"Gecenin üçünde oturup yazı yazmakta neyin nesi?!" diye bu saatte kendimle kavga ediyorum.
Gözlerimde uyku, uyuklarken elimden defalarca yere düşen telefonun "Ya olum yat artık!" dayatmalarına, gönülsüzlüğüne karşın "Cenaze Yemeği" konuşunda bir kardeşimizin paylaşımına katkı amaçlı yazdığım mesajı devam ettirmek istedim/ istiyorum.
Kelimelerim kırık, cümleler eğreti olabilir; iyi-kötü kabul edin artık...
*
"Cenaze yemeği" yaşadığımız toplumun kanayan yaralarından biri...
O eski zarif komşuluk hukuku ile günümüzün modern dayatmaları arasında kalan miadını doldurmuş adetlere isyanım..
Hepimiz biliyoruz ki dünyadaki en ağır imtihan ölümdür. Evden bir can çıkar; geride kalanların ciğeri yanar, dünyası yıkılır, dizlerinin bağı çözülür. Cenaze evinin üstünde ki acı, kurşun gibi ağırlaşır. Zamanın durduğu, nefesin kesildiği andır o an.
Ama...hayatın o en kırık dökük anında bile insanoğlu, adeta bir kanun gibi dayatılan alışkanlıkların duvarına çarpar. Cenaze yemeği konusu, bugün cenaze evleri için başlı başına bir dert, taşınması imkansız bir yüke dönüşmüş durumda. Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal hesabı... Adam kendi derdine mi yansın, yoksa "gelenlerin karnını nasıl doyuracağım" telaşına mı düşsün?
Bu acıyı yaşamayanlar, o yangının kokusunu içine çekmeyenler için sıradan bir detay gibi görünebilir bu durum. Oysa o kapının ardında, yüreği perçinlenmiş yüzlerce soru işareti döner durur: "Yapmazsam günah olur mu? El aleme mahcup olur muyum? Yıllar sonra dedikodusu yapılır mı?" Toplumsal baskının özellikle köylerde zihinlere çaktığı bu çiviler kolay kolay sökülmüyor. Cenazenin getirdiği o tarifsiz yorgunluğun üstüne, bir de bu el alem korkusu biniyor. İşte bu yüzden, o kemikleşmiş alışkanlığı kırma cesareti gösteren, "Cenaze yemeğini kaldırdık" diyen örnek köyleri, o koca yürekli insanları, muhtarları, canıgönülden tebrik ediyorum. O kararın altına imza atan elleri öpüyorum. Keşke benim köyümde de böyle asil bir karar alınabilse...
Hafızamızı geriye doğru sardığımızda, çocukluğumuzun o dumanı tüten hatıraları düşüyor önümüze. Yav, biz ne kadar şanslı çocuklardık, böylesine güzel bir topluma denk geldik, ve ne ara bu kadar çabuk tükettik o güzelim hasletlerimizi? Bizim çocukluğumuzda acı paylaşılarak azaltılırdı, yük edilmezdi. Bir evden cenaze çıktığında, acı sadece o evin değil,
bütün komşunun, köylünün acısı olurdu. Komşu evlerinde tencere dolusu yemekler pişer, cenaze evine taşınırdı. Hafta boyu ne bir radyo açılır, ne bir televizyonun sesi yükselirdi; sükut, yasa ortak olurdu. Herkes kendi işini gücünü bırakır, cenaze sahibinin eksiğine, gediğine koşardı. Evler temizlenir, uzaktan gelen misafirler baş tacı edilerek komşu evlerinde ağırlanırdı. Dayanışmanın, insan olmanın en zarif, en duru haliydi dün... Bugün ise diğer tüm güzellikler gibi o da unutulmanın soğuk sularına gömüldü gitti..
*
Şimdi ise manzara ne yazık ki çok daha başka, çok daha yaralayıcı, insanın sinirlerini Amerikan lastiğine çevirecek cinsten.
Adam cenaze evine geliyor; güya komşu hukuku, güya acıyı paylaşma gayreti... Ama bir bakıyorsunuz, saygının yerini bir ağırlama telaşı almış. Ayranın soğuğunu istiyor kıymalının sıcağını rica ediyor. Cenaze sahibinin belki de ceplerini bomboş bırakarak, sırf ayıp olmasın diye karınca kararınca yaptırdığı o kıymalıları, ayranları beşer onar kapıp kucağına yığıveriyor. Kimseye sormadan, ardına bakmadan alıp evine götürüyor. İçeride, kapıyı pencereyi "üşüyorum" bahanesiyle kapatın rica emri veriyor. sanki bir matem evinde değil de bir ziyafetteymiş gibi...
Arkadaş çayını yudumluyor ardından.
O acılı evin ortasında ekonomiyi düzeltiyor, fizibiliteler yapıyor, gelecekten geçmişten dem vuruyor. En acısı da, nerede olduğunu, o evden bir canın koptuğunu tamamen unutarak, bir düğündeymişçesine şen kahkahalar savuruyor. Etraftakiler susar, edep susar... Biri de çıkıp, "Yahu sen ne yapıyorsun? Burada ciğeri yanan insanlar var, utanmaz!" diyemiyor.
El insaf yahu, el insaf!
Ölümün o vakur sessizliğini, bir lokma yemek telaşıyla ve saygısızlıkla gölgelemeye kimin ne hakkı var? Yas evine yük olmaya değil, yük almaya gidilir. Ruhlarımızı doyurmayı unuttuğumuz bu çağda, hiç olmazsa bir parça merhameti ve o eski, asil komşuluk hukukunu yeniden hatırlamamız gerekmez mi?
Allah herkese akıl fikir versin ne diyeyim!
🌹
Sabah ezanı okunuyor dostlar, gün yavaş yavaş ağarmakta.Rabbim kıldığınız namazı, ettiğiniz tüm duaları kabul etsin inşallah...
Yaşayan Öğretmen
26.05.2026/ Ankara