Konu: İbretlik Hikayeler  (Okunma sayısı 1052468 defa)

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 21.240
  • Teşekkür 151851
    • Çevrimdışı
  • # 14 Ara 2019 19:59:28
MİNE ÇİÇEĞİNİ SULAMAK

Hakim yetmişlerine merdiven dayadıkları halde boşanmak için başvurmuş çifte sormuş:
"Bunca yıldan sonra niçin ayrılmak istiyorsunuz?"Yaşlı kadın cevaplamış:
"Hakim bey bir ay öncesine kadar aklımda böle bir şey yoktu.Eşim bana mine çiçeği getirdi ,ben de çiçekleri çok severim çiçek çok sulanması gereken bir çiçekmiş ve kocam düzenli aralıklarla sulanmadığında öleceğini söyledi.Ben kemik rahatsızlıkları olan bir insanım.Geceleri uykumdan kalkıp çiçeği sulamam gerektiği halde ,bir gün fark ettim ki kocam bir kez olsun benim ağrıma rağmen gece kalkıp da çiçeği sulamadı.Bunun üzerine ben de bu kadar düşüncesiz bir insanla yaşamamam  gerektiğine karar verdim."
    Hakim kadına hak vermiş ama adettendir diye bir de adama sormuş:
"Senin söyleyecek bir şeyin var mı?"
 Yaşlı adam cevaplamış:
"Eşimin anlattığı her şey doğru ,tek bir şey dışında.Mine çiçeği çok sulandığında ölür.Karımın kemik rahatsızlığı var ve iyileşmesi için düzenli egzersiz yapması gerekir ama eşim bunu yapmadığı için ben bu yalanı buldum ."Çiçeği ölmesin diye her gece kalkmak zorunda kaldı.O her uyanığında ben de uyanık olurdum,işini bitirip uyuduğunda gidip çiçeğin suyunu boşaltır,peçetelerle tprağını kuruturdum.Sonra da yatağa gelip ,bana hayatı bahşeden,canımdan çok sevdiğim eşimi doyasıya severdim....

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 21.240
  • Teşekkür 151851
    • Çevrimdışı
  • # 23 Ara 2019 21:45:50
Onk. Dr. Haluk Nurbaki'den gerçek bir hatıra...

Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum.

Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı.  Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra 1 ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kışaylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef  bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine  6 saat kadar mahsur kalmış. Dönüşünden kısa 1 süre sonra kanser, kemik ve  akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak: 


-''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size...dargınım.'' ''Niçin?" diye sordum. 

-"Siz...dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?" 

Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak: 
--"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..." 


Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlarını bütün  ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.Vefatına bir hafta kala: 


-"Doktor bey,'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?" 

-"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Şehadet sana uzun gelir. O anı farkedince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter." 
  
O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek: 
-"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor. Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum. "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?.

İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa , son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim. 


Ertesi gün O'na:

-"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin

Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu: 

-"Doktor  bey...Azrail bana nasıl görünecek?" 

-"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir." 


Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim.Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek: 


-"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti:


-Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması  imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı.Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de: 


-Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!..

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 21.240
  • Teşekkür 151851
    • Çevrimdışı
  • # 31 Ara 2019 20:57:26
Japonya'da yaşanmış gerçek bir olay şöyledir: Evini yeniden dekore ettirmek isteyen Japon bunun için bir duvarı yıkar. Japon evlerinde genellikle iki tahta duvar arasında çukur bir boşluk bulunur. Duvarı yıkarken, orada dışardan gelen bir çivinin ayağına battığı için sıkışmış bir kertenkele görür. Adam bunu gördüğünde kendini kötü hisseder ve aynı zamanda meraklanır da kertenkelenin ayağına çakılmış çiviyi görünce. 

Muhtemelen bu çivi 10 yıl önce, ev yapılırken çakılmıştı. Peki nasıl olmuş da kertenkele bu pozisyonda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yaşamayı başarmış ? Karanlık bir duvar boşluğunda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yaşamak çok zor olmalı. 

Böylece adam çalışmayı bırakır ve kertenkeleyi izlemeye başlar. Sonra nereden çıktığını farkedemediği başka bir kertenkele gelir ağzında taşıdığı yemekle... Adamı sersemletir gördüğü manzara. Bu nasıl bir sevgi? Ayağı çivilenmiş kertenkele, 10 yıldır diğer kertenkele tarafından beslenmektedir... 

KALBİNİZDEKI SEVGİYİ ASLA ÖLDÜRMEYİN, SİZİ SEVENLERİ ASLA TERKETMEYİN !


hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 21.240
  • Teşekkür 151851
    • Çevrimdışı
  • # 06 Oca 2020 22:47:28
Profesör üniversitenin ilk günü ilk derse şöyle başlamış:
- Düşünün ki bugün dünyanın son günü. Yarın bu saatte her şey bitecek. Kurtuluş şansınız yok. Bugün ne yapardınız? Tek tek cevap vermişler:
- İbadet eder, Tanrı’dan günahlarımı affetmesini dilerdim.
- Tüm sevdiklerimle vedalaşırdım.
- Ailemle vakit geçirirdim.
- Anneme veya babama giderdim.
- Arkadaşlarımla yarım saat eski günlerdeki gibi basket oynardım.
- Barbekü partisi yapardım.
- Tüm sevdiğim yemekleri yerdim.
- Ormanda son defa dolaşırdım.
- Güneşin doğuşunu ve batışını son defa seyrederdim.
- Akşam yıldızları seyrederdim.
- Üzdüklerimi arar, özür dilerdim.
Hoca bütün hepsini tahtaya yazmış. Sonra gülerek sınıfa dönmüş ve demiş ki:
- Bütün bunları yapmak için dünyanın son günü olması şart mı?..

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 21.240
  • Teşekkür 151851
    • Çevrimdışı
  • # 29 Oca 2020 21:50:04
Çok görülen bir sevgi...

Askerliğini bitirmiş olan genç askerliğini yaptığı şehirden ailesini aradı: 
-Anne baba, eve dönüyorum, ama sizden bir şey rica ediyorum. Yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum. 
-Memnuniyetle, onunla tanışmak isteriz, diye cevapladılar.Oğulları, 
-Bilmeniz gereken bir şey var diye devam etti. 
-Arkadaşım savaşta ağır yaralandı.Bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti.Gidecek hiçbir yeri yok, ve onun gelip bizimle kalmasını istiyorum. 
-Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum. Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz. 
-Hayır. Anne,baba,onun bizimle yaşamasını istiyorum. 
-Oğlum,dedi babası,bizden ne istediğini bilmiyorsun.Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur.Bizim kendi hayatımız var,bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz.Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin.O kendi başının çaresine bakacaktır.Oğlu o anda telefonu kapattı.Ailesi ondan bir süre haber alamadı.Ama birkaç gün sonra,polisten bir telefon geldi.Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler.Polis bunun intihar olduğuna inanıyordu. 
Üzüntü dolu anne-baba oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürüldüler.Onu tanıdılar ve bilmedikleri bir şey daha öğrenince dehşete düştüler: 
Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı. 

Bir çoğumuz bu hikayedeki aile gibiyiz;
Kendimize bir dost bir arkadaş ararken hep kendi fotokopimizi ararız. Eğer karşımızdaki insanı herhangi bir nedenle kendimizden eksik görürsek koşarak uzaklaşırız ondan. Yaradılanı Yaradanın hatrına bile sevemeyiz. Sevgisizlik okadar işlemiştir iliklerimize. An gelir bir bakarız bizden kaçar birileri. İşte o an isyan ederiz gidenlerin ardından. Bizim geride bıraktıklarımız hiç aklımıza gelmez nedense. Oysa ne eksilir sevsek tüm insanları. Bizi sevmeyenleri bile inadına kucaklasak ne kaybederiz... 

hüseyintekin10

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • İleti: 362
  • Teşekkür 348
    • Çevrimdışı
  • # 29 Oca 2020 22:13:07
Saat 8:30'da, seksenlerinde, yaşlı bir kadın başparmağındaki dikişleri aldırmak üzere poliklinikten içeri girdi. Çok acelesi olduğunu söyledi, çünkü saat tam 9:00'da bir randevusu varmış.

Tedavisinin bitmesi ve onun söylediği yere ulaşması en azından bir saat sürerdi. Yaranın pansumanı sırasında konuşmaya başladık. Bu denli acelesi olduğuna göre önemli birisiyle mi randevusu olduğunu sordum.

Bana bakımevine gidip eşiyle kahvaltı etmek için acelesi olduğunu söyledi. O zaman eşinin sağlığının nasıl olduğunu sordum.

Eşinin orada uzun bir süredir kaldığını ve Alzheimer hastalığının bir kurbanı olduğunu anlattı.

Geç kalmış olmasından dolayı "Acaba eşiniz
endişe duyar mı?" diye sordum.

Bana iki yıldan bu yana onun kim olduğunu bile bilmediğini ve kendisini tanımadığını söyledi.

Şaşırmıştım, "Sizi tanımadığı halde yine de her sabah onu görmeye mi gidiyorsunuz?" diye sordum.

Elimi okşayarak gülümsedi.

"O beni tanımıyor ama ben hâlâ onun kim olduğunu biliyorum" dedi.

hüseyintekin10

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • İleti: 362
  • Teşekkür 348
    • Çevrimdışı
  • # 29 Oca 2020 22:38:03
Tunceli'de babamın dede ve ninesinin başından geçen bir hikâye...

Köyün kahvesinde bir hayır organizasyonu düzenlenir ve hayır yemeğinden yemek isteyenler yemek kaplarını evden kendileri getirirler. Ninem dedeme tembih eder, yemek kabını oralarda kaybedip gelme diye. Herkes yemeğini yemeye devam ederken, dışarıda kapının önünde üstü başı dağınık, eli yüzü kirli bir adam belirir. Yemek yemek için kabı yoktur, köylülerden biri yemesi için kendi kabını adama uzatır fakat adam o kabı istemez, ille de dedemin kabından yemek ister, ben o kaptan yiyeceğim der. Daha sonra dedemin kabını alıp yemeye başlar ve kaşla göz arasında kaybolur. Dedem adamı göremeyince telaşlanır ve nineme vereceği hesabı düşünmeye başlar. Bu düşünceler içinde eve giden dedem nineme, kabı bir adama verdiğini, kapla beraber ortadan adamın da ortadan kaybolduğunu söyler. Ninemin verdiği cevap şöyledir. O adam kapıyı çalıp kabı bana verip gitti.

Karşımıza bir umutla çıkan kişilere gereken ilgiyi göstermeliyiz diye düşünüyorum...

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 21.240
  • Teşekkür 151851
    • Çevrimdışı
  • # 12 Şub 2020 20:07:43
KEMAL ÖĞRETMEN

Öğretmenler günüydü ve muhteşem bir açılış vardı "öğretmenler huzurevi" nin bahçesinde....

"Kemal Öğretmen Huzurevi" yazılı idi tabelada.... Huzurevini yaptıran ünlü bir işadamıydı ve konuşması biterken, kimsenin anlam veremediği gözyaşlarına boğuldu, kimse farkında değildi ama O, bir yıl öncesine dönmüştü;

Yorulmuştu bütün gün; koşuşturmalar, ihaleler,misafirler ve aksayan bir sürü iş... Eeee, kolay değildi, koca şirketin sahibi ve genel müdürüydü.... Sektöründe bir numaraydı ve bu duruma kolay gelmemişti... Emrinde yüzlerce yönetici ve binlerce işçi çalıştırıyordu.... Ama neredeyse 18 - 20 saat çalışıyordu bu imparatorluğu ayakta tutmak için...Oldukça da güzel ve etkili bir çevresi oluşmuştu; bakanlar, milletvekilleri,bürokratlar ve sayısız işadamı.... Boğaz' da harika bir yalı, birçok lüks arabave müthiş bir yat....

Gün bitmiş, kısa bir mola vermişti çıkmadan önce...Ayaklarını masaya uzatmış kahvesini yudumlarken, bir taraftan da laptopunda maillerine bakıyordu.... Gerçek kimliğini gizli tutarak üye olduğu pekçok mail grubu vardı... Özgürlük alanı gibi hissediyordu, maillerine baktığı ve kim olduğunun belli olmadığı alanlarda dolaştığı, bu kısa anları... Günün stresini atmak için genelde neşeli maillere bakar, uzun metinli mailleri, belli gün kutlama maillerini fazla klasik ve sıradan bulurdu... Çoğu zaman konusuna göre seçer ve pek çoğunu silerdi....

İşte o gün de klasik maillerle dolu bir gündü...Tıpkı yılbaşı ve bayram kutlamaları gibi, pekçok insan öğretmenler gününü kutluyordu işte.... "bugün de ilginç birşey yok anlaşılan" diye iç geçirdi sessizce.... 3 - 4 karikatür mailine bakıp çıkacaktı birazdan...Kahvesinden son yudumu çekip, pc yi kapatmaya hazırlanırken durdu birden... Maillerini genelde takip ettiği birine ait bir mailin konusunda takılı kaldı biran; "lütfen samimi olalım" yazıyordu.... İçinde küçük bir merak uyandı, genelde farklı ve özel çalışmalar, mesajlar yollayan biriydi gönderici... Maili açtı ve okumaya başladı;

"Her kim olursanız olun, hangi pozisyonda yaşıyorsanız yaşayın ve hangi başarılara imza atmış olursanız olun, biliniz ki;öğretmeninizin emeği anne ve babanızdan fazladır... Anne ve babalar, Allah' ın hediyesi içgüdüler ve doğal duygular gereği size emek verir ve size faydalı olurlar, oysa öğretmenler......" diye devam ediyordu.... Durdu biran... Eli sigarasına gitti ve içini garip bir sıkıntı bastı... Psikolojik bir baskı algılıyordu şuana kadar okuduğu cümlelerde.... Sanki kibarca hesap soruluyordu ve biliyordu ki finalinde canı yanacaktı.... Okumaya devam ederse, manevi bir tokat vardı sanki ufukta... Birkaç nefes çekti sigarasından.. Kaldığı ikilem zorluyordu onu; yazarın üslubunu ve etkisini biliyordu, okumaya devam ederse, bitirdiği günün keyfini süremeyecek ve uzun süredir kaçtığı saklandığı vicdanıyla başbaşa kalacaktı... Bırakıp çıksa; özgüvenine ve yazara uzaktan uzağa duyduğu saygıya aykırı davranmış olacak ve huzursuz olacaktı... Okumaya devam etti;

"Düşünün ki; toplum hayatında belli bir yere gelmiş kimse yoktur ki, o günlerinin temelinde bir öğretmenin emeği olmasın...Cumhurbaşkanından başbakana, yöneticilerden işadamlarına, toplumun "etkili ve yetkili" tüm mihenk taşlarının enaz birer öğretmeni yok muydu? Öyleyse,hem kişisel gelişimin, hem de ülke gelişiminin en önemli etkeni olan öğretmenler,neden bu durumdaydı?? Sırf bu misyonlarından dolayı "en rahat yaşamayı hakeden" kitle onlar değil miydi?Ve onlara bu temel hakkı çok gören de"onların öğrencileri" değil miydi? Ortada ciddi bir çelişki vardı ve kimseler bunu konuşmuyor, klasik cümlelerle öğretmenler günü kutlanıyordu....Bunun tek bir sebebi olabilirdi, en tepeden en alt bireye kadar geçerli bir sebep; samimiyet eksikliği!!!"

 

Burada durdu tekrar.. İşte korktuğu gibi gelişiyordu konu; acımasız final yaklaşıyordu... Devam eden cümlelerde, kelimeler manevi hançerlere dönüşecek ve saplanacaktı yüreklere.... Kafasını kaldırdı ve okumaya devam etti;

"Herşeyi ve herkesi bir kenara bırakın; öğretmenler gününü gerçekten içinizde hissettiniz mi?Hayatınızda etkili olmuş en az bir öğretmeninizi bulup ziyaret etmek, en azından aramak ihtiyacını kaç kişi hissetmiştir acaba? Kaçımız ertelenebilecek "önemli işleri "ertelemek pahasına, koca yılın içindeki tek bir günü, öğretmenimizi mutlu etmek için ayıracak kadar samimiyiz acaba?? Önemli olan; ummayanı aramak, beklemeyene gitmek değil midir kutlama ve onore etme adına? Peki, bunlara bir öğretmenden daha layık kaç kişi geçiyor hayatımızdan??? Özelikle belli yerlere gelmiş ve sosyal statüsü iyi olanlara sitemim; sahip olduklarınızın manevi vergisi değilmidir, bunları sağlamanızda, en az anne-babanız kadar, emeği geçen öğretmenlerinizin kıymetini bilmek? Hele hele, herkesin imrendiği mevkilerde dolaşanlar düşünmezler mi, ay sonunu nasıl getireceği endişesine rağmen, mesleğine hizmete devam eden, emektar öğretmenlere  en büyük dopingin, öğrencilerinin geldiği noktaları bilmek olduğunu??? Peki, bunu bilmekle bile mutlu olan bir öğretmenin, bu lüks ve rahat hayatın içindeki emek ve katkısının kıymetinin bilinmesinden daha fazla mutlu olma ihtimali var mıdır?..."

Evet, işte yemişti tokadı... Artık daha fazla okumaya gerek görmedi, mesajı almıştı yazardan... Üstelik haklıydı yazar,okurken rahatsız olmuş, ama şimdi minnet duyuyordu.... Şöyle bir düşündü; evet hiç aklına bile gelmemişti tüm bunlar... Yıllardır çalışıyor, kazanıyor,üretiyor ve tüm bu çalışmanın karşılığında da oldukça güzel yaşıyordu... Ve..Ve hiç aklına gelmemişti öğretmenleri.... Yıllar öncesine gitti birden; yaşlı babasının bakkalını devralıp, sıradan ve mütevazi bir hayat sürmeyi düşünürken,Kemal öğretmenin zorlamaları ve yönlendirmesiyle girmişti üniversite sınavına... Üstelik tercihlerini de yine Kemal öğretmen yapmıştı, koca pazarını ona harcayarak... İşletmeyi kazanmış ve Kemal öğretmenin sağladığı burslarla okumuştu yıllarca ve yine onun zoruyla mastırını yapmıştı.... Mezun olduğunda onun referansıyla girmişti ilk işine.... Sonra daldığı curcunada unutmuştu öğretmenini... O da kesmişti bağını usul usul zaten... Yıllardır aklına bile gelmemişti, ama şimdi bir maille dimdik karşısındaydı işte Kemal öğretmen!!!

Utandı birden, sanki hocası gerçekten karşısındaymış gibi.. Üstelik, öğretmeninin bağı neden kestiğini şimdi daha yeni ve daha iyi anlıyordu; gururu mesafe koymuştu Kemal öğretmenin... Dikkatli düşününce,bağlarının kesilmesinin, şirkette yükselmeye başladığı döneme denk geldiğini farketti çünkü...

İçi acıyordu, utanıyordu.. Hem de uzun zamandır ilk kez... Maddi anlamda başarıdan başarıya koşarken, neleri es geçtiğini ve kimleri unutuğunu hatırlamak hırpalamıştı onu... Hemen sekreterini aradı; "Yarın herşeyi iptal et ve bana lise öğretmenim Kemal Yılmaz' ın adresini bul biryerlerden..."dedi.... İçi içine sığmıyordu; sarılacak, af dileyecek, gönlünü alacaktı...Eşini aradı;" yarın bizi biz yapan insanlardan birine gidiyoruz, hazırlan" dedi.....Şirketten çıktı ve çıkarken sekretere tembih etti;"ne yap, ne et bul Kemal hocamı, sabah telefonunu bekliyorum" dedi....

Gece garip bir heyecan kapladı içini,uyuyamıyordu... Ne yapmalı, neler almalı, neler söylemeliydi?Gururlu bir adamdı Kemal öğretmen, maddi birşeyi asla kabul etmezdi.... Ama ya o da pekçok öğretmen gibi zor durumdaysa? Nasıl ve ne yapacaktı minnetini göstermek adına?Şahsına bir jest yapma şansı yoktu ama, onun adına bir burs verebilirdi.. Evet,evet harika bir fikirdi bu; hem hocasını mutlu edecek, hem de kendisi gibi pekçok gence imkan sağlayarak, geçmişiyle yüzleşip ödeşebilecekti.... İşte şimdi rahat rahat uyuyabilirdi.......

...

Bu sabah her zamankinden daha neşeliydi kahvaltı masasında... Adeta, yıllar öncesindeki gibi, "çocuklar gibi şendi"..... Çıkmadan önce yapması gereken birşey daha vardı; mailin yazarına bir teşekkür borçluydu... Hatta yazmamalı, aramalıydı ve coşkusunu paylaşmalıydı buna vesile olanla... Uzun zamandır okuyordu yazılarını, ama ilkkez arama ihtiyacı duymuştu... 10 dk. kadar konuştular ve küçük yükü atmış gibi rahatladı omzundan.. Şimdi sıra büyük yükteydi....

 

Tam bunları düşünürken telefonu çaldı, arayan sekreteriydi, adresi bulmuş olmalıydı..... Hevesle açtı telefonu, "söyleyin serap hanım, adresi not alıyorum" dedi..... Birden dondu kaldı önce.. Elindeki kalem yere düşerken o da koltuğa çökmüştü aniden.....

Gözlerinden yaşlar akarken,kulağında sekreterin son cümlesi çınlıyordu;

"Kemalbey 2 yıl önce Darülaceze' de ölmüş efendim....

Son adresi; maalesef kimsesizler mezarlığı...."

Taner erdem 24 kasım 2006

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 21.240
  • Teşekkür 151851
    • Çevrimdışı
  • # 16 Şub 2020 21:41:38
SEVGİ

Otobüs yolcuları elinde beyaz bir baston taşıyan genç ve güzel kadının otobüse binisini içten gelen bir sempati ile izlediler.. 
   Basamakları geçti. Bos olduğu söylenen koltuğu el yordamı ile buldu. Oturdu.. Çantasını kucağına aldı. Bastonu koltuğa yasladı. 34 yaşındaki Susan, bir yıldır görmüyordu. Bir yanlış teşhis sonucu görmez olmuş, birden karanlık bir dünyanın içine düşmüştü. Öfke.. Kızgınlık.. Kendine acıma.. 
Hayatta tek dayanağı artık kocası Mark'tı.. Mark hava kuvvetlerinde subaydı. Susan'ı bütün kalbi ile seviyordu. Susan gözlerini kaybedince, Mark karısının içine düştüğü umutsuzluğu hemen farketmişti. Ona yeniden güç kazanması, kaybettiği kendine güvene yeniden sahip olması için yardim etmeliydi. Susan gene kendi kendine yeterli olduğuna inanmalı, kimseye bağımlı olmadan yasayabilmeliydi. 
Sonunda Susan'ı isine dönmeye ikna etti. Peki ama evden işe nasıl gidecekti?.. Genelde otobüsle giderdi. Ama simdi koca kenti bir uçtan ötekine tek başına geçmekten korkuyordu. Mark her sabah onu arabası ile ise bırakmayı önerdi. Kendi isi tam aksi yönde olduğu halde.. İlk günler Susan kendini rahat hissetti. Mark da, 
"Görmüyorum, artık hiçbir ise yaramam" diyen karısını çalışmaya başlattığı için mutluydu. Ama bir süre sonra Mark işlerin iyi gitmediğini farketti. Başkasına bağımlı yaşamın Susan'ı mutlu etmesi mümkün değildi. İşe eskiden olduğu gibi kendi başına otobüsle gitmeliydi. Ama Susan hala o kadar hassas, o kadar kırılgan, o kadar öfkeliydi ki.. Ne yapabilirdi?.. "Otobüs" lafı ağzından çıkar çıkmaz, Susan öfkeyle haykırdı.. 
"Nasıl yaparım?.. Görmüyor musun ben körüm!.. Nerde olduğumu nerden bilirim, nereye gittiğimi nasıl anlarım.. Galiba sana ağır gelmeye başladım, beni başından atmaya çalışıyorsun.." 
Duydukları Mark'ın kalbini fena halde kırdı. Ama ne yapacağını biliyordu.. 
"Her sabah ve aksam otobüsünü arabamla takip edeceğim. Sen bu yolculuğu tek başına yapmaya hazır olana dek sürecek bu.." 
Tam iki hafta Mark, Susan'ın otobüsünün arkasından gitti.. İki hafta boyu karısına görme dışındaki duyularını nasıl kullanacağını anlattı. Özellikle duymanın pek çok sorunu çözeceğini izah etti. Kulakları ona nerede olduğunu söyleyebilirdi. Yeni yaşam tarzına alışmasına yardımcı olabilirdi. Otobüs şoförü ile ahbap olursa, her şey kolaylaşır, şoför her gün ona önde bir yer bile ayırırdı. 
Nihayet Susan, yolculuğu tek başına yapmaya hazır olduğunu hissetti. 
Pazartesi sabahı geldi.. Ayrılırken, otobüsünün geçici eskortu kocasına, hayattaki en büyük dostuna sarıldı.. Gözleri yaşla doluydu Susan'ın.. Kocasına öyle teşekkürle doluydu ki.. Onun sabrı, sadakati, desteği ve sevgisiyle umutsuzluk uçurumundan nasıl çıkmış, nasıl yeniden hayata dönmüştü.. "Allahaısmarladık" dedi kocasına ve uzun zamandan beri ilk defa ters yönlerde yola çıktılar. Pazartesi.. Salı.. Çarşamba.. Her gün mükemmel geçti Susan için.. Kendini hiç bu kadar iyi hissetmemişti. Yapıyordu.. Başarıyordu.. Tek başına başarıyordu.. Kendi kendine gidip gelebiliyordu iste.. 
Cuma sabahı, Susan her günkü gibi otobüse bindi.. Ofisinin karşısındaki durakta inerken bilet parasını uzattı şoföre.. "Sizi kıskanıyorum bayan" dedi, şoför.. 
Susan şoförün başkasına hitap ettiğini düşündü.. Bir körün gıpta edilecek nesi olabilirdi ki?.. "Neyimi kıskanıyorsunuz benim" diye sordu şoföre.. 
"Sizin kadar sevilmek, sizin kadar şefkat ve sevgiyle korunmak çok hoş bir duygu olmalı bayan" dedi şoför.. 
"Nasıl yani" dedi, Susan.. "Bir haftadır, her sabah yakışıklı bir subay kösede duruyor ve siz otobüsten inene kadar izliyor. Yolu kazasız geçmenize bakıyor, ofisinize girene kadar oradan ayrılmıyor. Sonra size bir öpücük yolluyor, elini sallıyor ve yürüyüp gidiyor. Siz çok talihli bir kadınsınız bayan.." 
Mutluluk göz yaşları Susan'ın yanaklarından akmaya başladı. Ve birden hatırladı.. Mark'ı hiç görmüyordu ama, bir haftadır yanında olduğunu hem de öyle kuvvetli hissediyordu ki.. 
Talihli, gerçekten çok talihli idi. Öyle bir armağan vermişti ki ona hayat, görmekten daha değerliydi.. Bu armağanın varlığına inanması için görmesi gerekmiyordu. Sevginin aydınlatmayacağı hiçbir karanlık yoktu çünkü..

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 21.240
  • Teşekkür 151851
    • Çevrimdışı
  • # 14 Mar 2020 10:55:27
Yılların marangozuydu. Saçlarını o küçük atölyesinde ağartmıştı. Eskisi kadar işi yoktu artık. Fabrika mamulü eşyalar piyasayı istila etmişti. El işi özel imalat meraklıları dışında kimse gelmiyordu dükkânına. Hani neredeyse birer sanat eseri olan masalar, sehpalar, kitaplıklar yapar, geçimini bununla sağlardı. En iyi tahtaları kullanır, görülmedik bir özenle çalışırdı.
Tahta mı gerekiyor, keresteciye mutlaka kendisi gider; ceviz, gürgen, çam cinsinden en iyi tahtaları bizzat seçip alırdı. Üzerlerinden en az bir yıl geçmedikçe bu tahtaları asla kullanmaz, kurumalarını beklerdi. Bu yüzden de yaptığı eserlerinde en küçük bir ayrılma, eğilme, bükülme olmazdı. İmal ederken pek az çivi kullanırdı, “Demir çivi eşyanın ömrünü kısaltır” derdi.
İşinde gayet titizdi. Az konuşur, sorulan sorulara kısa cevaplar verir, ücret konusunda hiç pazarlık etmezdi. Tanıyanlar bilirlerdi bu huyunu, tanımayan müşteri gelir de fiyata itiraz ederse, sözü uzatmaz, “Ben hakkımdan fazlasını istemem” der, pahalı geliyorsa başka bir marangoza gitmesini söylerdi. Sinirliydi biraz, bu huyunu bilir, kimseyle tartışmamaya çalışırdı.
Sabah namazından beri çalışıyordu. Bir hayli yorulmuştu. Sipariş edilen bir masayı daha bitirdikten sonra, “Bugünlük bu kadar yeter” deyip oturdu. Kurban bayramına üç gün kalmıştı, kurbanlık alması gerekiyordu. “Bir bardak çay içeyim de ondan sonra giderim” dedi. Kendi kendine konuşurdu yalnız zamanlarında. Emektar aletleriyle sohbet ederdi bazen. Bunlar onun organları gibiydi.
İki dükkân ötedeki çay ocağına gitti, selam verip bir sandalyeye oturdu. Onun her zaman “orta açık çay” içtiğini bilen garson, sormaya bile lüzum görmeden getirdi çayını. Şekeri karıştırırken, kendisi gibi emektar ustalardan biri olan arkadaşı kapıda belirdi. Sonra da gelip yanına oturdu. Tornacıydı adam. Son zamanlarda iyice yaşlanmış, işini göremez olmuştu. Dalgındı, hüznün resmi mürtesemdi yüzünde.
 
Söz kurbandan açıldı, konuştular bir iki satır.
.
“Biraz sonra gidip kurbanlık alacağım” dedi marangoz.
Tornacı dalgın gözlerle marangozun yüzüne bakıyordu. Söyleneni işitiyor ama anlamıyordu. Marangoz farkına vardı bunun:
“Canın sıkkın” dedi.
“Evet.”
“Sebep?”
“Bir talebe var… Üniversitede okuyor.”
“Ne var bunda?”
“Önüm sıra yürürken birden yere yıkıldı çocuk.”
“Niye?”
“Kaldırdım hemen. Sebebini sordum. Önce söylemek istemedi. Israr ettim… Açlıktan başı dönmüş…”
“Kimi kimsesi yok mu peki?”
 
“Gurbet hali, bilirsin. Arkadaşları var gerçi. Bizim binanın bodrum katında kirada oturuyorlar. Hepsi memleketlerine
gitmişler.”
“Bu niye gitmemiş?”
“Gidememiş. Para beklemiş ama gelmemiş parası. Ailesi fakirmiş anlaşılan, gönderememişler. Cebindeki üç beş kuruş da bitince aç kalmış. Kimselere söyleyememiş derdini.”
Marangoz şakaklarını ovdu bir süre. İri bir eli, nasırlı parmakları . vardı. Âdetiydi, canı sıkıldı mı iyice bastırarak alnını, şakaklarını, göz çukurlarını ovardı. Tornacıyı ilk kez görüyormuş gibi bakarak sordu:
“Sen ne yaptın peki?”
“Ne yapacağım” dedi Tornacı, “aldım eve götürdüm. Allah ne verdiyse beraber yedik. Lakin fazlasını yapamadım. Benim de meteliksiz zamanıma rast geldi. Kalktım buraya geldim, belki bir iş çıkar diye.”
“Çıktı mı peki?”
 
Tornacı “Nerde o eski günler!” dercesine elini sallayıp sustu. Önüne konan çayı karıştırmaya başladı. Şeker atmayı unutmuştu.
.
Marangoz da susuyordu. Bir yanda evde kurban bekleyen hanımı vardı, öte yanda parasızlıktan yere yıkılan bir garip talebe. Elini cebine attı, bütün parasını çıkarıp tornacıya uzattı:
“Götür ver!” dedi, “Söyle ona, memleketine gitsin.”
Tornacı hayretle baktı:
“Hepsini mi?”
“Hepsini.”
“Kurban alacaktın hani?”
“Allah Kerim!” dedi Marangoz, başka da bir şey söylemedi.
Uzunca sustular. Tornacı parayı cebine koyup gitti. Marangoz da atölyeyi kapatıp evin yolunu tuttu. Yürüyerek gitmek zorundaydı, son parasını da çaycıya vermişti çünkü.
 
Evde, “Kurbanlık almadın mı Bey?” diyen hanımına da Tornacıya verdiği cevabı verdi:
“Allah Kerim!”
Kadın başka soru sormadı. Tanırdı kocasını. Sessizce sofra hazırlamaya başladı.
İkinci gün tekrar atölyesine gitti Marangoz. İş elbisesini giyip tezgâhının başına geçti. Çam ve tutkal kokuyordu atölye. Yıllardır bu kokuyla yaşamıştı. Bu koku elbisesine de siner, her nereye gitse onunla gelirdi. Eline planyayı aldı, işe başlayacaktı ki kapıda bir adam belirdi:
“Merhaba usta!”
“Merhaba!”
Adam eşikte duruyordu, arkası güneşe dönük olduğu için yüzü iyi seçilmiyordu. Marangoz tanıyamamıştı. Adam anladı durumu, bir iki adımda içeriye girdi.
“Beni tanıyamadın . galiba.”
“Evet.”
 
“Üç ay kadar önce sana bir iş yaptırmıştım. Çalışma odam için masa, sehpa, kitaplık falan… Paranın bir kısmını
vermiş bir kısmını sonraya bırakmıştım. Şimdi hatırladın mı?”
“Hatırlar gibi oldum. Gebzeliydin galiba.”
“Evet… Ya usta, kusura bakma, parayı geciktirdim. Bir türlü yolum düşmedi buralara. Sen de arayıp sormadın.”
Cebinden bir deste para çıkartıp uzattı Marangoza:
“Buyur. Bayram yaklaştı, lazım olur. Hakkını helal et.”
Marangoz parayı alıp tezgâhın üstüne koydu.
“Buyur bir çay iç” dedi.
“Sağ ol usta, başka zaman. Arabayı çalışır vaziyette bıraktım. Bana müsaade.”
Ustanın elini sıkıp gitti adam.
Marangoz parayı saydı.
Kurban bayramı için ayırıp da sonra Tornacıya verdiği paranın tam iki katıydı!
En küçük bir hayret ifadesi belirmedi yüzünde. Hafifçe gülümsedi ve “Allah Kerim!” dedi.


hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 21.240
  • Teşekkür 151851
    • Çevrimdışı
  • # 14 Mar 2020 23:03:53
Musâ peygamber, 
Tûr Dağı’nda Allah u Tealâ ile konuşma şerefine erdikten sonra: “Yâ Rabbi, benim Cennet’teki komşularım kimlerdir, bazılarını bildirir misin?” diye bir istekte bulunmuştu.
Allah, Musâ peygambere: “Senin Cennet’teki komşularından biri, falan yerde yaşayan bir kasaptır. Görmek istersen, dükkânı falan yerdedir. Git, bir gece kendisine misafir ol,” buyurdu.
Musâ Peygamber, bu kasabın nasıl bir iyilik işleyerek kendine Cennet’te komşu olmayı hak ettiğini düşündü. 
Bu merakla, onun bulunduğu bölgeye doğru yola çıktı. Nihayet kasabı bularak: 

“Ey Allah’ın kulu, bu gece sana misafir olmak istiyorum, kabul eder misin?” dedi.
Kasap: “Hay hay! Tanrı misafirlerine, kapım daima açıktır, akşam olsun da eve birlikte gidelim, dedi.
Akşam olunca, kasap elindeki sepetin içini yiyeceklerle doldurdu. Birlikte evin yolunu tuttular. Eve gelince kasap:

– Bana müsaade buyurun, evvela şu salıncakta, değerli bir misafirim daha vardır. Onun hatırını sorup ihtiyaçlarını karşılayayım, sonra sizinle ilgilenirim, dedi. 

Odanın bir köşesinde asılı duran salıncaktan yaşlı bir kadın çıkardı. Altını temizledi, elbisesini değiştirdi. Adeta bir iskeletten ibaret kalmış ihtiyarın bütün hizmetini görüp, yemeğini yedirdikten sonra, tekrar yerine yatırdı. O sırada İhtiyar kadının anlaşılır anlaşılmaz bir şeyler söylendiği duyuldu.
 Kasap da bu sözlere “âmin” dedi.
Musâ peygamber sordu: “Bu kimdir ki, kendisine bu kadar özenle hizmet ediyorsun?”
Kasap: “Bu benim anamdır. Vaktiyle benim bütün zahmet ve sıkıntılarıma katlanmış vefakâr bir kadındır. Şimdi ben de kendisine evlâtlık görevimi yapmaya çalışmaktayım.”
– Peki, hizmetinin sonunda bir şeyler söyledi, sen de âmin, dedin; ne dedi ki?
– Annem, hizmetlerimden çok memnun kaldığı için, bana her gün, “Oğlum, Cennet’te Musâ Peygambere komşu olasın.” diye dua eder; ben de âmin derim. Bu olacak iş mi? Musâ Peygamber kim, ben kim? Ben onun yanına bile yaklaşabilir miyim hiç?

Bu esnada kendisini tanıtan Musâ Peygamber: “Müjdeler olsun sana,” dedi. “Ben Musâ Peygamber’im. Cennette senin bana komşu olacağını Allah haber verdiği için, komşumu görmek üzere buraya gelmiştim. Anana hizmetten sakın geri kalma,” diyerek oradan ayrıldı.



Allah'im sen bizleri ıslah eyle... ne güzel anlatılmış hikayede...

 anam benim canım ya...kiyamam inşallah benden razıdir inşallah hepimiz cennette komşu oluruz...
Allah ım cümlemizi hayırlı bir evlat olmayı nasip etsin... amin..

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 21.240
  • Teşekkür 151851
    • Çevrimdışı
  • # 17 Mar 2020 17:10:25
Zengin bir adam Mercedes arabası ile şehirdeki dar bir yoldan geçiyordu. Birden, yoluna aniden fırlayarak elindeki taşı arabasına atan bir çocuk gördü. Kapısına çarpan taşın sesi ile ani fren yapınca, arabası kaldırım taşına çarparak durabildi. 
Adam öfke ile arabadan fırlayıp, taş atan çocuğu kolundan tutarak sarsmaya ve "Sen ne yapıyorsun serseri, bak arabamı ne hale getirdin" diyerek bağırmaya başladı.
Üzgün ve suçlu tavır içindeki çocuk "Amca lütfen kızma, sizden önce geçen arabalara durmaları için işaret ettim, arabaların hiç biri durmayınca, sizin arabaya taş attım"dedi. 
Ve, gözyaşları içinde, kenarda devrilmiş duran bir tekerlekli özürlü arabasını ve o arabadan düşerek yerde yatan birisini göstererek "Ağabeyim yürüyemiyor, onu tekerlekli arabası ile gezdirirken, kayıp devrildi. Ağabeyim yere düştü, kaldırmaya gücüm yetmedi, gelen geçen kimse de yok, siz onu yerden kaldırıp tekerlekli arabasına tekrar oturtmama yardım eder misiniz?" dedi.
Zengin adam, ne diyeceğini bilemeden, boğazındaki düğümden yutkunarak kurtulmaya çalışarak, yerde yatan çocuğun yanına gitti, onu kaldırıp tekerlekli arabasına oturttu ve cebinden temiz bir mendil çıkararak bacağındaki kanları sildi. 
Küçük çocuk abisini tekerlekli arabasıyla alıp giderken, hiçbir şey söyleyemeden arkalarından bakakaldı.
Arabasına döndüğünde, çocuğun attığı taşın, arabasının kapısında bıraktığı oyuk şeklindeki DERİN İZİ gördü. 
Ve zengin adam, bu derin taş izini hiçbir zaman tamir ettirmedi.Arabadaki bu taş izini şu mesajı hiç unutmamak için sakladı:
"Hiçbir zaman, yaşamın içinden, birilerinin seni durdurmak ve dikkatini çekmek için TAŞ ATMAYA mecbur kalacağı kadar HIZLI geçme.” 
Allah , ruhumuza fısıldar ve kalbimize konuşur. 
O sesi dinlemek için vaktimiz olmadığında ise, bize TAŞ FIRLATMAK zorunda kalır.
İster fısıltıyı dinle, ister taşı bekle… 
Seçim senin...
Yaşamın içinden son hızla geçerken, bir an durup, kendi hayatımızda da bize bazı şeyleri hatırlatmak için atılan TAŞLAR olup olmadığını bir düşünelim. 

fikret6363

  • Uzman Üye
  • *****
  • İleti: 3.360
  • Teşekkür 12469
    • Çevrimdışı
  • # 21 Mar 2020 08:44:06
Nasıl allak bullak olduk böyle?

Birden her şey anlamını yitirdi…

Birden doğrular yanlış, yanlışlar doğru oldu.

İnsanlığa bir At sineği musallat oldu ki, istediğin kadar kaç…

Ensende hep.

Eşe dosta sarılamaz, elimizi uzatamaz olduk.

Ne hale geldik?

Kendi elini, kendi yüzüne süremiyorsun.

Yapılan planlar, kurulan hayaller uçtu gitti avucumuzdan.

Olması imkansız işler oldu, iki ay önce anlatsalar inanmazdın.

Havadaki bütün uçaklar kuş gibi yere indi…

Oteller kapandı,

En büyük Turizm fuarı hastaneye çevrildi.

Maçlar iptal edildi,

Birkaç insanın bir arada olacağı herşeye kısıtlama geldi.

Otobüste sarılarak tutunduğun direğe, evdeki kapıların kollarına düşman gibi bakıyorsun şimdi.

Okullar kapandı…

Trenler durdu, yollar boşaldı.

Petrol sudan değersiz oldu.

Kabe kapandı, Kabe…

Kimin gücü yeterdi buna… Suudi kapatsa 3. Dünya savaşı çıkardı.

Toplantılar, organizasyonlar, fuarlar, düğünler, kutlamalar toptan iptal oldu.

Ölsen cenazene gelecek insan bulamazsın…

Bir ay önce Çinli görsek yolu değiştiriyorduk, şimdi Avrupalı…

‘Turist rekorları kıracağız, pazarları artıralım’ derken, turist gelmesin diye bütün uçuşları durdurduk…

Her şey yalan oldu Dostlar….

Akşam çıkardığın kıyafetin bile düşmanın gibi.

Babanın elini öperken düşünüyorsun…

Yeni dostların var artık: sabun, su ve yalnızlık!….

Son alışveriş koşuşturmaları da bitince, birkaç güne camdan bakarız hayata artık.

Kim yazdı bunu bilmiyorum?

Ama ne geniş hayal gücü varmış, pes!…

Dini, dili, ırkı, memleketi fark etmiyor, ilk defa aynı gemide, süratle bir bilinmeze doğru gidiyoruz…

Yaşarsak göreceğiz...

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 21.240
  • Teşekkür 151851
    • Çevrimdışı
  • # 21 Mar 2020 09:47:28
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.]
Nasıl allak bullak olduk böyle?

Birden her şey anlamını yitirdi…

Birden doğrular yanlış, yanlışlar doğru oldu.

İnsanlığa bir At sineği musallat oldu ki, istediğin kadar kaç…

Ensende hep.

Eşe dosta sarılamaz, elimizi uzatamaz olduk.

Ne hale geldik?

Kendi elini, kendi yüzüne süremiyorsun.

Yapılan planlar, kurulan hayaller uçtu gitti avucumuzdan.

Olması imkansız işler oldu, iki ay önce anlatsalar inanmazdın.

Havadaki bütün uçaklar kuş gibi yere indi…

Oteller kapandı,

En büyük Turizm fuarı hastaneye çevrildi.

Maçlar iptal edildi,

Birkaç insanın bir arada olacağı herşeye kısıtlama geldi.

Otobüste sarılarak tutunduğun direğe, evdeki kapıların kollarına düşman gibi bakıyorsun şimdi.

Okullar kapandı…

Trenler durdu, yollar boşaldı.

Petrol sudan değersiz oldu.

Kabe kapandı, Kabe…

Kimin gücü yeterdi buna… Suudi kapatsa 3. Dünya savaşı çıkardı.

Toplantılar, organizasyonlar, fuarlar, düğünler, kutlamalar toptan iptal oldu.

Ölsen cenazene gelecek insan bulamazsın…

Bir ay önce Çinli görsek yolu değiştiriyorduk, şimdi Avrupalı…

‘Turist rekorları kıracağız, pazarları artıralım’ derken, turist gelmesin diye bütün uçuşları durdurduk…

Her şey yalan oldu Dostlar….

Akşam çıkardığın kıyafetin bile düşmanın gibi.

Babanın elini öperken düşünüyorsun…

Yeni dostların var artık: sabun, su ve yalnızlık!….

Son alışveriş koşuşturmaları da bitince, birkaç güne camdan bakarız hayata artık.

Kim yazdı bunu bilmiyorum?

Ama ne geniş hayal gücü varmış, pes!…

Dini, dili, ırkı, memleketi fark etmiyor, ilk defa aynı gemide, süratle bir bilinmeze doğru gidiyoruz…

Yaşarsak göreceğiz...

😟😢😌👌👐👐👐

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 21.240
  • Teşekkür 151851
    • Çevrimdışı
  • # 22 Mar 2020 20:28:17
Evden acele ile çıkmıştım. Koşar adımlarla metroya doğru ilerlerken bir yandan öğrencilere vereceğim dersin planını yapıyor, bir yandan da çiseleyen yağmurda ıslanmamaya çalışıyordum. Yürüyen merdivenlerle metro istasyonuna indim. Trenin gelmesine iki üç dakika vardi. Bu treni kaçırırsam, on dakika daha beklemem gerekecekti ve dersime geç kalacaktım. Adımlarımı sıklaştırmaya, neredeyse koşmaya basladım. Elimde çanta olmasa, belki de koşacaktım. 

Metroda benimle ayni yönde ilerleyen birisinin elindeki uzunca değnekten çıkan, “tak, tak, tak” sesleri, telaşımı ve kafamdaki düşünceleri birden unutturdu. Belli ki, onun da acelesi vardi. Sırtındaki büyükçe çantası ve elindeki değneği ile, neredeyse benim kadar hızlı adımlarla ilerliyordu. Biraz dikkatlice bakınca bu kişinin bir bayan ve ayni zamanda “görme özürlü” olduğunu anladım. Kendi kendime, “Acaba onun telaşı neden?” diye sordum. Belki de dünyayı hiç görmemişti. Özürlü haliyle tek başına ilerlese de: tavırları ve yürüyüş sekli ona, kendisine çok güvenen bir insan görünümü veriyordu. Acaba acele bir isi mi vardi? 

Bir anlık her şeyi unuttum. Sanki her şey ağır çekimdeymiş gibi hareket etmeye başladı. Onun, değneğiyle sağını solunu kontrol ederek önüne çıkabilecek engelleri anlaması, kendine yol açması, belki de yasama azminin bir göstergesi idi. Merdivenlere yaklaştığımızı hissettim. “Acaba merdivenlerden inerken kendisine yardim etsem mi?” diye düşünürken, o merdivenlerden inmeye başladı. Sanki dünya dümdüz olmuş, karşısında hiçbir engel kalmamış gibi merdivenlerin sonuna geldi. Acaba, değneğinin ucunda onu yönlendiren bir şey mi vardi, ya da bu bayan bir saka mi yapıyordu? Kafamdaki düşünceleri toparlamaya çalışırken, metronun durağa geldiğini fark ettim. 

Merakım beni bu bayanın yanına çekti ve onunla ayni kompartımana bindim. Oturduğu koltuğa iyice yerleştikten sonra, değneğini katlayıp hızlı bir şekilde çantasının ön bölmesine koydu. Çantasının başka bir bölmesini açarak, büyükçe bir şeyi çıkarmaya çalıştı. Acaba bir walkman veya yiyecek-içecek gibi bir şey mi çıkaracak diye düşünürken, kalbimden de acıma duygularının yükseldiğini hissettim. Belki de dünyayı görmeyi ne kadar çok istiyordu; ağaçlar, evler, araçlar, insanlar ve gözler... görecek o kadar çok şey vardi ki... 

O an için kendimi çok ayrıcalıklı hissettim. Göz, dünyaya açılan bir pencereydi ve ben onların kıymetini fazla bilmiyordum. Ama ne kadar çok şey ifade ettiklerini o bana anlatıyordu. 

Bayanın, çantasından çıkardığı kalınca, kitap türü bir şeyin gözüme ilişmesiyle bu düşüncelerimden sıyrıldım. Acaba o çıkardığı bir katalog muydu diyecektim ki, onun görme özürlü olduğu aklıma geldi. Derken sayfaları karıştırıp, parmaklarının uçlarıyla yoklayarak bir yerde durdu. Herhalde aradığı sayfayı bulmuştu. Hemen sağ elinin işaret ve orta parmaklarını kabarık işaretler üzerinde gezdirmeye başladı. 

Kitap okuyordu... Fakat o görmüyordu ki... Birkaç saniye daldım... Kitap okumak yalnızca görenlere has bir şey değil miydi? Anladım... Artık o gözleriyle değil; kalbiyle, duygularıyla ruhuyla okuyordu... Ve kendimden utandım. Aylardır çantamda taşıdığım ve üç beş sayfanın dışında pek okumadığım kitap geldi aklıma; ve yıllarca hiç kitap okumayanlar. 

Keşke onlar da, insani düşündüren, hatta utandıran su görüntüye şahit olsalardı.
Dünyada milyonlarca insan var... Ama okumak... Neden ben... Aniden kesik kesik düşüncelerimden sıyrıldım. Bir sayfayı okuyup bitirmiş ve diğer bir sayfaya geçmişti. Parmaklarını kabarık işaretler üzerinde ustaca gezdirmesinden, bu ise yatkın birisi olduğu anlaşılıyordu. Demek ki iyi bir okuyucu idi. Ama ne okuyabilirdi ki? Binlerce kitap, dergi ve gazetenin, görme özürlü olanlar için günlük, haftalık olarak hazırlanması belki de mümkün değildi. 

Anonsun uyarısıyla, ineceğim durağa geldiğimi anladım. Daha dört dakika geçmişti ve bu kadarcık kısa bir sürede dahi kitap okumak çok önemliydi. Bana bu dersi veren görme özürlü o kadın da kitabini çantasına koymaya ve durakta inmeye hazırlanıyordu. Az sonra tren durdu. Önce onun inmesini bekledim. Değneği ile onca insanin arasından “tak... tak... tak...” sesleri ile ilerliyordu. Arkasından birkaç saniye baktım ve sanki değnekten çıkan o sesler beynimde, “oku, oku, oku... ve şükret...” diye yankılanıyordu.

 

Egitimhane.Com ©2006-2023 KVKK