Emekli Öğretmenlerin Kaleminden...

Çevrimdışı adamın biri

  • Bilge Üye
  • *****
  • 5.192
  • 24.639
  • 5.192
  • 24.639
28 May 2026 23:31:04
İlçenin kalbinde, binlerce yıldır ayakta duran o mağrur Roma Hamamı’nın karşısında, Sahil'de oturuyorum. Güneş, taşların üzerine ikindi vaktinin o yumuşak, altın sarısı rengini bırakırken önümde Çavuş'un getirdiği buharı tüten bir bardak çay... Kaşığın tabağa değen sesi, sessizleşen hayatımın bir Yozgat türküsünde ki bam teli gibi geliyor kulağıma.
​Karşımda duran bu antik taşlar nelere şahitlik etmiştir kim bilir? Tıpkı  zihnimde yankılanan o kırk yıl gibi... Dile kolay, tam kırk sene boyunca her sabah aynı heyecanla, koltuğumun altında bir çanta dolusu umutla girdiğim sınıfım... Göreve başladığım ilk yıllar; tebeşir tozunun kokusu üzerime sinmiş, çocuk sesleri ruhuma işlemiş. Tahtaya yazdığım her harf, bir çocuğun gözündeki o ilk anlama pırıltısı, dünyanın en büyük ödülüydü belki de.
​Emeklilik, dışarıdan bakıldığı zaman "dinlenme" gibi görünse de, benim için bir gurbet oldu sanki. Kırk yıl boyunca her gün zilin çalmasını beklerken, şimdi sessizliğe alışmaya çalışmak... Sabahları erkenden uyanıp "Geç kalıyorum" telaşıyla yataktan fırlayıp sonra "Otur yerine artık yetişecek bir okulun, bir yerin yok" gerçeğiyle duraksamak, kalbimin en ince yerine istemesem de dokunuyor. Ceketimi her giydiğim de cebimde ki siyah 0,5 pilot kalemi arıyor ellerim; koridorda koşan öğrencilere "Koşma oğlum, yavaş" demek için dudaklarım kıpırdıyor, öğretmenler odasındaki arkadaşlarıma "günaydın, çay var mı!?" diye sormak istiyorum ama... karşımdaki tek gerçek, Roma Hamamı’nın asırlık sessizliği.
​Çayın bir yudum sıcaklığı boğazımdan geçerken, mezun ettiğim yüzlerce öğrenci geçiyor gözlerimin önünden. Şimdi her biri bir yerlerde; hayatın zorlukları, güzellikleri, çoğu evli, çoluk çocuk geleceğe dair kimbilir hangi hayalin düşündeler?  Onların yetiştiğini bilmek, o "öğretmenim" diyen seslerin ara sıra da olsa araması, hatırası, bu yalnızlık hissini biraz olsun dağıtıyor.
​Evet, bu yeni sessizliğe, bu ağır ilerleyen zamana henüz tam alışamadık. Ama biliyorum ki, nasıl bu taşlar yüzyıllardır burada nöbet tutuyorsa, acizane yetiştirmeye çalıştığımız her fidanla bu topraklarda öyle-böyle yaşamaya devam edeceğiz...
​Güneş biraz daha alçalıyor, Roma Hamamı’nın gölgesi uzuyor. Ben ise sadece bir öğretmen emeklisi değil, ömrünü kara tahtanın/akıllı tahtanın başında feda etmiş, cebinde binlerce çocuk gülüşü taşıyan bir yolcu gibiyim. Çayımın son yudumu, boğazımdaki hüzünlü düğümü biraz olsun çözüyor.
​Akşamüstü, müşterisi azalmış çay ocağında Çavuş son bardakları yıkarken sessizlik de olsa, hatıralar hala çok gürültülü...

İyi akşamlar dostlar☕🌹

Yaşayan Öğretmen
02.04.2026/Sarıkaya

Çevrimdışı adamın biri

  • Bilge Üye
  • *****
  • 5.192
  • 24.639
  • 5.192
  • 24.639
31 May 2026 05:53:51
Ah o çocukluğumuzun, gençliğimizin güzelim kurban bayramları...
​Şimdi ne o eski tat var ortada, ne de o içimizi ısıtan bayram havaları...
​O zamanlar, bayram namazı vakti geldiğinde her evden, her sokaktan camiye doğru süzülen insanlara rastlardık. Yollarda samimi selamlar verilir, hal hatır sorulur, derin sohbetler eşliğinde camiye yürünürdü. İçerisi öyle tıklım tıklım dolardı ki, cemaat sığışabilsin diye hoca efendi defalarca cemaati ileriye doğru uyarır, safları sıklaştırırdı. Huşu içinde kılınan namazın ardından, caminin içinde koca bir halka oluşturulur; istisnasız herkes birbiriyle bayramlaşıp kucaklaşırdı.
​Namaz çıkışı, o güzelim sofra kokuları sokaklara taşardı. Mahallenin oda sahipleri, hane reisleri, gözleri sokakta garip gurabayı arardı; birinin koluna girdiler mi, onları incitmeden, kırmadan baş köşeye, kendi sofralarına buyur ederlerdi.
​Hızla yenen bayram yemeğinin ve ardından içilen çayların ardından, kurban kesimi için dünden hazırlanan, bilenip keskinleştirilen bıçaklar, ipler, urganlar ve koca koca leğenler bir el arabasına yüklenirdi. İstikamet, kurbanın kesileceği komşu evi olurdu. Karşılamalar öyle sıcak, öyle içtendi ki... Büyüklerin tecrübesiyle gençlerin gücü birleşir, yapılacak işler bir bir sıralanırdı.
​Önce ağaç gölgesinin bol, sineğin az olduğu bir alan seçilir; kurbanın kanının usulünce akması için derin bir çukur kazılırdı. Her şey tamam olunca, kurbana bir ay öncesinden gözü gibi bakan o ortak içeri girer; hayvanın gözlerini etrafı görüp ürkmesin diye kalın bir bezle sıkıca bağlar ve kesim yerine getirirdi. İşi bilen tecrübeli büyüklerimizin tarifiyle, gücü kuvveti yerinde olan gençler hayvanın ayaklarını sıkıca bağlar, canı yanmasın diye incitmeden kıble yönüne doğru yatırırdı.
​Şahadet parmakları kurbana dokunur, hep bir ağızdan getirilen teşrik tekbirleri eşliğinde, hayvancağıza eziyet etmeden kesim tamamlanırdı. Çocuktuk o zamanlar... Kesimi uzaktan seyrederdik. Köy yerinde büyüdüğümüz, bu yardımlaşmaya defalarca şahit olduğumuz için hiç korkmazdık. Şimdiki çocuklar gibi "gece uykusunda korkar, psikolojisi bozulur" diye büyüklerimiz bizi yaka paça oradan uzaklaştırmazdı. Aksine, büyüklerimizin alnımıza sürdüğü o küçük kurban kanı, sanki ibadetimizin, kurbanımızın kabulünün bir nişanesi gibi gururla taşınırdı.
​Deri yüzüldükten sonra kollar, bacaklar leğenlere konur; ardından hazırlanan yufka tahtalarının üzerine sırayla alınıp yumruk büyüklüğünde parçalara ayrılırdı. Bu işlem başladığı anda büyüklerimiz evdeki hanımlara seslenirdi: "Hadi bakalım, ocağı yakın!" Ocaklar hemen tutuşturulur, koca bir sacın üzerinde kuşbaşı etler kendi suyunda, sade bir şekilde pişmeye bırakılırdı. Bir yandan da koca bir demlikte tavşan kanı çaylar bardaklara doldurulur, kaşık sesleri sokağa kadar yayılırdı. Sofrada bahçe soğanları, kuzu kulağı, taze nane, tere, domates, biber... Düşünebiliyor musunuz, sabahın henüz sekizinde, dokuzunda yaşanan bu muhteşem muhabbeti? Kadınlar, erkekler, akrabalar, konu komşu, çoluk çocuk hep bir arada...
​Herkesin bir görevi vardı, orada asla seyirciye yer yoktu. Kimi kurban etini bacak, karın, kalp, kelle diye ayırır; kimi bacakları tutarak ustaya yardım ederdi. Kimi etleri parçalar, kimi kesim bittikten sonra çukuru toprakla kapatıp kanı örterdi. Kimi sakatatları el arabasıyla uzağa götürüp toprağa gömer, kimi körelen bıçakları bileyi taşıyla yeniden keskinleştirirdi. Kimi çaya, ayrana bakar, kimi de gelen misafirlere güler yüzle şeker ve kolonya ikram ederdi. Velhasıl, herkesin bir emeği, bir alın teri olurdu. Gençler ve çocuklar; yardımlaşmayı, muhabbeti, kurban ibadetini böyle mübarek günlerde bizzat yaparak, yaşayarak öğrenirlerdi. Ve bu gelenek, nesilden nesile bir miras gibi akıp giderdi...
​Diyecektim ki...
Tam bunları düşünürken bugünkü bayramlar geliyor aklıma.
​Kurban Bayramı'nın tarihini iple çeken bir nesilden, ne yazık ki Arife gününün manasını bile bilmeyen nesillere döndük. Eskiden kurban bir ay öncesinden alındığı için, her ortak hayvana bir torba yem, bir torba saman alıp götürmekle mükellefti. Kurbana giden büyüklerimiz çoğu zaman bizleri de yanlarında götürürdü. Kurban nedir, niye kesilir, ibadetin aslı nedir; ta o zamandan, görerek öğrenirdik.
​Şimdi ise yapılacak her şeyi; kurbanı kesmeyi, parçalamayı, tartmayı, ortakları ayarlamayı, hatta o canım çayı kahveyi, yani düne ait tüm o güzel ritüelleri kurbanı satan arkadaşa, mezbahalara bıraktık. Hiçbir şeye elimizi sürmüyoruz. Mezbahanedeki görevli işini bitirince telefonla arıyor: "Gelip kurban etinizi alabilirsiniz." hepsi bu...
​Böyle mübarek bir günün manevi şahitliğini yaşamayan bir çocuk, yeni yetişen bir genç; bayram günü evde sadece koca bir et poşeti, bir de babasının adama saydığı bir tomar parayı görüyor. O poşetteki eti çocuk zaten kasapta da görüyordu. Şimdi siz ona "Kurban işte bu" derseniz, çocuk da size haklı olarak: "E baba, bizim ayda bir kasaptan aldığımız et de mi kurbandı o zaman?" diye soruyla karşılık verecektir.
​Saat sabahın sekiz buçuğu... Kurbanımız, satın aldığımız o yabancı ahırda, soğuk mezbahanede kesim sırasını bekliyor. Biz ise evde çocukların uykudan uyanmasını, kapımızı çalacak komşu çocuklarının sesini bekliyoruz...
​Oysa nerede beraber içilen çayların demi? Nerede kurulan odun ateşlerinin isi, dumanı? Bahçe soğanı, kuzu kulağı, tere nerede? Çocukların o neşeli çığlıkları, yoldan geçen komşuların yürekten gelen "Allah kabul etsin" duaları nerede?..
Artık hiçbir şeyin eski tadı yok!
​Şimdi ahirete uğurladığımız o canım büyüklerimizin sesi yankılanıyor kulaklarımda:
​"Nerde o eski bayramlar?!"
​Sahi, nerede?..

Yaşayan Öğretmen
27.05.2026/Sarıkaya

Çevrimdışı adamın biri

  • Bilge Üye
  • *****
  • 5.192
  • 24.639
  • 5.192
  • 24.639
03 Haz 2026 02:40:19
Dün gökyüzünün bıraktığı bereket, bu sabah yerini taze bir sessizliğe ve o sessizliği usulca yırtan ilk güneş ışıklarına bırakmış. Yağmur sularının pırıl pırıl yıkadığı kiremitlerden süzülen son damlalar, asma yapraklarının uçlarında birer elmas gibi...
Doğa, gecenin yorgunluğunu üzerinden atmış; bahçedeki sarı çiçekler yüzlerini minnetle güneşe dönmüş.
​İşte tam bu anda, hayatın tüm karmaşasına inat, zamanı biraz yavaşlatmak gerek.
Elde sıcacık bir sade kahve...
Kokusu, yağmur sonrası toprak kokusuna karışıyor. İlk yudumda damakta kalan o buruk tat, aslında yaşamanın, nefes almanın ve yeni bir güne uyanmanın en zarif kutlaması.
​Etrafta hayatın o kendine has, muazzam senfonisi...
Üveyiklerin ve serçelerin neşeli cıvıltılarına, mahallenin o hiç susmak bilmeyen, sabahın müjdecisi cırtlak sesli horozu eşlik ediyor. Sokaktan geçen ilk arabaların sesleri, taksici Mustafa'nın uzaktan selamı güne erken başlayanların telaşını fısıldıyor kulak fısıltısıyla. Az ilerde, fırından yeni çıkmış, dumanı tüten ekmeği göğsüne bastırmış evine dönen yan komşumuz Ayşe teyze... Üst katlardan gelen, güne neşeyle başlayan çocukların o berrak, kaygısız sesleri...
​Hayat, büyük mucizelerde değil; tam da bu küçük, sade ve samimi anlarda saklıdır. Bir fincan kahvenin hatırında, bir komşunun adımlarında, yağmurla temizlenmiş bir gökyüzünün altında...
​Her şeye rağmen hayat güzel, yaşamak ümit dolu.
​Günaydın yeni gün🌺
Günaydın mahallem🇹🇷
Günaydın dostlar☕

Yaşayan Öğretmen
02.06.2026/Sarıkaya

Çevrimdışı adamın biri

  • Bilge Üye
  • *****
  • 5.192
  • 24.639
  • 5.192
  • 24.639
06 Haz 2026 13:58:46
Yatma, kalkma, yemek, dinlenme, toplantı, plan program okul vs...gibi zorunlu işlerim artık akreple yelkovanın "yüksek müsaadeli" iznine bağlı değil...
Saat kaç, kaçı gösteriyor, dışarıda kar mı yağmur mu yağıyor umrumda değil, kafama bile takmıyorum.
Kör topal kendime takılıp gidiyorum.
Çocuklar, torunlar, eş-dost, akraba, komşu ziyareti, vakit namazları dışında zamana karşı artık yarışım da yok.
Maratonu çoktan bitirmiştim
*
Küreksiz sandal gibi su nereye sürüklüyorsa oraya gidiyorum artık.
Ani kararlar, akla geleni yapmak, zamanı mekana uydurmak gibi bütün işlerim. 
Televizyonda hangi saatte hangi program var, rast gelirsem öylesine takılıyorum; Müge'nin bulduğu katil stüdyoda nerede oturuyor, dünden yarım bıraktığım Esra'nın programındaki karmaşık(!) hikaye nasıl bitti acaba, yemek yarışmasındaki koket teyzemin ince üsluplu yarışmacıya 'tuzu yok" çıkışları,  "Ben bilirim" yarışmasında beş harfi çıkmış bir harfi bulmaya çalışan üniversite mezunu yarışmacıya kızma çabalarım...
Kendimi yormalarım...
*
Aylık ilaçlar, üç ayda bir yaptırdığım tahlil sonuçları, zorunlu sağlık ocağı, hastane ziyaretlerim...
Aile hekiminin pazartesi günleri köylere gittiği, her seferinde "tansiyonunu, boyunu, kilonu ölçtük mü emmi?" sorularına evet demekten gına gelen cevaplarım...
Müracaatta ki arkadaşın; "TC numaramı söyleyim" cevabıma karşılık ısrarla kimlik isteme uğraşı, bıkkınlıklarım...
*
Eski inatlıklarım da eskiyle gitti.
Eskilerin tabiriyle "duvara çöp sokmam lazım."
Bu aralar yürüdükçe rahatlamanın zorunlu güzelliklerini yaşıyorum. Sabah baktım kemerden bir nokta daha tarihe kavuşmuş.Azıcık da olsa zayıflamışım Kendi kendime moral  veriyorum.
*
Emeklilikte navigasyon da işe yaramıyor.Eskiden evden okula giden yol güzergahında kimler karşıma çıkacak, kimlerle sohbet edeceğim  hepsini tahmin ederdim, edebilirdim. Şimdi bütün yollar marketlere çıkıyor. Elimde liste 'ne buyurulursa' sesimi çıkarmadan alıp geliyorum. Çoluk çocuk gitmiş edü-büdü kalmışsın ihtiyarlıkta kılıbıklığın adı mı olur!?
Kılıbıklık artık kabulleniştir😊
*
Bir aydan bu yana müşteri hizmetlerini beş altı kez aramama rağmen nihayetinde ev internetimizin bağlanması...
Paranla rezil olmak dedikleri  bu olsa gerek?
Rica minnet işi de bize uymaz.Ne yapalım? Her şey gibi onu da "akışına bıraktım."
Emeklilikte emekleyen günlere inat...

Saygıyla kalın💐

Yaşayan Öğretmen
23.11.2025/Sarıkaya

Çevrimiçi dark city

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 11.904
  • 73.461
  • 11.904
  • 73.461
07 Haz 2026 09:18:31
 Emekli bir öğretmeni en çok mutlu eden iki kavram emeklilik hayatının rutinleri olsa gerek:
Özgürlük ve huzur.
Üçüncüsünü de eklememek eksiklik olur. Saate endeksli olmayan bir gündelik hayat.
  [linkler sadece üyelerimize görünmektedir.] hocamıza teşekkürler. Mesajları, duygularımıza ve düşüncelerimize fazlasıyla tercüman oluyor. Sayın hocamız başta olmak üzere  emekli meslektaşlarımıza sağlık  ve huzur dolu bir emeklilik hayatı dilerim.

Çevrimdışı adamın biri

  • Bilge Üye
  • *****
  • 5.192
  • 24.639
  • 5.192
  • 24.639
09 Haz 2026 05:25:49
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.] Rica ederim hocam. Ben teşekkür ederim.

Çevrimdışı adamın biri

  • Bilge Üye
  • *****
  • 5.192
  • 24.639
  • 5.192
  • 24.639
09 Haz 2026 05:38:28
Sevdiğimiz bir abimizin defninden sonra;
HATIRLADIKLARIM/DÜŞÜNDÜKLERİM...

Cenazenin ilk günü, o büyük yangının düştüğü ilk andır. Uzaktan yakından gelen akrabalarla, köyden, mahalleden, oturduğumuz apartmandan koşup gelen komşularla evimiz dolar taşar. Evin kapısında üst üste yığılmış onlarca ayakkabı, avluda, bahçede dizilmiş sandalyeler… Herkes sessiz bir tevazuyla acıya omuz verir. Kısa cümlelerle günlük hayattan, havadan sudan bahsedilir; amaç, ateşin düştüğü yüreklerin sızısını bir an olsun hafifletmek, zihni o amansız gerçeklikten biraz olsun uzaklaştırmaktır.
​Akrabalık ve komşuluk hukuku, o gün dünya kelamını da işi gücü de askıya alır. Günün büyük kısmı cenaze evinde nöbet tutarak geçer. Komşu kadınlar, acılı hane halkının kadınlarına kol kanat olur; temizliğe, mutfağa, çay hizmetine ortak olurlar. Kendi mutfaklarında pişirdikleri sıcak yemeklerle hem acılı ailenin hem de uzaktan gelen misafirlerin yükünü, acının o ağır kokusunu hafifletmeye çalışırlar.
​Ancak ikinci günün sonunda, vedanın ilk soğukluğu hissedilir. Birinci derece yakınlar dışındaki hısımlar, akrabalar müsaade isteyip yavaş yavaş evlerine dönerler. Komşuların gelip gitmesi seyrelir, ayak sesleri azalır.
​Cuma günü okunan mevlidin ardından ise, asıl kopuş başlar. İstemeyerek de olsa birinci derece akrabalar, hane halkından talebe varsa okuluna, evli olanlar kendi yuvalarına gitmek için gözyaşlarını içlerine akıtarak o kapıdan çıkarlar.
​İşte o an, mutfaktan ve bahçeden gelen o teselli fısıltıları yerini derin, uğultulu bir sessizliğe bırakır. Kapı önündeki o onlarca ayakkabıdan geriye sadece birkaç çift kalmıştır. Komşular artık kendi hayatlarının akışına, sokağın rutin gürültüsüne geri dönerler.
​Evde kalanlar için asıl gurbet, asıl yangın işte o gün başlar.
​Giden yolcu, o gün gerçekten gitmiştir. Bir daha gelmemek üzere ayrılmıştır evden; bir daha asla dönmeyecektir. Akşam yemeğinde, sabah kahvaltısında oturduğu o sandalye, o minder artık bomboştur. Onun elinin değdiği çatal, kaşık, çay bardağı ve tabak bir daha o masaya konmayacaktır.
​Yatağı, başını koyduğu yastığı, odasında asılı kalan o kimsesiz sessizlik insanın içine bir taş gibi oturur. Pijamaları, ev terlikleri son kez katlanıp sessizce gardırobun bir köşesine kaldırılır. Ayakkabılıktaki ayakkabıları, gözyaşları içinde yerinden alınır. Televizyonda ya da cep telefonunda ansızın çalan yarım kalmış bir türkü, yürekteki acıyı ilk günkü gibi tazeler. Evdekiler, gözleri nemli, çaresizce birbirini teselli etmeye çalışır.
​Birkaç hafta sonra, odada kalan o tanıdık koku son kez içe çekilir. Kıyafetleri gözyaşları içinde yıkanır ve bir yakın vasıtasıyla fakir fukaraya, ihtiyacı olanlara dağıtılır. Hanedekiler, rahmetliden kalan küçük bir eşyayı, bir tespihi, bir saati ya da bir yazmayı ebedi bir hatıra olarak bağrına basar.
​Kimi zaman gidenin bıraktığı boşluk öyle ağır gelir, yokluğu kalbi öyle bir hırpalar ki, kalanların bedeninde yeni hastalıklar, tedavisi güç dertler baş gösterir. Günlük rutin işlerin artık tadı tuzu, güzelliği kalmamıştır. Eskiden anlatılan o şen şakrak fıkralar bile artık komik değildir; yüzlerde sadece zoraki, buruk bir tebessüm belirir. Komşunun, akrabanın düğünleri o eski neşesini, havasını kaybetmiştir.
​Günler ayları, aylar yılları kovaladıkça acılar ilk günkü gibi yakmaz belki ama yerini adı konulmayan, dilsiz bir sabra bırakır. Duygular yavaş yavaş taşlaşır, gözpınarları kurur, gözyaşları içe akmaya başlar.
​Dünyanın o tantanalı mal mülk hırsı, makam kavgası bir anda biter. İnsan anlar ki, sağlıktan ve geride hoş bir seda bırakmaktan ötesi yalanmış.
​Her şey, o sararmış albümlerde, mahzun birer tebessüm olarak kalır artık...

Aynı acıyı, aynı duyguları yaşayan herkese "Eyüp sabrı" diliyorum.

Günaydın öğretmenlerim☕

Yaşayan Öğretmen
09.06.2026/Sarıkaya

Çevrimdışı adamın biri

  • Bilge Üye
  • *****
  • 5.192
  • 24.639
  • 5.192
  • 24.639
10 Haz 2026 17:13:54
ZİYARET

Yıllarca her sabah aynı heyecanla girdiğiniz o kapıdan, bu kez bir "misafir" olarak girmek...
Zamanın hem durduğunu hem de ne kadar acımasızca aktığını aynı anda hissettiren, insanın kalbinde ince bir sızı bırakan garip bir an.

​Fatih'in bahçe kapısından içeri adım atıyorsunuz, adımlarınız sizi otuz yıllık bir alışkanlıkla doğruca öğretmenler odasına arkadaşların yanına götürmek istiyor. Ne elinizde çanta, ne çantanızda kitaplarınız, ne de elinizde sınıf defteriniz; sadece kendiniz. Girip girmemekte kararsız kalıyorsunuz. Üzerinizde ağırlaşmış anılar ve biraz da kendi kendinize sorduğunuzda; "olmaz" dediğiniz yabancılık hissi..
Oluyor mu, azda olsa evet..
​Bahçedeki o tanıdık gürültü; çocukların çığlıkları, koşturmacaları ve her köşeye sinmiş olan o hayat enerjisi  içinizde yeniden yeşeriyor. Ama bu kez o "yurttan sesler korosu"nun bir parçası değil, dışarıdan gelen bir izleyicisisiniz.. Koridorlarda yürürken istemeden duvardaki panolara takılıyorsunuz; tanıdık bir iki yazı, belki birlikte astığımız birkaç resim...
​Sınıfların önünden geçerken içeriden gelen akıllı tahtanın sesini,  öğretmen arkadaşlarınızın heyecanlı anlatımını duyuyorsunuz, göğüs kafesiinizde bir yerler daralıyor. " Bir zamanlar ben de o koronun sesiydim,  o koroda ben de vardım. O masa, o tahta,  pencerelerden sızan gün ışığı, karşımda çarşamba günlerinin pırtıcı pazarı, pazarcıların sesleri..." diye düşünüp yürüyorsunuz.
Şimdi her şey siz olsanız da,  olmasanız da devam ediyor; dünya dönüyor, zil çalıyor, yeni hikayeler yazılıyor.

​Öğretmenler odasına girdiğinizde karşılaştığınız o sıcak bakışlar... Eski mesai arkadaşlarınızın yüzündeki o sıcak gülümseme içinizi ısıtsa da, masanın kenarında dizili olan boş sandalyelerden birinin artık size ait olmadığını bilmek tarif edilemez bir hüzün veriyor insana. Çay bardağındaki o tanıdık koku bile "sen buraya aitsin" derken, rafllarda olmayan kupa bardağınızın boşluğu " sen misafirsin" diye gözlerinize bakıyor...
​En çok da eski/yeni öğrencilerinizden birkaçının okul bahçesinde koştururken durup, "Hocam, sizi çok özledik!" deyip sarılması duygularınızı biraz olsun dağıtıyor. İnsan o an anlıyor ki; bir öğretmen için emeklilik sadece resmi bir kağıtmış. Ömrünü verdiği o binadan fiziksel olarak ayrılsa da, sesinin sınıflarda, izi o çocukların zihinlerinde kalmaya devam ediyormuş.

​Okuldan çıkarken arkanıza dönüp öylesine bakıyorsunuz; gözleriniz biraz buğulu, gönlünüz biraz buruk, ama içinizde gurur dolu bir huzur oluşuyor. Hayatınızın en güzel otuz yılını öğretmenler odasında, koridorlarda, okul bahçesinde bırakıp sessiz sedasız gerçek dünyanıza dönüyorsunuz...

Yaşayan Öğretmen
10.06.2026/Sarıkaya

Çevrimdışı adamın biri

  • Bilge Üye
  • *****
  • 5.192
  • 24.639
  • 5.192
  • 24.639
15 Haz 2026 14:44:27
Çocukken masalları sadece dinlerdik; o tekerlemelerin arkasına gizlenmiş hayat derslerini, zamanın hilelerini bilmeden. Dünya, minicik ellerimizin arasında kaybolup giden bir masal ülkesiydi o zamanlar. Ne zamanın bir kalbur gibi elenip ömrümüzü tükettiğini fark edebiliyorduk, ne de harman yerinde çiğnenen başaklar gibi günlerin altında ezildiğimizi...

​Develerin tellal, pirelerin berber olduğu o büyülü dünyada, mantığın sınırlarını zorlayan garip kıssalarla yorardık çocuk aklımızı. Hayatın kendi gerçeğiyle henüz tanışmamıştık..
Her mesleğin bir erbabı, her yükün bir taşıyıcısı olduğunu, hayat sahnesine bizzat çıkınca anladık. Masalların o tatlı karmaşası, meğer bizi hayatın o kadar da adil ve mantıklı olmayan büyük fırtınalarına hazırlayan küçük birer oyunmuş.

​En çok da o gizemli tekerlemeye takılırdı çocuk kalbimiz: "Anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken..." İçgüdüsel bir terslik sezerdik bu cümlede. Küçük kollarımız yorulur, o koskoca beşiği sallamaya gücümüz yetmezdi.
"Evlat, anasını sallar mı hiç büyümeden?" diye sitem ederdik gizliden gizliye. Oysa masalın içindeki o terslik, aslında hayatın en amansız doğrusunu saklarmış koynunda.

​Bilemezdik ki bir gün masal bitecek ve o tekerleme acı bir gerçek olarak karşımıza dikilecek. Gün gelecek, bizi bir zamanlar canıyla, kanıyla besleyen, sarıp sarmalayan analarımız yaşlanacak; tıpkı bir bebek gibi ilgiye, şefkate ve korunmaya muhtaç olacak...
Çocukken kollarımızı yoran o hayali beşik, büyüdüğümüzde yüreğimize çöken o tatlı ama hüzünlü vefa borcuna dönüşecekmiş.
​Meğer hayat, biz daha masalların sonundaki o "üç elmayı" beklemeden, zamanın kalburundan usulca aşağı düşürüveriyormuş.
Ve biz, annemizin saçındaki aklarda, yüzündeki çizgilerde masalın çoktan bittiğini, hayatın en gerçek, en dokunaklı faslının asıl o zaman başladığını öğrecekmişiz.

Aah zaman ah!

Yaşayan Öğretmen
02.06.2026/Sarıkaya

Çevrimdışı adamın biri

  • Bilge Üye
  • *****
  • 5.192
  • 24.639
  • 5.192
  • 24.639
01 Tem 2026 00:30:53
Gökyüzü, insanın en eski dert ortağıdır derler; bizler yaş aldıkça o da bizimle beraber değişti, kuşların kanatları yorgun, mavinin tonu gri...hepsi hatıraların rengini aldı, maalesef...

​Eskiden gökyüzü, içine dünyaları sığdırdığımız uçsuz bucaksız bir defter gibiydi. Gözlerimizi her diktiğimizde, o pamuksu bulutların arasından bir umut filizlenirdi. Kimi zaman gurbetten gelen bir mektup, kimi zaman sevdiklerimizden bir haber, kimi zaman çocukluğun o hiç bitmeyecekmiş gibi duran masum gülüşleri süzülürdü o maviliklerden.
Baktıkça yağmur olurdu gözlerimizde; sil sil bitmezdi,
Kimi zaman yıldırım ışığında, vururdu kalbimize; bak, bak gitmezdi.
Kimi zaman kar olurdu üşürdük;
Yak, yak ateşimiz sönmezdi.
Kuşlar sadece uçmazdı; her çırpışta bir özlemi hafifletir, her süzülüşte bir sevdayı selamlardı. Dağların doruğundaki kartallar; bizim hayallerimizin maverasıydı aslında.

​Fakat zaman, ismi konulmamış sert bir rüzgar gibi esti geçti üzerimizden. Bir sabah uyandık ki; o tanıdık gölgeler çekilmiş, bulutlar dağılmış, kuşlar yorulmuş, kimisi çoktan uçup gitmiş.
Gökyüzü yine orada duruyor ama... bakışlarımızdaki o eski ışıltı, fırtınaya tutulmuş bir mum alevinde, tirtir titriyor.
​Şimdi ne zaman yukarı baksam, sadece kuşların kanadında değil, o yarım kalmış düşlerin içinde kendimi görüyorum. Kanadı kırılan sadece bir kuş değilmiş; bizim çocukluğumuz, bizim eski hikayelerimiz ve o her şeye inanan tertemiz kalbimizmiş. Yine de insan, gökyüzünün bir yerlerinde o rüzgarın süpürüp götüremediği bir parça mavi kalmıştır diye umut etmekten vazgeçemiyor.

Bir umut, belki bir yerden çıkıp gelir...

Yaşayan Öğretmen
14.05.2026/Ankara

Çevrimdışı adamın biri

  • Bilge Üye
  • *****
  • 5.192
  • 24.639
  • 5.192
  • 24.639
09 Tem 2026 02:21:00
Yıllar geçse de hafızamın en taze köşesinde durur o sabahlar...
İkinci görev yerim olan İlkokulun kapısını rüzgara karşı açtığımızda, içeriye dolan sadece kar, soğuk değil, memleketin birer gerçeği idi.
Saat yedi buçuktan sonra miniklerimin adımları yavaş yavaş bahçede duyulmaya başlardı. Kucaklarında intizamla kesilmiş meşe odunları, birer parça tezekle sökün ederlerdi sınıfa. Her birinin burnu kıpkırmızı, elleri buz kesmiş, lastik ayakkabılarının içinde ayakları sırılsıklam...
​Büyük çocuklarla bir telaş başlar sınıfın ortasında. Çıra, kağıt aranır, tezekler kırılır, yerlere dökülen kırıntıların arasından uykusundan uyanmış börtü böcek fırlar. Ama o sırada ne temizlik düşünür insan, ne ders planı. Tek gaye, o sıralarda büzüşmüş, gözünüzün içine bakan o masum yavruları bir an önce ısıtabilmektir.
​Soba nihayet gürleyerek yanmaya başladığında, sınıfın en güzel köşesi o demir yığınının etrafı olur. "Gelin bakalım çocuklar, uzatın ellerinizi..." dersiniz. Arkadan büyükler mahcupça bakar, bilirsiniz onların da canı can... Isınan ayaklardan yükselen o nemli koku, tezek dumanına karışır.Ayakkabılar sobanın etrafına dizilir, ıslak çoraplar oturakların arkasına kurusun diye yanyana serilirdi. İşte o bir saat, müfredatın yazmadığı ama insanlığın en büyük dersinin verildiği andır; "Merhamet dersi."
​Tam her şey yoluna girdi derken, bu sefer yukarıdan sesler gelir. Çatı tipiyle dolmuştur; temizlemesen, tavanın o kerpiç "bişirik" çamuru koyuverir kendini. Bu kez tebeşiri bırakıp, üç beş fidanla çatıya çıkarsınız. Yukarıda dondurucu rüzgarla mücadele, aşağıda leğenlere, tenekelere damlayan su sesleri...
*
Bunlar akılda kalan hatıralarımızdan sadece biri..
Yazsak sanırım roman olur.
​Bizler, bizim gibi olan arkadaşlarım sadece öğretmenlik yapmadık; o çocuklara hem anne olduk, hem baba, hem de o yıkık dökük binalara, kara, soğuğa siper olduk. Bugün geriye dönüp baktığımda, o tezek kokulu sınıflardan vatanına, milletine hayırlı okusun- okumasın nice insanların yetiştiğini görmek, çekilen tüm o çileleri birer şeref madalyasına dönüştürüyor.
​O kara kışta, zor şartlarda yüreğinin ateşiyle sınıfını, öğrencisini ısıtan; o tavanı akan okullarda geleceğe köprü kuran tüm fedakar meslektaşlarıma selamlarımı iletiyorum.

Bizim hikayemiz, yaşadıklarımız zorluğun içinde açan kardelenlerin hikayesiydi, velhasıl...

Yaşayan Öğretmen
03.07.2026/Sarıkaya

Çevrimdışı adamın biri

  • Bilge Üye
  • *****
  • 5.192
  • 24.639
  • 5.192
  • 24.639
11 Tem 2026 02:17:46
Evinde şefkat bulamayan, okulda fark edilmeyi, sevilmeyi bekleyen yüreği yaralı öğrencilerimin dilinden...

​Öğretmenim, beni duyuyor musun?!

​Her sabah o okul kapısının eşiğine geldiğimde, kalbimde koca bir yükle kalakalıyorum. İçeri girince ne söyleyeceğimi, halimi nasıl anlatacağımı bilemiyorum. "Hastayım" diyorum öğretmenim, çünkü ruhumun, çocukluğumun acıdığını söyleyecek başka kelimem yok. Ezberlenmiş bahanelerin arkasına saklanıyorum; çünkü evdeki o kargaşadan, yokluktan çıkıp ayağımdaki yırtık çorapla, taranmamış saçlarımla karşınıza çıkmaya utanıyorum. Adım atacak halim yok, ama yine de size geliyorum.
*
​Bizim evde geceler uyumak için değildir öğretmenim. Kavgaların, bağrışmaların arasında, yer yatağında dört kişi sıkış tepiş sabahı ederiz. Annem ayakta, babam yorgun... Ne saçımı okşayacak bir el var evde ne de yanağıma kondurulacak bir öpücük. Adım bile anılmaz oracıkta. Evde yok sayılan ben, okulda "sersem" bir çocuk oluveriyorum.
*
​Sınıfta olumsuz bir davranıştan bahsederken beni örnek göstermeyin ne olur... Herkes bana bakarken utancımdan yüzüm alev alıyor, boynum bükülüyor. Sosyal faaliyetlerde hep o şanslı, renkli montları, arabası olan arkadaşlarım var. Oysa benim de gücüm var, ben de yapmak istiyorum. Bir gün olsun beni, benim de bir çocuk olduğumu düşündünüz mü?
​*
​Her şeyim eski, her şeyim eksik... Yol beni taşımıyor artık, ayaklarım üşüyor, kendimi yaşlanmış bir dede gibi hissediyorum. İçimdeki mevsimler tamamen kışa döndü.
​Ama her şeye rağmen kapınızı çalan, yine benim...
Öğretmenim, eğer bir eksiğim varsa ne olur beni sınıfın, hayatın dışına itme. Dünyanın yükü sırtımdayken yüzüme sevgiyle bakacak tek insan sizsiniz. Eğer siz de beni kabul etmezseniz, bu kırık dökük halimle kim kabul eder beni?

​Ben sadece görülmek, sadece sevilmek istiyorum;
Öğretmenim, beni duyuyor musun?!!
Öğretmenim beni seviyor musun?!!

Yaşayan Öğretmen
07.07.2026/Yozgat

Çevrimdışı adamın biri

  • Bilge Üye
  • *****
  • 5.192
  • 24.639
  • 5.192
  • 24.639
11 Tem 2026 02:28:24
Bizim şiirlerimiz:
BİZDE GİDERİZ BİR GÜN
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.]

Çevrimiçi dark city

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 11.904
  • 73.461
  • 11.904
  • 73.461
Bugün, 09:52:01
      Hayat bir sınavdan ibaret olduğu için; her daim stres takip eder emekli olsak bile.
     Biz sadece çalışma hayatındakileri eksilttik.
    Her şeye rağmen hayat iyi değerlendirildiği sürece çok güzel.
Emekli meslektaşlarımıza ve emekli adaylarına sağlık ve huzur dolu günler dilerim.
Bir dilek de  EYT'de en mağdur olan atama grubum (1999 Ağustos) başta olmak üzere emeklilikte yaş sınırına takılan tüm meslektaşlarımızın mağduriyeti KADEMELİ EMEKLİLİK YASASI ile giderilsin inşallah.
     Emeklilik hayatında en mutlu anlardan birisi de okutmadığınız ama eğitim sürecini takip ettiğiniz öğrencilerin düğünlerine katılmak ve orada eski öğrencilerinizi, velilerinizi, komşularınızı, meslektaşlarınızı, köy halkınızı görmek suretiyle hasret gidermek.
    Çünkü 24 yılın 14'ü aynı köy olunca anılar da çok oluyor.

 


Egitimhane.Com ©2006-2023 KVKK