündü. O sırada Esma teyze de koca mercekli gözlüklerinin üzerinden Erkan'a bir kez daha dikkatlice baktı. Sonra da,

"Kız, neresi benziyor? Erkan şimdi kim bilir kaç yaşındadır? Hem onu doktor oldu diye duyduyduk. Baksana bu oğlana. Hem dayısı markette çalışıyor demedi mi? Yok yok, benzemiyor hiç." dedi.

"Bilemedim, sanki gözleri andırıyor. Baksana koca gözleri var."

"Yok yok, sana öyle gelmiş. Yaşlandın sen yaşlandın, ondandır o."

"Kim, ben mi yaşlandım? Ayol benim nerem yaşlı? Sen kendi yaşına bak Esma Hanım."

Yaş konusunun açılması teyzelerin dikkatini dağıtmıştı. Bunu fırsat bilen Erkan ayağa kalkıp mutfağa ilerlerken sakallı adamı da başıyla işaret edip yanına çağırdı.

Sakallı adam gelene kadar geçen otuz, kırk saniyede Erkan'ın ömründen ömür gitmiş, küçük masa etrafında neredeyse on beş, yirmi tur atmıştı. Sakallı adam geldiğinde de heyecanla konuşmaya başladı:

"Ne yapacağız şimdi?"
"Neyi ne yapacağız?"
"Neyi olacak, Mualla teyze tanıdı beni."
"Mualla teyze mi? O da kim?"
"Kim olacak, içerideki ikili koltukta yan yana oturan teyzeler var ya. İşte onlardan solda oturan. Gerçi ben onu hatırlayamadım ama yanındaki Esma teyze de beni her an tanıyabilir."
"Nasıl yani, gerçekten sözünü ettikleri çocuk sen misin?"
"Tabi ki benim."
"Bak bu iyi olmadı." Sonra sakallarını sıvazlarken Erkan'a döndü:
"Sen sakin ol. Büyük ihtimalle buradan çıkınca akıllarına bile gelmez. Olmazsa bir çaresine bakarız artık."
"Nasıl çaresine bakarız? Ne yapacağız ki!"

Erkan'ın durmadan hareket halinde ileri geri yürümesi sakallı adamın da dikkatini dağıtıyordu. Erkan'ı kolundan tutup durdurdu:

"Sen sadece sakin ol... Derin derin nefes al... Hadi ama, birkaç kez."

Erkan sakallı adamın söylediklerini yaparken, sakallı adam da devam etti: "Bu geceyi atlatalım. Sonra bir hal çaresine bakarız ama önce misafirlere çay vermemiz lazım. Bu tip ziyaretlerde çay içilmeden kalkılmaz. Ev sahibine ayıp olur. Zaten onlar kendi pastalarını, keklerini getirmişler. Sen de bir çay yaparsan bu iş tamam."
"Ben mi yapacağım? Neden ben yapıyorum? Zaten elim ayağım tutmuyor."
"Orası biraz karışık."
"Bu da ne demek şimdi? "
"İçerideki genç kızı görmedin mi? Kızı seni görsün diye getirmişler baksana."
"Abi saçmalama!"

Sonra içeridekilerin duymasından endişe ederek ses tonunu biraz düşürüp devam etti:

"Mehmet abi, şakanın sırası değil. Derhal bizi bu durumdan kurtaracak bir çözüm bulmalıyız."
"Tamam tamam, bulacağız bir çare ama önce teşkilatla görüşmem lazım. Birkaç gün idare edelim. Bakalım, neler oluyor."
"Peki, iş ne olacak?"
"Dediğim gibi şimdilik devam edeceğiz.  Dikkat çekmemek lazım. Hem daha kesin bir şey yok."

Erkan derin bir nefes aldı. Gerginliği tüm yüzünden anlaşılabiliyordu. Kaşları çatık, gözleri kısık ve buruşturduğu yüzü durumdan hiç de memnun olmadığını gösteriyordu ama sakallı adamın söylediklerini yapmaktan başka bir çaresi de yoktu.

"Tamam, öyle olsun bakalım."

Yarım saat sonra Erkan çayları hazırlayıp getirirken, ortalıkta fazla görünmemek adına bir köşede gecenin bitmesini beklemek zorunda kalmıştı. Takılmış gibi ilerlemeyen zaman uzatmalı haliyle aleyhine işliyor, Mualla teyze sık sık dudak bükerek "Allah Allah, çok benziyor çok" diyerek Erkan'ın korkusunu daha da şiddetlendiriyordu. Arada bir göz göze gelmek zorunda kaldığı genç kızsa durumdan gayet memnun görünüyordu. Sonra da utangaç bakışlarını yere indirmesi Erkan'ın bu sahneyle tekrar karşılaşacağının ipuçlarını veriyor gibiydi.

İlerleyen vakitlerde herkes evine gitmek için yola çıktığında Erkan da nihayet rahat bir nefes aldı. Hem ruhen hem fiziksel olarak öyle yorulmuştu ki kendisini odasına zor attı. Gidip yatağına uzandı. Pijamalarını giymeye bile gücü yoktu. Yalnızca gömleğinin iki, üç düğmesini açıp boynunu rahatlattı. Yatağına uzandı. Ellerini başının arkasında birleştirdi. Tüm hücrelerine ulaşacak kadar derin biri iki nefes alıp, gözlerini kapattı ama bu akşam olanlar uyumasına engel oluyordu. Bütün gece dönüp durdu. Saatler neredeyse sabahı göstermek üzereyken hala uyuyamamış olmanın verdiği sıkıntıyla sağa sola dönmeye devam etti. Son baktığında saat altı olmak üzereydi. Son bir kez daha uyumayı denemek için gözlerin kapattı...

"Kalk hadi kalk!"
"Abi, ne oluyor, ne istiyorsun? Daha yeni uyumuştum, dinlenemedim bile. Bırak iki dakika uyuyayım nolur."
"Ne uyuması, işe geç kalıyorsun. Daha ikinci günden kovulmak mı istiyorsun!"

Sakallı adamın Erkan'ın uyumasına izin vermeye niyeti yoktu. Bir taraftan uyandırırken bir taraftan da üzerine eğilmiş, artık alışkanlık haline gelmeye başlayan tokatlarından atıyordu.

Erkan gözlerini açıp, "Abi n'apıyorsun?" diyene kadar üç beş tokat daha yedi.

Erkan iyice sinirlenmişti. Hızla yataktan kalktı. Sakallı adamın açıklama yapmasını beklemediğini belli eder tarzda bir bakış fırlattı:

"Bu durum seni eğlendiriyor öyle değil mi? Benim şu halim, başıma gelenler."

Sakallı adam ciddileşti.

"Saçmalama! Hadi çabuk hazırlan. İşe geç kalmaman lazım."

Erkan başını sağa sola sallayıp, durumdan hoşlanmadığını belli etmek ister gibi sakallı adama bir iki saniye baktı.

Sakallı adam Erkan'ın bu üstü kapalı isyanını görmezden gelmişti. Hazırlanması için odadan çıkarken hala bağırıyordu:

"Yarım saat içinde evden çıkıyorsun!"

Başka çaresi olmayan Erkan da yaklaşık yarım saat sonra duşunu almış, tıraş olmuş ve bir bardak çay, iki zeytin ve yarım dilim ekmekle yaptığı kahvaltısıyla işe gitmek için hazırlanmıştı. Saat sekiz otuzda da iş yerine ulaştı.

İşte gün yeniden başlıyordu. Saatin dokuz olmasıyla beraber market kapıları açılmış, içerisi de hareketlenmeye başlamıştı. Birbirinden farklı birçok insan aynı zaman diliminde farklı ihtiyaçlarını almak için market reyonlarında alış veriş yapıyordu. Kimi dalgın, kimi sıkılmış, kimi de telaşlı. Erkan şimdiye kadar insanları hiç böyle gözlemlememişti. Hep meşguldü, hep işi vardı. Şimdiyse oturmuş gelen geçene bakıyordu. Hatta kendi kendine bu düşüncelerine gülümsüyordu ki reyonların arasında tedirgin halde dolaşan on, on bir yaşlarında bir kız çocuğu dikkatini çekti. Erkan içinden 'Muhtemelen annesini arıyordur.' diye düşündü. Yakınında birileri yoktu. Belki de tek başına gelmişti. Erkan iki eliyle masasını iterken, yürüyen sandalyesinin de yardımıyla kendisini biraz daha geri çekip çocuğu görmeye çalıştı. Belki de aradığı şeyi bulamamıştı. Tam ayağa kalkıp, yardım etmek için küçük kıza doğru yöneliyordu ki içeriden bir kadının çığlığı duyuldu:

"Yüzüğüm, yüzüğüm yok!"

Bir anda herkes sesin geldiği yöne doğru baktı. Kadın ısrarla bağırıyordu:

"Yüzüğüm yok! Yüzüğümü çaldılar! İmdaaaat! Polis yok mu!"

Bir anda ortalık karışmıştı. Müşteriler, market çalışanları, müdür, herkes kadının etrafına toplanmıştı. Müdür kadını sakinleştirmeye çalışıyordu:

"Hanımefendi, sakin olun. Yüzüğünüzü burada kaybettiğinizden emin misiniz?"

Kadın oldukça sinirliydi.

"Tabi ki eminim. Az önce parmağımı sıktığı için çıkarıp cüzdanıma koymuştum."

"Anlıyorum. Öyleyse buralardadır. Siz lütfen oturup dinlenin, arkadaşlar bir baksın."

"Size yüzüğümü çaldılar diyorum! Elmas taşlı yüzüğüm çalındı! Ne dinlenmesi? Derhal polis çağrılmasını istiyorum!"

Müdür kadının sakinleşmeyeceğini anlayınca güvenlik şefine işaret etti:

"Polis çağırın. Çabuk olun biraz. Kapıları da kapatın."

Erkan bir anda kendisini hiçte yaşamaması gereken tehlikeli bir durumun ortasında bulmuştu. Birden aklına yalnız dolaşan kız çocuğu geldi. Etraftaki hareketlilikten korkmuş olmalıydı. Kafasını arkaya çevirip baktığında kızı göremedi. Hafifçe ayaklarının üzerinde yükselip, başını kaldırarak gözleriyle çocuğu aramaya çalıştı ama yoktu. Müdür içeriye yüksek sesle emirler yağdırıyordu:

"Personelden kimse bir yere ayrılmasın! Polis gelene kadar kimse marketten çıkmayacak!"

Sonra ses tonunu düşürüp müşterilere:

"Sayın müşterilerimiz, bu olağan dışı durum için hepinizden özür dileriz. Sorun en kısa zamanda çözülecek. Bir müddet sabrınızı rica ediyorum. Anlayışınız için teşekkür ederiz." dedi.

Müdürün sözlerine rağmen homurdanmalar devam ediyordu. O sırada yakınlardaki karakoldan gelen polisler de markete ulaşmışlardı. Erkan iki eli belinde, bu sinir bozucu durumu izliyordu ki arka reyonların arasında küçük kızı yeniden gördü. Çocuk olduğu yere çökmüş, gözlerini kocaman açmış, korkuyla içeri giren polislere bakıyordu. Durum sadece küçük bir çocuk için değil Erkan için de yeterince ürkütücüydü. İçinden "Ya polisler kimliğimin sahte olduğunu anlarlarsa, mahvolurum." diye geçirdi. Derin bir of çekerken gözlerini kapattı. Polis, her yere göz gezdiriyor, söylenmelerine rağmen müşterilerin, reyon görevlilerinin, kasiyerlerin, herkesin üzerini ve çantasını tek tek arıyordu. Polislerden birkaçının küçük kızın olduğu reyona ulaşmasına bir iki bölüm kalmıştı. Erkan daha fazla korkmasına engel olmak için yavaş adımlarla kıza doğru ilerledi. Tam elinden tutup korkmamasını söyleyecekti ki, küçük kızın elinde parlayan yüzük elini geri çekmesine neden oldu.

"Ne yaptın sen?" Sonra ses tonunu hemen düşürüp devam etti. "Yüzüğü sen mi aldın?"

Çocuk korku dolu gözlerle Erkan'a bakarken sadece başını sallayarak onayladı. Erkan ne yapacağını bilemedi. Polisler gittikçe yaklaşıyordu. Küçük kız  saklanmaya çalışır gibi Erkan'ın arkasına doğru korkuyla bir iki adım attı. Bir eliyle Erkan'ın kolunu sımsıkı tutarken diğer elindeki yüzüğe rağmen tırnaklarını neredeyse yok etmek ister gibi kemiriyordu. Mutluluğun resmi çizilemediği gibi çocuğun yüzündeki korkunun bu hali de çizilemez ancak yaşanabilirdi. Bu yaşta bir çocuğun böyle adi bir suçtan yakalanması ve suçlanması olacak iş değildi. Birden elini kızın elindeki yüzüğe doğru uzattı:

"Sakın korkma. Hadi ver onu bana ."

                                   
                                                              18. Bölüm Sonu

ferda4033

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 288
  • Teşekkür 1421
    • Çevrimdışı
  • # 06 Tem 2017 00:36:57
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.] öğretmenim,kaleminize yüreğinize sağlık.
Ayrıca yazım ve noktalamaya gösterdiğiniz özen için de ayrıca teşekkür ederim.

67gunes

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • İleti: 715
  • Teşekkür 2921
    • Çevrimdışı
  • # 06 Tem 2017 02:41:06
İkinci bir soluk alamadan bitti [linkler sadece üyelerimize görünmektedir.] öğretmenim... Yazın bol bol yazın inşallah... Güzel tatiller...

kurthan

  • Moderatör
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 8.324
  • Teşekkür 61877
    • Çevrimdışı
  • # 06 Tem 2017 10:14:33
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.] canım zümrem bu ne güzel bir süprizdi. :D 1.okuyan ben olmasam da senin hikayelerini okumak harika. :) Eline yüreğine sağlık. :)
Bu arada bana hediye oldu. ;) :D

ferdem

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • İleti: 4.332
  • Teşekkür 26381
    • Çevrimdışı
  • # 06 Tem 2017 10:51:57
yine muhteşem ve yine beklemek arkasını:) [linkler sadece üyelerimize görünmektedir.] öğretmenim ellerine sağlık.

Gül Rengi

  • Uzman Üye
  • *****
  • İleti: 2.692
  • Teşekkür 43284
    • Çevrimdışı
  • # 15 Tem 2017 13:49:08
   EYLÜL GİBİ BİR GECE
 Yaz ortasında soğuk bir dalgalanmayla vurgun olacaktı.Bu bulanık geceye itirazım var diyorum kendi kendime.Hırpalanıyordu tarih sayfası ihanet gecesinin pusu kurmuş ellerinde..Sonbahar gibi bir hüzün eylül gibi dolaşıyordu kent semalarında, köprüde, yollarda, tam kalbindeki binalarında milletin..Oysa içim elvermiyor, dilim söylemeye varmıyor, daha neler neler oluyordu.Sahne kararıyor, televizyon ekranı kararıyor, insanların yürekevleri, umutları kararıyor, ihanet karanlık bir tarih sayfası aralıyordu eskiden olmuşlar gibi.Çamurlu elleriyle yalaka bir hayat biçiliyordu halkın önüne..
 Ne söyleyim
artık binbir gece
buz kesiyor yavaş  yavaş

  Buz mavisi elleriyle bir çocuk yerden, bilmiyorum belki de gökten mermi topluyor.Artık rüya diye bir şeyin ancak kendi içimizde buzunun kesilip ihaneti solumadan yola revan edilmesi gerekliliğinden söz ediyor Reis…
Tankların önünde yürekleri aydınlık insanlar duruyor tıpkı Seyit Onbaşı gibi ya da Alpaslan.. Hasan Tahsin gibi duruyor tam da.
Hava buz kesiyor, kalpler kaskatı…Bütün gece fonda tank, füze, bomba, mermi  sesleri arasında Salavat-ı Şerif ve Allahü Ekber nidaları…
Sabahı şimdiden beklemek yok demişti bize o gece hayat.
Sabahlara kadar ihanet haberleriyle kendimize dilsiz ölümler beğenmekteyken halk özgürlük yürüyüşüne çıkmıştı sokak sokak, cadde cadde, kent kent..
Kimse bu gönüllü özgürlük ve demikrasi ordunun karşısında duramazdı artık.Çoluk çocuk  yediden yetmişe nöbetteydik topyekün..
“Ve biz tarihte yeni bir sayfa açmaya gidiyorduk.”

OnbeşTemmuz

kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • İleti: 3.423
  • Teşekkür 16016
    • Çevrimdışı
  • # 07 Eyl 2017 23:33:59
KİMLİK 19. BÖLÜM

Küçük kız korkuyla elindeki yüzüğü Erkan'a uzatırken hala tırnaklarını kemirmeye devam ediyordu. Erkan yüzüğü alıp küçük kızı olaydan uzaklaştırmak ister gibi bir iki adım kenara çekilip yüzükten nasıl kurtulacağını düşünmeye başlamıştı ki polislerden birinin sesi duyuldu.

"Hey sen! Sakın kıpırdama! Ellerini kaldır! Sakın yanlış bir şey yapayım deme!" Daha sonra arkada kalan polis arkadaşlarına seslenirken tabancasını Erkan'a doğrultup bağırdı:

"Hırsızı buldum. Buraya gelin!"

"Ne! Hırsız mı! Hayır ben hırsız falan değilim."

Erkan'ın itirazına rağmen diğer polislerin de gelmesiyle silahını kabzasına sokan polis memuru koşar adımlarla Erkan'ın yanına yaklaşıp üzerini aramaya başladı. Yaka cebinde bulduğu kimliği de aldıktan sonra kafasını kaldırıp Erkan'a baktı.

"Derdini karakolda anlatırsın. Yürü bakalım."

Erkan'ın, "Memur bey, gerçekten sözünü ettiğiniz gibi bir durum yok. Ben hırsız değilim." sözlerine rağmen polis memuru Erkan'ı bir kolundan tutup zorla marketin çıkışına doğru çekerken diğer koluna giren memurun da onu dinlemeye niyeti yoktu. Erkan suçsuz olduğunu anlatamamanın verdiği sıkıntının üzerine içerideki herkesin onu suçlayan ve aşağılayan bakışlarıyla karşılaşmak zorunda kalmıştı. Yüzüğü kaybolan müşteri ise olayı bir adım öteye taşıyıp tüm gücüyle bağırıyordu:

"Allah seni nasıl bilirse öyle yapsın! Pis hırsız!"

Erkan diyecek söz bulamamıştı. Polislerin çekiştirmesiyle en yakındaki polis arabasına doğru ilerlerken etrafta biriken kalabalığa rağmen kadına sesini duyurmak için bakındı:

"Ben yapmadım, ben hırsız değilim!"

Sonra tekrar onu götüren polis memurlarına derdini anlatmaya çalıştı: "Memur bey, ben hırsız değilim, lütfen bırakın beni." Bu kez diğer polis memuru yüzüne şöyle bir baktı: "Bir gün de birinin ben suçluyum dediğini duysam dişimi kıracağım. Oğlum, suçüstü yakalandın, hala ben hırsız değilim diyorsun. Gözüme mi inanayım, sana mı? Cık cık."
"Ama"
"Aması maması yok. Yürü hadi!"

Erkan artık etrafı göremez olmuştu. Her şey bir bulutun arkasından görünüyordu. Her yer kalabalıktı ama hiç kimsenin yüzü yoktu. Sesler de anlaşılmıyordu. Bir sürü anlamsız tek tek sözler. Sanki ne dediği belli olmayan yüzlerce insan sadece Erkan'dan ve bu olaydan söz ediyordu."

Kalbinin ritmi bozulmuş, peşinden koşturan birileri varmış gibi çarparak şah damarından ve göğsünden yine Erkan'ın kulağına geliyordu.

Derken onu götüren polis memuru önlerinde duran bir polis arabasının arka kapısını açıp Erkan'ın kafasına bastırarak arabaya bindirdi. Sonra da azılı bir suçluymuş gibi hızla yanına oturdu. Erkan gördüğü muameleden rahatsız, arabada otururken içinden, 'Hırsızlık da ne demek? O da nereden çıktı?' diye geçirdi.

Diğer polis memuru henüz arabaya binmemiş, az ileride telsizle konuşuyordu. Erkan'ın aklındansa sayısız düşünce, binlerce saçma fikir geçiyordu. İçinden 'Acaba' dedi. 'Acaba, diğer kapıdan fırlayıp kaçsam, yakalanır mıyım?' Sonra düşüncesini ilerletti. 'Hızlı koşarım, zigzag çizerim. Yine de yakalayabilirler mi beni?' Sonra duraksadı. 'Vururlar mı yoksa?' Sonra kendi sorusunu cevapladı. 'Kaçarsan ne yapacaklarını sanıyorsun? Adamlar polis, tabi vuracaklar.'
"Ne diyorsun delikanlı?"
"Hı!"
"Kendi kendine ne diyorsun diyorum. Kaçmak falan. Sakın aklından yanlış bir şey geçireyim deme. Yazık edersin kendine."

Erkan yapmayacağı halde sadece engel olamadığı için aklından geçen düşünceleri polisin duymasına bozulmuştu:

"Hayır memur bey, yanlış anlamayın lütfen. Böyle bir niyetim yok. Kendi kendime öylesine düşünüyordum."
"Olmasın zaten." Sonra eliyle arabanın biraz ilerisinde telsizle konuşan diğer polisi gösterdi. "Onu görüyor musun? Şu elinde telsizi olan polisi."
"Evet."
"İşte o polis, elli metre mesafeden, gözünü kırpmadan metal bir parayı yere düşmeden vurabilir."  Erkan bir polis memuruna bir de kolunu hala sımsıkı tutan yanındaki memura baktı.
"Uyarınız için teşekkür ederim memur bey ama söylediğim gibi öyle bir niyetim yok. Zaten kolumu da sımsıkı tutuyorsunuz öyle değil mi?"
Polis Erkan'ın durumundan rahatsız olduğunu anladı ama kolunu bırakmadan devam etti:
"O zaman şüphe oluşturmayacağız değil mi delikanlı."
Erkan da polisin ne demek istediğini biliyordu.
"Anladım memur bey. Diğer keskin nişancı arkadaşınız da dışarıda zaten değil mi? Anlıyorum ben. Merak etmeyin."
"Güzel." Sonra Erkan'ı şöyle bir süzüp dudak bükerek devam etti:
"Aslında zeki bir gence de benziyorsun ama niye bu yollara başvuruyorsunuz, hiç anlamıyorum." dedi.

Erkan sil baştan başlayan konuşmada yine kendini savunmak zorunda kalıyordu. Derin bir nefes alıp, konuşmaya başladı.

"Bakın memur bey, derdimi anlatamıyorum. Ben hırsız falan değilim. Böyle bir suçu neden işleyeyim?"

Neyse ki o arada işi biten dışarıdaki polisin de Erkan'ın diğer yanına oturmasıyla araba hareket edip polis karakoluna doğru yol almaya başladı.

Karakol markete oldukça yakındı. Nereye gidiyoruz bile diyemeden karakola varmışlardı bile. Oraya ulaştıklarında ifadesi alınırken Erkan yine aynı sözleri söyleyip durdu ama bu sözleri polisi ikna etmeye yetmemişti.

"Gel bakalım delikanlı."
"Ne oldu memur bey, bırakacak mısınız beni?"
"Tabi bırakıcağız ama suçunu itiraf edip, cezanı çektikten sonra."

Sonra da kolundan tutup karakolun salonundan bir alt kata indirdi.

"Şimdilik gir şu nezarete de aklın başına gelsin!"
"Yani hapse mi gireceğim?"
"Burası hapishane değil nezaret. Hapse girip girmeyeceğini savcıya sorarsın artık." Sonra da Erkanı nezarete atıp, onu demir parmaklıkların arkasına kilitledi.

                                                           19. Bölüm Sonu 

67gunes

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • İleti: 715
  • Teşekkür 2921
    • Çevrimdışı
  • # 07 Eyl 2017 23:42:32
Kaleminize yüreğinize sağlık [linkler sadece üyelerimize görünmektedir.] öğretmenim....

kurthan

  • Moderatör
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 8.324
  • Teşekkür 61877
    • Çevrimdışı
  • # 07 Eyl 2017 23:47:39
Eline,yüreğine sağlık [linkler sadece üyelerimize görünmektedir.] canım zümrem. :)
Yine çok heyecanlı bir yerinde bitti.Çok üzüldüm Erkan'ın durumuna.Şimdi ne olacak. ::)

OğuzİNAN

  • Çalışkan Üye
  • ***
  • İleti: 23
  • Teşekkür 209
    • Çevrimdışı
  • # 08 Eyl 2017 16:10:35
SEN BİLEMEZSİN

Yağan kar şiddetini iyice artırmış rüzgârın sesi kulakları rahatsız eder hale gelmişti. Pencereye o denli güçlü yükleniyordu ki azgın fırtına, pencere her an içeri fırlayacakmış gibi hissetti bir an. Gözü cama yapıştırdığı sigara paketinden yaptığı ‘telefonluğa’ takıldı. Havaya inat aşırı sessizdi bugün. Sabahtan beri hiç çaldı mı diye zihnini yokladı. Yok hayır çalmamıştı. Şarjı mı bitti ki bunun diyerek telefonu eline alıp baktı. Yok, resmen kimse aramamıştı.
Telefonu usulca yerine koyup sobanın üstünde tıkırdayan çaydanlığa uzandı. ‘Dünyanın en mükemmel çayı’ndan bir bardak daha doldurdu. Masanın üstündeki sigaradan bir tane yakıp çek yata oturdu. Biraz dışarıyı dinledi, biraz neden kimse aramadı acaba diye düşündü. Herkes alışmıştı işte. Kendisinin de alıştığına şaşırdı. Köyün biraz dışındaki lojmana ilk geldiği günlerde yaşadığı korkularını hatırladı. Köpek havlamalarında boğazına yüklenen korkuyla perdeleri biraz daha sıkı kapatmaya uğraştığı günleri anımsayınca belli belirsiz gülümsedi. Bu gülümsemeyi kimsenin göremeyeceği dahası görse bile anlayamayacağını düşününce de tekrar karardı.
Ne yaparsa yapsın Allah’tan gayrı şahidi yoktu. Yaklaşık gününün on sekiz saatini geçirdiği on iki metrekarelik bu lojman odasında beyninden geçenler ile davranışlarına yansıyanların bir tek o farkındaydı. Düşününce bile tuhaf oldu ama artık beynini bu on iki metrekarelik alandan kurtarmayı öğrenmişti. Düşünmeyi kısa kesti bu yüzden.
Sigarayı taşmış kül tablasına basıp masaya oturdu. Eski yazdıklarına şöyle bir göz atıp derste yazdığı şiiri tekrar okudu. Güzeldi sanki. Ama bir şeyler eksikti. Ya da fazlaydı bir şeyler. Tüm şiirlerinde olduğu gibi bu da acı doluydu. Hep gülerdi aslında. Öğrencileri onun en çok bu gülen yüzünü sever o güldükçe onlar da gülerdi. Dağ köyünde gülücükten daha değerli ne olabilirdi ki zaten.
Bilgisayarı açıp dünyada neler olup bittiğine baktı. Her şey yerli yerinde darmadağındı gene. Zam şampiyonu biberdi, trafik canavarı iş başında…
Bilgisayarı kapattı. Tam çekyata uzanmak üzereydi ki birden kapı vurulmaya başladı. Kalbi gene boğazına geldi. Kapının çalması normal bu havada çalması ise pek hayra alamet değildi. Açıp açmama konusunda kararsız kalmışken birden daha tiz ve sert bir şekilde çaldı kapı. Dipçik sesi bu dedi içinden. Yığılacak gibi oldu. Beyninde o güne kadar kurguladığı ‘o an gelirse ne yaparım’ planlarına uzandı zihni; hiçbiri yerinde yoktu.
Adımlarını sürüyerek kapıyı açtığında karşısında iki kişi duruyordu. Birinin silahı kendisine doğru iken diğeri ‘şimdilik’ omzundan indirmemişti. ‘Buyrun’ dedi. Kendisi bile duymadı bunu. Diğerleri çoktan içeri girmişti bile. Silahı karnına doğru tutup ‘oni bir horeket yopma sakın’ dedi silahı elinde olan. İçeri doğru sürükleyip odaya geçtiler. Sobanın başına dikilip silahı ona doğrultarak ‘hoydi hazırlan, gideceğaz!’ dedi biraz daha uzun boylu olan. Yaşıyor muyum acaba diye bir yokladı kendini. Dizilerde görüp durduğu kendine tokat atıp rüyada olmadığından emin olma davranışı yapmak geçti içinden. Gülemedi buna.
 ‘Nereye?’ diye sordu. Gene kendisini duymadı.
Paltosunu giydi cebine sigarasını koydu ve önlerine düştü lojmandan çıkarken. Lojmanın kapısını o kadar sert kapattılar ki birden aklına duyduğu dünyalık en son sesin bu olma ihtimali geldi. Bu muydu acaba? Biri koluna girip diğeri önde olduğu halde yola düştüler. Daha doğrusu ivedi bir şekilde yoldan çıkıp dağa yöneldiler. Adımlarını yanındakine uydurmaya çalışıyor ama gene de sık sık tökezliyordu. Ne biçim yürüyordu o da bu fırtınada. İnsanın yüzünü çizen kar, adım atmayı imkânsız hale getiren rüzgâr sanki hiç yoktu.
‘Acele et!’ emriyle birden kendine geldi. Korkusu biraz dinmişti. Yürüyorlardı işte. Dağın başı oradaydı işte sabaha kalmaz varırlardı. Birden annesi geldi aklına. Yüreği acı doldu. ‘Bir sigara içebilir miyim?’ diye sordu. ‘Yokabilirsen iç!’
Yakamadı. Muhtemelen yakamayacağından emin olduğunu bildikleri için izin verdiklerini düşündü. Yoksa gece vakti parlar onları zor duruma düşürürdü. Annesini düşünmek istemedi. Çünkü düşecekti neredeyse onun kendinden sonraki halini aklına getirdiğinde. Gözü nemlendi birden. Yüreği yandı.
‘Sen bizim çocıklara niye T.C. propogandası yopıyorsun hoca?’ sorusuyla gene irkildi. ‘Ben’ dedi, ‘ben işimi yapıyorum.’ ‘Senin burada ne işin vordır, git T.C.’de ne yoparsan yop!’
Burası T.C. değil mi ki diye o da kısaltmayla düşündü. ‘Ben çocuklarımızın mutluluğu için çalışıyorum onlara propaganda falan yaptığım yok.’ ‘Sana mi kalmiş bizim çocuklarin mutlılığını düşünmek?’
Bu soruya ne cevap verirse versin hakkında verilen hükmün değişmeyeceğini anladı. Öldürme amaçlı kaçırmışlarsa öldürecekler, gözdağı amaçlı kaçırmışlarsa da kararlarını değiştirmeyeceklerdi. Devleti düşündü. Şu anda onun bu dağa yürüdüğünden kimin haberi vardı acaba. ‘Kimsenin’ demedi kendine.
Kendi manşetini attı: ‘Kaçırılan Öğretmenden Acı Haber’ bu iyiydi. Bir de bunun ‘Kötü Haber’ versiyonu vardı. Acı iyiydi…
Şu andan o manşetleri atacak olanların ‘haberi’ olsun istedi. Şu andan, kendisinden sonra adını verecek oldukları okulun öğrencilerinin haberi olsun istedi. Ve adını verecek oldukları üst geçitten geçenlerin haberi olsun istedi…
Ahireti düşündü içinin bu kadar ferahlamasına şaşırarak. Evet görevini tam yapmış olmanın verdiği huzur dolmuştu içine. Dünya bu kadardı işte, annesinin gözyaşlarını hesaba katmazsa.
‘Otur şuraya!’ dediklerinde diz üstü çöküverdi ansızın ve fırtınanın sesini bastırdı uzun namluluların sesi..
Sabah yedi buçukta çalan telefonunu muhtar açtı. ‘Hocamız biraz rahatsız, hastaneye götürüyoruz şu an’ dedi annesine..

kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • İleti: 3.423
  • Teşekkür 16016
    • Çevrimdışı
  • # 08 Eyl 2017 19:20:19
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.]
Kaleminize yüreğinize sağlık [linkler sadece üyelerimize görünmektedir.] öğretmenim....

Sizin de okuyan, emek veren yüreğinize sağlık 67gunes öğretmenim. :) Çok sağ olun. Teşekkürler. :)

kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • İleti: 3.423
  • Teşekkür 16016
    • Çevrimdışı
  • # 08 Eyl 2017 19:23:31
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.]
Eline,yüreğine sağlık [linkler sadece üyelerimize görünmektedir.] canım zümrem. :)
Yine çok heyecanlı bir yerinde bitti.Çok üzüldüm Erkan'ın durumuna.Şimdi ne olacak. ::)

:) Canım zümrem, Senin de o güzel yüreğine sağlık. :D Bundan sonra ne olacak ben de bilmiyorum ama bir iki acımasız fikrim var. ;D
Çok teşekkür ederim canım. Sağ olasın. :)

 

Egitimhane.Com ©2006-2023