Ah o çocukluğumuzun, gençliğimizin güzelim kurban bayramları...
Şimdi ne o eski tat var ortada, ne de o içimizi ısıtan bayram havaları...
O zamanlar, bayram namazı vakti geldiğinde her evden, her sokaktan camiye doğru süzülen insanlara rastlardık. Yollarda samimi selamlar verilir, hal hatır sorulur, derin sohbetler eşliğinde camiye yürünürdü. İçerisi öyle tıklım tıklım dolardı ki, cemaat sığışabilsin diye hoca efendi defalarca cemaati ileriye doğru uyarır, safları sıklaştırırdı. Huşu içinde kılınan namazın ardından, caminin içinde koca bir halka oluşturulur; istisnasız herkes birbiriyle bayramlaşıp kucaklaşırdı.
Namaz çıkışı, o güzelim sofra kokuları sokaklara taşardı. Mahallenin oda sahipleri, hane reisleri, gözleri sokakta garip gurabayı arardı; birinin koluna girdiler mi, onları incitmeden, kırmadan baş köşeye, kendi sofralarına buyur ederlerdi.
Hızla yenen bayram yemeğinin ve ardından içilen çayların ardından, kurban kesimi için dünden hazırlanan, bilenip keskinleştirilen bıçaklar, ipler, urganlar ve koca koca leğenler bir el arabasına yüklenirdi. İstikamet, kurbanın kesileceği komşu evi olurdu. Karşılamalar öyle sıcak, öyle içtendi ki... Büyüklerin tecrübesiyle gençlerin gücü birleşir, yapılacak işler bir bir sıralanırdı.
Önce ağaç gölgesinin bol, sineğin az olduğu bir alan seçilir; kurbanın kanının usulünce akması için derin bir çukur kazılırdı. Her şey tamam olunca, kurbana bir ay öncesinden gözü gibi bakan o ortak içeri girer; hayvanın gözlerini etrafı görüp ürkmesin diye kalın bir bezle sıkıca bağlar ve kesim yerine getirirdi. İşi bilen tecrübeli büyüklerimizin tarifiyle, gücü kuvveti yerinde olan gençler hayvanın ayaklarını sıkıca bağlar, canı yanmasın diye incitmeden kıble yönüne doğru yatırırdı.
Şahadet parmakları kurbana dokunur, hep bir ağızdan getirilen teşrik tekbirleri eşliğinde, hayvancağıza eziyet etmeden kesim tamamlanırdı. Çocuktuk o zamanlar... Kesimi uzaktan seyrederdik. Köy yerinde büyüdüğümüz, bu yardımlaşmaya defalarca şahit olduğumuz için hiç korkmazdık. Şimdiki çocuklar gibi "gece uykusunda korkar, psikolojisi bozulur" diye büyüklerimiz bizi yaka paça oradan uzaklaştırmazdı. Aksine, büyüklerimizin alnımıza sürdüğü o küçük kurban kanı, sanki ibadetimizin, kurbanımızın kabulünün bir nişanesi gibi gururla taşınırdı.
Deri yüzüldükten sonra kollar, bacaklar leğenlere konur; ardından hazırlanan yufka tahtalarının üzerine sırayla alınıp yumruk büyüklüğünde parçalara ayrılırdı. Bu işlem başladığı anda büyüklerimiz evdeki hanımlara seslenirdi: "Hadi bakalım, ocağı yakın!" Ocaklar hemen tutuşturulur, koca bir sacın üzerinde kuşbaşı etler kendi suyunda, sade bir şekilde pişmeye bırakılırdı. Bir yandan da koca bir demlikte tavşan kanı çaylar bardaklara doldurulur, kaşık sesleri sokağa kadar yayılırdı. Sofrada bahçe soğanları, kuzu kulağı, taze nane, tere, domates, biber... Düşünebiliyor musunuz, sabahın henüz sekizinde, dokuzunda yaşanan bu muhteşem muhabbeti? Kadınlar, erkekler, akrabalar, konu komşu, çoluk çocuk hep bir arada...
Herkesin bir görevi vardı, orada asla seyirciye yer yoktu. Kimi kurban etini bacak, karın, kalp, kelle diye ayırır; kimi bacakları tutarak ustaya yardım ederdi. Kimi etleri parçalar, kimi kesim bittikten sonra çukuru toprakla kapatıp kanı örterdi. Kimi sakatatları el arabasıyla uzağa götürüp toprağa gömer, kimi körelen bıçakları bileyi taşıyla yeniden keskinleştirirdi. Kimi çaya, ayrana bakar, kimi de gelen misafirlere güler yüzle şeker ve kolonya ikram ederdi. Velhasıl, herkesin bir emeği, bir alın teri olurdu. Gençler ve çocuklar; yardımlaşmayı, muhabbeti, kurban ibadetini böyle mübarek günlerde bizzat yaparak, yaşayarak öğrenirlerdi. Ve bu gelenek, nesilden nesile bir miras gibi akıp giderdi...
Diyecektim ki...
Tam bunları düşünürken bugünkü bayramlar geliyor aklıma.
Kurban Bayramı'nın tarihini iple çeken bir nesilden, ne yazık ki Arife gününün manasını bile bilmeyen nesillere döndük. Eskiden kurban bir ay öncesinden alındığı için, her ortak hayvana bir torba yem, bir torba saman alıp götürmekle mükellefti. Kurbana giden büyüklerimiz çoğu zaman bizleri de yanlarında götürürdü. Kurban nedir, niye kesilir, ibadetin aslı nedir; ta o zamandan, görerek öğrenirdik.
Şimdi ise yapılacak her şeyi; kurbanı kesmeyi, parçalamayı, tartmayı, ortakları ayarlamayı, hatta o canım çayı kahveyi, yani düne ait tüm o güzel ritüelleri kurbanı satan arkadaşa, mezbahalara bıraktık. Hiçbir şeye elimizi sürmüyoruz. Mezbahanedeki görevli işini bitirince telefonla arıyor: "Gelip kurban etinizi alabilirsiniz." hepsi bu...
Böyle mübarek bir günün manevi şahitliğini yaşamayan bir çocuk, yeni yetişen bir genç; bayram günü evde sadece koca bir et poşeti, bir de babasının adama saydığı bir tomar parayı görüyor. O poşetteki eti çocuk zaten kasapta da görüyordu. Şimdi siz ona "Kurban işte bu" derseniz, çocuk da size haklı olarak: "E baba, bizim ayda bir kasaptan aldığımız et de mi kurbandı o zaman?" diye soruyla karşılık verecektir.
Saat sabahın sekiz buçuğu... Kurbanımız, satın aldığımız o yabancı ahırda, soğuk mezbahanede kesim sırasını bekliyor. Biz ise evde çocukların uykudan uyanmasını, kapımızı çalacak komşu çocuklarının sesini bekliyoruz...
Oysa nerede beraber içilen çayların demi? Nerede kurulan odun ateşlerinin isi, dumanı? Bahçe soğanı, kuzu kulağı, tere nerede? Çocukların o neşeli çığlıkları, yoldan geçen komşuların yürekten gelen "Allah kabul etsin" duaları nerede?..
Artık hiçbir şeyin eski tadı yok!
Şimdi ahirete uğurladığımız o canım büyüklerimizin sesi yankılanıyor kulaklarımda:
"Nerde o eski bayramlar?!"
Sahi, nerede?..
Yaşayan Öğretmen
27.05.2026/Sarıkaya