Hikaye Türündeki Yazılarımız.

Çevrimdışı nrmys

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 200
  • 2.010
  • 200
  • 2.010
28 Ara 2025 01:00:30
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.]
KIYAMETİ ÇAĞIRMAK - 8. BÖLÜM

Düşünmemek için ne kadar çabalasam da, kendimi yine aynı tekrarlarda buluyordum. Derinlerde bir yerlerde bir şüphe içimi kemiriyordu. Acaba bu çocuk eski bir öğrencim olabilir miydi? Ama Asaf adında bir öğrencim hiç olmamıştı.

Yine de o bakış...

Sanki bir camın arkasından bana bakıyordu da, aradaki buğu bir türlü dağılmıyordu. Düşününce belki de öyle biri vardı ama hatırlamıyordum. Yaşadığım bu ruhsal sarsıntı, zihnimdeki bazı yüzleri kasten mi siliyordu? Saçmalıyor olmalıydım. Belki de her şey, sıradan bir gencin tesadüfen yoluma çıkmasından ibaretti ve ben, içimdeki fırtınayı dindirmeye çalışıyordum.

Sonraki günler, beklediğimden daha sessiz geçti.
Okulun gürültüsü, sınav kağıtları, akşamüzeri içilen o yorgunluk çayları... Hepsi yerli yerine oturdu. Asaf, hayatımda cevabını bilmediğim bir soruydu ama hayat, cevabını bilmediğim soruları sormaktan vazgeçmişti sanki. Kendi kendime “geçti” dedim. Bunu söylemek bile kendimi daha iyi hissettirmişti. Sadece birkaç garip rastlantıydı. İnsan beyni boşlukları şüpheyle doldurmaya ne kadar da meyilliydi...

Yine de birkaç defa “nerede acaba?” diye düşünmeden edemedim ama sonra o da kayboldu.
Bir sabah fark ettim ki adını bile anmadan güne başlamışım. Buna mutlu olmuştum. Hayatıma tuhaf bir biçimde girip kafamı karıştıran, beni geçmişin ara sokaklarında dolaştıran genç artık yoktu. Kendimden şüphe etmeme neden olan o sızı da. Sadece birkaç tesadüf, birkaç denk geliş…
Hayat kimi zaman böyle küçük desenler çizer ve insan fark etmez olunca da tamamen unutulurdu ve ben unutmaya başlamıştım.

Bu hayatıma yeniden başlamak gibi bir şeydi. Anlamlandıramadığım bir sıkıntıdan kurtulmuştum.

Hafif bir rüzgar vardı, gömleğimin yakasını düzelttim. Yaşamak, bazen sadece o anki rüzgarı hissetmekten ibaretti. Kaldırımda yürürken, dilime dolanan eski bir nakaratın peşine takıldım. Tüm içimi doldurmak istercesine derin bir nefes aldım. Dikkatim epey dağılmış olmasına rağmen kendimi toplamak yerine bu rahatlığın verdiği havaya teslim olmuştum.

Sonra, dünyayı arafa çeviren o tiz metal sesi duyuldu.
Kulakları tırmalayan o fren sesiyle her şey karardı. Lastiklerin asfaltta bıraktığı o yanık kokusu burnuma dolmadan önce, sert bir elin beni kavradığını hissettim. Bedenim savruldu, ayaklarım yerden kesildi. Kendimi kaldırımda bulduğumda durmaya bile gerek duymayan şoför “Kör müsün be adam?” diye bağırıyor, insanlar birikiyordu. Ben ise beni tutan o elin kontrolündeydim hala.

'İyi misiniz?'

Başımı kaldırdım. O ana, onu unutmaya başladığım için mutlu olduğum zamanın öncesine dönmüştüm.

“Asaf”

Gözlerinin içine odaklanıp kaldım. Onu özlemiş miydim, yoksa ondan ürküyor muydum, o saniye ikisi ayırt edilemez haldeydi.

Vay hocam, resmen arkası yarın programı gibi kalakaldım..

Çevrimdışı kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3.487
  • 16.545
  • 3.487
  • 16.545
29 Ara 2025 17:41:17
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.]
Vay hocam, resmen arkası yarın programı gibi kalakaldım..

Çok teşekkür ederim hocam, ben de o niyetle başlamıştım.

Çevrimdışı Hüseyin Bora Ç

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 118
  • 764
  • Tarih Öğretmeni
  • 118
  • 764
  • Tarih Öğretmeni
08 Şub 2026 18:04:55
Köyün en yaşlı çınarının altında, elinde gümüş saplı bastonuyla oturan ihtiyar bir marangoz vardı: Ali Usta. Köyün çocukları sık sık yanına gelir, onun tahta parçalarına nasıl hayat verdiğini izlerlerdi. Bir gün, köyün en meraklı genci olan Kerem, ustanın yanına yaklaşıp sordu:

"Usta, babam beni şehre, büyük okula göndermek istiyor. Ama ben burada kalıp senin gibi ahşabı yontmayı, hemen hayata atılmayı istiyorum. Okumak, o kalın kitapların arasında kaybolmak gerçekten şart mı?"

Ali Usta, elindeki keskiyi bıraktı, derin bir nefes aldı ve yanındaki tozlu bir sandıktan iki farklı odun parçası çıkardı. Biri kapkara, budaklı ve kaba bir kütük; diğeri ise zımparalanmış, damarları ortaya çıkmış, pürüzsüz bir abanoz parçasıydı.

"Bak evlat," dedi Ali Usta. "Şu kaba kütüğe bak. Bu, eğitilmemiş bir zihne benzer. İçinde muazzam bir potansiyel barındırır, belki dünyanın en güzel masası ya da en sağlam kapısı ondan çıkacaktır. Ama bu haliyle sadece yakılmaya yarar. Isı verir ama ışık saçmaz."

Sonra pürüzsüz olanı gösterdi: "Bu ise eğitimdir. Eğitim, insanın üzerine eklenen bir şey değildir aslında; insanın içindeki o kaba odunu yontup, içindeki cevheri ortaya çıkarma sanatıdır. Ben bu tahtayı yontarken ona şekil vermiyorum, sadece üzerindeki fazlalıkları atıp içindeki gerçek güzelliği özgür bırakıyorum."

Kerem sustu, dikkatle dinliyordu. Ali Usta devam etti:

"Okulda öğreneceğin o bilgiler, sadece formüller ya da tarihler değildir. Onlar senin zihninin 'zımparasıdır'. Sen okudukça, öğrendikçe ve sorguladıkça; ön yargılarından, cehaletin kaba tozundan arınırsın. Eğitimli bir insan, sadece bir mesleği olan kişi değildir; karanlık bir odada elinde fenerle dolaşan kişidir. Diğerleri duvara çarpa çarpa yolunu bulmaya çalışırken, o ışığı sayesinde nereye basacağını bilir."

Usta, Kerem’in eline bir parça ham tahta verdi ve ekledi:

"Evlat, hayat seni her türlü yontacaktır. Ya birilerinin elinde sıradan bir parça olarak kalırsın ya da kendi zihnini eğiterek kendi kaderinin sanatkârı olursun. Bilgi, senin bu dünyadaki en keskin aletindir. Onu köreltme."

Kerem o gün, elindeki ham tahtaya bakarken babasının neden onu şehre göndermek istediğini ilk kez anladı. Eğitim, sadece bir diploma değil, insanın kendi içindeki o saklı şaheseri keşfetme yolculuğuydu.

Çevrimdışı Hüseyin Bora Ç

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 118
  • 764
  • Tarih Öğretmeni
  • 118
  • 764
  • Tarih Öğretmeni
08 Şub 2026 19:13:00
Yankı: Bir Tohumun Dünyayı Sarması
Aras, Anadolu’nun küçük bir kasabasında, dedesinin eski kütüphanesi ve doğayla iç içe büyümüş bir gençti. Eğitimi sadece okul sıralarında değil; toprağı dinleyerek, yabancı dilleri kitaplardan sökerek ve her şeyden önce "faydalı olma" gayesiyle şekillenmişti. Mühendislik fakültesini bitirdiğinde önünde iki yol vardı: Büyük bir metropolde konforlu bir plaza hayatı ya da hayallerinin peşinden giderek bir iz bırakmak.

Kendi Toprağında Filizlenmek
Aras, zor olanı seçti. Kendi ülkesindeki tarım arazilerinin verimsizleştiğini, gençlerin şehirlere göç ettiğini gördü. Geliştirdiği akıllı sulama ve dikey tarım teknolojisini önce kendi köyünde uyguladı. Köylüler başta "Eski köye yeni adet mi getiriyorsun?" diye gülerken, o yıl elde edilen mahsulün kalitesi ve tasarruf edilen su miktarı herkesi susturdu. Aras, sadece teknoloji getirmemişti; köye bir umut ve modern bir çalışma disiplini aşılamıştı.

Sınırları Aşan Bir Vizyon
Ancak Aras’ın ufku kendi köyüyle sınırlı değildi. Geliştirdiği düşük maliyetli tarım modelini açık kaynaklı bir yazılıma dönüştürdü. Hikayesi internette yayıldıkça, Sahra Altı Afrika’daki bir topluluktan mesaj aldı. Kuraklıkla boğuşan bir bölge, onun bilgisine ihtiyaç duyuyordu.

Aras oraya gittiğinde yanında sadece laptopu değil, bir öğretmenin sabrı vardı. Oraya bir makine kurup dönmedi; oradaki gençlere sistemi nasıl kuracaklarını, tamir edeceklerini ve geliştireceklerini öğretti.

Dünyaya Bırakılan İz
Yıllar sonra Aras, bir Birleşmiş Milletler kürsüsünde konuşuyordu. Arkasındaki ekranda iki fotoğraf vardı: Biri Anadolu'nun yeşeren bir köyü, diğeri ise Afrika'da susuzluktan kurtulmuş, kendi gıdasını üreten bir topluluk.

Aras konuşmasını şu cümleyle bitirdi:

"İyi yetişmiş bir genç, sadece bir birey değil; doğru yöne esen bir rüzgardır. O rüzgar bir kez esmeye başladığında, en uzak köşelerdeki tohumları bile canlandırabilir."

Çevrimdışı Hüseyin Bora Ç

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 118
  • 764
  • Tarih Öğretmeni
  • 118
  • 764
  • Tarih Öğretmeni
08 Şub 2026 19:15:14
Gönül Köprüsü: Kerem’in Dijital Atölyesi
Kerem, İstanbul’un tarihi ara sokaklarında büyümüş, geleneksel sanatlara meraklı bir üniversite öğrencisiydi. Mimarlık okuyordu ama kalbi dedesinden öğrendiği Ebru sanatında ve Anadolu’nun unutulmaya yüz tutmuş hikayelerindeydi. Çevresindeki arkadaşları sürekli yurt dışına gitme hayalleri kurarken, Kerem farklı bir şey düşündü: "Gitmek yerine, buradaki zenginliği onlara getirebilir miyim?"

İlk Adım: Bir Videodan Bin Teşekküre
Kerem, İngilizcesini geliştirmek için katıldığı uluslararası bir platformda, yabancıların Türkiye hakkındaki bilgilerinin sadece popüler tatil beldeleriyle sınırlı olduğunu fark etti. Bir akşam, evinin küçük odasında ebru teknesinin başına geçti. Suyun üzerine damlattığı boyaların dansını, arkada çalan hafif bir ney taksimi eşliğinde kaydetti. Ama videoda sadece sanatı göstermedi; her desenin Anadolu felsefesindeki karşılığını anlattı.

Lale: Alçakgönüllülüğü temsil ediyordu.

Su: Değişimi ve uyumu anlatıyordu.

Dünyayı Bir Sofrada Toplamak
Video beklenmedik bir ilgi gördü. Brezilya’dan, Japonya’dan ve Almanya’dan insanlar mesaj atmaya başladı. Kerem bunu bir adım öteye taşıdı ve "Kültürel Değişim Atölyeleri" başlattı. Zoom üzerinden sadece ebruyu değil; Türk misafirperverliğini de anlattı.

Bir gün Parisli bir gence şunu söyledi: "Bizde 'Tanrı Misafiri' diye bir kavram vardır. Kapını çalan kişi kim olursa olsun, o an senin için en kıymetlidir."

Bir Turistin Ötesine Geçmek
Bir yaz günü, atölyesine katılan on yabancı öğrenci Türkiye’ye geldi. Kerem onları sadece Sultanahmet’e değil; Anadolu’nun küçük köylerine, gerçek esnaf lokantalarına ve imece usulü çalışan tarlalara götürdü. Onlara Türk kahvesinin sadece bir içecek değil, "kırk yıllık bir hatır" olduğunu bizzat yaşatarak öğretti.

Sonuç: Kültürel Bir Elçilik
Kerem mezun olduğunda artık sadece bir mimar değildi; o, binlerce insanın zihnindeki "Türkiye" algısını değiştiren bir kültür elçisiydi. Ülkesine katkısı, döviz getiren bir turizm projesinden çok daha derindi: İnsanların kalbine, önyargıları yıkan bir "gönül köprüsü" kurmuştu.

Çevrimdışı Hüseyin Bora Ç

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 118
  • 764
  • Tarih Öğretmeni
  • 118
  • 764
  • Tarih Öğretmeni
08 Şub 2026 19:17:08
Pusulanın Kayıp Parçası: Selim’in Mirası
Selim, üniversitede uluslararası ilişkiler okuyan, geleceği parlak bir gençti. Çok iyi derecede dil biliyor, dünya siyasetini yakından takip ediyordu. Ancak bir gün, katıldığı uluslararası bir gençlik zirvesinde Avrupalı bir delege ona kökenleri hakkında derin bir soru sorduğunda, verdiği cevapların yüzeysel kaldığını fark etti. O an anladı ki; köklerini bilmeyen bir ağaç, rüzgârın estiği yöne doğru eğilmeye mahkûmdur.

Kütüphanedeki Keşif
Zirveden döndüğünde ilk işi, tozlu tarih kitaplarının arasına girmek oldu. Selim, tarihi sadece savaşlar ve tarihler yığını olarak değil, bir "tecrübe hazinesi" olarak okumaya başladı.

Orhun Yazıtları’nda; bir devletin halkına karşı sorumluluklarını ve birliğin önemini okudu.

Selçuklu mimarisinde; estetiğin matematikle nasıl raks ettiğini gördü.

Osmanlı’nın "İstimalet" politikasında; hoşgörünün en büyük fetih silahı olduğunu fark etti.

Kurtuluş Savaşı’nda; imkansızlıklar içinde bir milletin küllerinden nasıl doğduğunu, "tam bağımsızlık" karakterini iliklerine kadar hissetti.

Tarih, Geleceğin Rehberi Oluyor
Selim öğrendikçe, güncel olaylara bakış açısı değişti. Bir kriz anında ecdadının nasıl çözüm ürettiğini biliyor, diplomatik bir tartışmada tarihsel referanslarla masaya ağırlığını koyuyordu. Artık sadece bir öğrenci değil, kendi toplumunun hafızasını taşıyan bir entelektüeldi.

Bir gün bir arkadaşı ona sordu: "Neden bu kadar çok tarih okuyorsun? Geçmiş geçmişte kalmadı mı?"

Selim gülümsedi ve masadaki pusulayı gösterdi:

"Tarih, arkamızda kalan bir yol değil; cebimizdeki pusuladır. Nereden geldiğini unutursan, nereye gideceğine sen değil, rüzgâr karar verir. Ben rüzgârın oyuncağı değil, geminin kaptanı olmak için tarihimi biliyorum."

Dünyaya Verilen Ders
Yıllar sonra Selim, önemli bir diplomat olduğunda, masada oturduğu yabancı mevkidaşları onun sarsılmaz özgüvenine hayran kaldılar. Bu özgüvenin kaynağı sadece diploması değil, arkasında hissettiği binlerce yıllık devlet geleneğiydi. O, tarihini öğrenerek sadece geçmişini kurtarmamış, ülkesinin geleceğine de sağlam bir zemin inşa etmişti.

Çevrimdışı Hüseyin Bora Ç

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 118
  • 764
  • Tarih Öğretmeni
  • 118
  • 764
  • Tarih Öğretmeni
16 Şub 2026 09:40:32
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.] Al sancak sevgimizin dünden bugüne hikayesi.

Çevrimdışı Hüseyin Bora Ç

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 118
  • 764
  • Tarih Öğretmeni
  • 118
  • 764
  • Tarih Öğretmeni
16 Şub 2026 09:43:28
Toprağa sımsıkı sarılan çiçeğin küskün sevgiliye doğru olan yolculuğu...

Uzattım elimi iki kayanın arasında yeşeren bembeyaz bir papatyaya. Koparıp sevdiğime sunmaktı bütün gayem. Çok sevindirmiş olacaktım onu. Ne güzel de uzandım. Dokundum, çektim hafifçe. Koparamadım uzun bir süre. Direndi sanırım bana. Sımsıkı sarılı olduğunu nerden bilebilirdim ki? Birden onunda bir canı olduğu fikri düştü aklıma.

Ben şu an nasıl ömrümün baharındaysam, aynısı onun için de geçerliydi. Baharındaydı ve iki koskoca kayayı delip yaşama sarılmıştı. Onu tabi ki, söküp almak kolay olmamalıydı. Hem bir an “ben ne yapıyorum” dedim? Seviyorum zira bir güzelliği de dalından koparmaya uğraşıyordum. Buna sevgi denir mi Allah aşkına?

Seven kişi zaten güzelliğe âşık olan değil mi? Bense koparmaya, soldurmaya çalışıyordum onu. Kötülerden ne farkım var artık? Kötü dediğin illa ki insana mı zarar verir? Ama silsile gelip yine insana mı dayanmak zorunda bu güzelliği yok etmek için?

Beni affet Aşkım. Artık sana çiçek getirmeyeceğim. Bu güzelliği yok etmek beni daha fazla sevmene vesile olacaksa, hayır istemiyorum. Yere batsın öyle aşk, sevme beni. Birkaç dakikalığına mutlu olmak uğruna güzelliklerden, gelecekten vazgeçeceksek yere batsın öyle aşk; tabi buna aşk denirse!

Benden gözlerime bakarak yüreğimin gül bahçelerini iste, benden güzel yüreğinle hediye ettiğin güneşli kırların sonsuzluğuna koşmayı arzula ama bir güzelliği dalından koparmamı isteme ne olur.

Affet sevdiğim bir çiçeği büyüttüğümü düşünüyorsan yolun açık olsun. Duyarsız birisin belli ki, duyarsız birini sevmekten kurtuldum belki de. Duyarsızlığın olmadığı yerde çocuklar gülemiyor, kızlarımızın saçları ne yazık ki, kana bulanıyor. Sonra annesinin ve babasının cesedi üzerinde haykıran kızım “Hepinizi Allaha Şikâyet edeceğim” diye haykırıyor, bunun hesabını kim verebilir? Duyarsız insanlarız işte evladının acısını katil devletlerin katil askerlerine taş atarak bastırmaya çalışıyor bir ana. Çaresizliğini gerçekten anlayabiliyor muyuz?

Öldürün beni diyorum öldürün. Bana çiçeğin duyarsızlığıyla sözde yaşayan kadınları, evlat acısıyla yanıp tutuşan anaları ve her şeyini kaybetmiş örgülü saçları kana bulanmış evlatları göstermeyin yeter ki. Affedin yüreğine kurban olduklarım. Eğer siz de böyleyseniz gözüme sakın ama sakın görünmeyin.

Duyarsızlar her tarafa salgın hastalık gibi dağıldı. Ne çiçek bıraktılar ne kelebek. Ne sokakta oynayan çocuk ne de şehir. Kadınla, çocukla ve uzaktaki hasretliklerimle…

 


Egitimhane.Com ©2006-2023 KVKK