Konu: Atatürk İle İlgili Hatıralar  (Okunma sayısı 60655 defa)

38fatma

  • Bilge Üye
  • *****
  • 2. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 10.481
  • Teşekkür 132148
    • Çevrimiçi
  • # 29 Oca 2013 06:48:22
Hatay davası günlerinde, onu ebediyen aramızdan alacak hastalığın acıları içindeydi. Yalnız ve yalnız milletini düşünen emsalsiz insan, bu zaferi de başaracaktı, çünkü söz vermişti. Bu söz verişi Hatay’ın bağımsızlığı sağlandığı zaman devlet başkanı olan Tayfur Sökmen şöyle anlatmaktadır:

“Aziz Türk milletinin büyük evladı Atatürk’ü 1921 yılında tanıdım. Ziyaretimizin sebebi; o sırada Fransız delegesi Mösyö Franklen Bouillon ile Türkiye arasında yapılmakta olan anlaşma müzakeresinde Hatay’ın da, Adana, Mersin, Osmaniye, Maraş, Antep ve Urfa gibi ayrılmaz bir parçası olan Türkiye’ye iadesini sağlayacak bir yol bulunmasını istemekti. İşte bu maksatla Atatürk’ü, dört Hataylı arkadaş, heyet halinde, ilk Büyük Millet Meclisi binasında, başkanlık odasında ziyaret ettik. Bizi çok iyi bir şekilde karşıladılar, iltifat ettiler. Her hallerinden, Hatay davasıyla çok yakından ilgilendikleri beliriyordu. Bizi dikkatle dinledikten sonra:

-‘Hatay esasen milli bağlaşmamız sınırları içindedir. Bu itibarla, Hatay’ın yapmakta olduğu silahlı mücadeleyi, adım adım takip etmekteyiz. Bu sefer tamamen kurtaramazsak bile, orası için Fransızlar’dan seçkin ve özerk bir idare sağlarız. Gider, çalışırız, buyurdular.’”

m1m2a3h4

  • Uzman Üye
  • *****
  • İleti: 1.168
  • Teşekkür 2329
    • Çevrimdışı
  • # 02 Şub 2013 11:40:51
Falih Rıfkı Atay'ın anılarından
İtalyan Diktatörü Mussolini Roma İmparatorluğunu yeniden kurmak düşü ile pek yüksekten konuşmalarda bulunuyordu. Yaptığı söylevlerinde Anadolu üstünde de hırsı olduğunu sezdirdiği günlerde idi.
Kordiplomatiğe verilecek akşam yemeği için hepimiz Mustafa Kemal Paşa'yı Ankara Palas Otelinin yemek salonunda bekliyorduk. Mustafa Kemal Atatürk, bir kaşının ucu kalkık, biraz sertçe yüzlü olarak içeri girdi. Bir şeye sinirlenmiş olduğu belli olmakla beraber, sesi doğal tonundaydı. Ben diplomatların kıdemlisi olduğum için yanında bulunuyordum. Herkesin elini ayrı ayrı sıkıyordu.
İtalyan Büyükelçisine sıra gelince şöyle dedi:
-Ekselans!... Şefinizin bugün bir konuşmasını daha, ajanslardan okudum!... Anadolu'da gözü olduğunu, bu sözlerinden de anlıyorum!... Ama ben varken o buraya gelemez!... Olsa olsa ölmemi bekleyecek!... Gene gelemeyeceğini, kendisine bildiriniz!... Mustafa Kemal giderse, yerine bin Mustafa Kemal geçer!...
İtalyan Büyükelçisinin sarardığını gördüm.
Mustafa Kemal Atatürk sözlerine daha da devam edecekti.
Kulağına eğilerek fısıldadım:
-Bir tanesi yeter efendim...
Sakinleşerek sesi kendi tonuna geldi.   

38fatma

  • Bilge Üye
  • *****
  • 2. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 10.481
  • Teşekkür 132148
    • Çevrimiçi
  • # 03 Şub 2013 07:22:00
Gömüleceği Yer

Atatürk’ün gömüleceği yer ve toprak konusunda manevi kızı Prof. Dr. Afet İnan şunları anlatır:

“O’nun kabri Ankara’da olacaktır. Fakat bu şehrin neresinde? Çünkü O’nun en son kuvvetli isteği bir an önce Ankara’ya dönebilmekti. Biri Büyük Millet Meclisi’nden İstasyon’a inen cadde üzerindeki yuvarlak yer, diğeri Çankaya’daki yeni köşkün mermer havuzu. Bu yerler şu nedenle konuşulmuştur:

Bir akşam, Atatürk etrafında toplananlara, ölümlü oluşu üzerinde durmuş ve özellikle kendisi 1926 suikast girişiminden sonra söylediği cümleyi tekrar etmişti. ‘Benim naçiz vücudum bir gün elbette toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır’ dedikten sonra ‘Milletim beni istediği yerde yatırsın, yeter ki beni unutmasın’ demişti. Meclisin altındaki yuvarlak yeri ortaya atan kişiye ise, ‘iyi ve kalabalık bir yer, fakat ben böyle bir arzumu milletime vasiyet edemem’ demişti. Ancak, gene o akşam ileri sürülen bir fikrin kendisini çok duygulandırdığını, bugün bile hatırlıyorum.

Memleketin bütün sınır boylarından getirilecek toprak üzerinde yatmak. Recep Peker, hararetle bu fikrin sembolik savunmasını yapmıştı.

Atatürk, böyle bir fikrin uygulanmasından ancak, ölümlü vücudu için hoşlanacağını ve gurur duyacağını anlatırken bana bakarak:

-‘Bunu unutma’ demişti.”

duyguaydın

  • Moderatör
  • *****
  • İleti: 4.224
  • Teşekkür 109972
    • Çevrimdışı
  • # 21 Şub 2013 09:29:42
  İMKANSIZ DİYE BİR ŞEY YOK
İbrahim Göktürk'ün 10 Kasım 1964 yılında Ulus gazetesinde yayımlanan yazısında Zihni Kavukçu'nun ağzından pek bilinmeyen bir Ankara gecesi anlatılıyor:
"Ben Kurtuluş Savaşısıralarında Ankara'nın Saman pazarı semtindeki bir askeri hastahanede sağlık memuru idim. Hastahane dediysem öyle ahım şahım bir bina ve kurum aklınıza gelmesin... Burası, o zaman ilk Rus Elçiliği binasının arkalarına düşen koca bir konak bozuntusu ve bozuk bir evdi. Odalar, koridorlar, merdivenler, haraplıktan gıcırdar dururdu...

O günlerde muhtelif savaş cephelerinden durmadan hasta ve yaralı askerler buraya sevk ediliyordu... Hastahanemiz yüzlerce yaralı ve hasta ile ağzına kadar doluydu. Buna rağmen binada sağlık personeli olarak bir ben, bir tek de doktor vardı... Nizamiye kapı nöbetçimiz, ünlü kadın kahraman Kara Fatma idi.

Elimizde ilaç yoktu ve ameliyat aletleri pek basit ve sınırlı şeylerdi. Tek doktorumuz ise bir operatör bahriye binbaşıydı. Tabii o zaman kendisi hastahanenin her şeyi sayılırdı. Sarı saçlı,yakışıklı, babacan bir deniz subayı. Kasımpaşa'dan kaçarak gelmiş buraya. Üstelik sesi de güzel ve yanık. Rakı bulursa birkaç tek atar akşamları. Bir taraftan hem yanık türküler söyler hem de isli bir petrol lambasının altında yaralıların ameliyatını yapar, kurşunları çıkarır, masanın üstüne dizerdi. Gündüz çalışmaları yetmediğinden gece de bu kesmeli, biçmeli, dikmeli ve gazelli operasyonlar geç vakitlere kadar devam ederdi. Bu esnada ben de bayılan yaralıların başucunda eter koklatır ve kendine yardım ederdim. Tabii o vakit hemşire filan hak getire... Ayrıca balık istifli yaralı ve hastaların inilti, feryat ve figanları çevreden duyulurdu... Yokluk ve yoksulluk diz-boyu, battaniye, karyola v. s. bulmak veya almak olanaklı değil... Üst makamdan bazen çaresiz istersek resmen: "Var olanla yetinin" diye yanıtlanırdı...

Yine kanlı cephe muharebelerinden sonraki gecelerden birindeyiz... Hastahane iyileşmemişleri bile taburcu ettiğimiz halde yaralılarla dopdolu... Tek operatörümüzle ameliyat odasındayız. İsli petrol lambası tepemizde... Ortalık dağınık, karışık, ben yerimdeyim. Doktorun sarı saçları terli anlına yapışmış.Beyaz gömleği kan ve leke içinde... Ağzında tatlı, özlemli, bir İstanbul türküsü, habire yaraları kesiyor, biçiyor, temizliyor, sarıyor, dikiyor. Bir yaralı masadan kalkarken yerine başkası yatırılıyor...

Tam bu sırada odaya bir kaç gölge ve ayak seslerinin girdiğini hissettim. Ve sertçe bir ses: "Kolay gelsin doktor bey!" dedi. Başlarımızı uzatarak dikkatle baktık: Gelen Gazi Mustafa Kemal'di... Sessizce binadan içeri girmişti, elinde bir kırbaç vardı. Hâl ve hatırımızı sordu ve: "Doktor, hele bir hastaneyi gezelim," dedi. Hep beraber odaları, koğuşları, koridorları gezerken ve yaralıları üst üste balık istifi tahtalar üzerinde görünce, Gazi Mustafa Kemal'in gözleri birden şimşeklendi ve: "Kaç hastanız var? Karyola, battaniye ve yatağınız yok mu?" Doktor, altı yüz hastanın olduğunu, var olan yüz karyolayı kurduklarını ve gereksinime yetmediğini söyledi.

Gazi Mustafa Kemal bir an düşündü sonra: "Şimdi beş yüz tane yatak ve karyola göndereceğim. Hem iki saate kadar bunların hepsi kurulmuş olacak ve yerde yatan tek bir nefer görmeyeceğim!" dedi. Ellerimizi sıkarak yanındakilerle birlikte hızla ve yıldırım gibi hastahaneden uzaklaşıp gitti. Uykulu gözlerle saate baktık; gece yarısından üç saat sonraydı; Baştabiple birbirimize bakıştık. O zamanın Ankara'sında ve savaşın en civcivli günlerinde bir gece iki saate değil beş yüz karyola ve yatak, elli tane bile zor bulunuyordu... Hatta doktor; "Bu akşam Gazi, bir iki tek fazla atmış galiba." dedi. Gülüşerek odamıza uykuya çekildik.

Neden sonra idi ki kapının vurulmasıyla derin yorgun uykumdan uyandım... Kapıdaki er: "Gazi'nin yatakları geldi, hemen kurulacak!" dedi. Kulak verdim, etraftan gıcır gıcır bir sel halinde sesler, uğultular, sert emirler birbirine karışıyordu. Pencereden şöyle bir başımı uzattım. Sayısız kağnılar birbiri ardınca gıcırtılarla Samanpazarıyokuşu yollarından hastaneye doğru akıyordu. Tan yeri neredeyse ağaracak gibi. Henüz aradan iki saat geçmiş bulunuyor...

Gazi'nin buyruğuyla beş yüz yatak ve karyola aynı gece Ankara'nın evlerinden teker teker toplanarak kağnılara yükletilmiş. İşte gelen onlardı... İçlerinde öyleleri vardı ki daha hiç kimse yatmamış. Alta serilmemiş...Kar gibi genç kızların rüyası olan gelinlik çeyizleri idi. Nice sırmalı, nakışlı örtüler, yastık yüzleri, atlas yorganlar, daha katlarından açılmamıştı bile...

Hayretler içinde kaldık... Önceki sözlerimizden utandık... Ve sıcak sevinç yaşlarımızı tutamadık. Gözlerimiz boşalıverdi.



Bütün ömrüm boyunca inandım ve gördüm ki, her zaman ve her çeşit koşullar altında Atatürk'ün kağnıları onun buyruğunu zamanında yerine ulaştırırdı..."

FARKINDA OLMAK DÜŞMANI BERTARAF ETMENİN İLK KOŞULUDUR!

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE !!!!
ATATÜRK

38fatma

  • Bilge Üye
  • *****
  • 2. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 10.481
  • Teşekkür 132148
    • Çevrimiçi
  • # 23 Şub 2013 06:55:48
Tarih 30 Ekim 1925. Ahmet Ağaoğlu Bey Hakimiyeti Milli’ye gazetesinde yazar:
 
Geçenlerde bahçemde kuyu kazan bir köylüye sordum:

-Şapka giyeceksin!

-Evet, giyeceğim.

-Neden?

-Gazi Paşa emretmiştir.

-Etsin ne olur?
 
Köylü vatandaş beni baştan aşağı hayretle süzdü, “Etsin ne olur? Olur mu efendim? Gazi Paşa olmasaydı ben senin bu kuyunu kazabilir miydim? Bizi kurtaran O’dur. O ne emrederse yapacağız!.. Ben bu bağlılık ve sadakatin bu derecesine hayran oldum. Onu daha iyi anlamak için konuşmayı sürdürmek için sordum.

-Yalnız Gazi mi yaptı?.. Millet olmasaydı Gazi Paşa tek başına ne yapabilirdi?..

-O sözün doğru efendi. Ulus gayret etti. Fakat Gazi Paşa yürüttü… Gazi Paşa olmasaydı millet kendi başına yürüyemezdi efendi!

munzeviçığlık

  • Uzman Üye
  • *****
  • Müdür Yardımcısı
  • İleti: 4.629
  • Teşekkür 22114
    • Çevrimdışı
  • # 02 Mar 2013 22:55:39
'' ÖĞRENCİ GÖZÜNDE ÖĞRETMEN

 Çankaya'da bir ilkokul açılmıştı. Köşkün çevresinde bulunan bu okulu bir gün Atatürk ziyaret etmiş.
Öğretmen tahta başında öğrencilere ders veriyormuş. Cumhurbaşkanı girer girmez saygı işaretini vermiş, çocuklar ayağa kalkmış ve oturunuz işaretini verdikten sonra yüzünü tahtaya çevirerek derse devam etmiş. Atatürk, beş on dakika ayakta ders dinlemiş ve çıkarken öğretmen yine aynı ses, aynı eda ile çocukları ayağa kaldırmış ve oturunuz işareti verir vermez derse devam etmiş.
Gazi kapıdan çıkarken yanındakilere:
 - "Gördünüz mü öğretmeni? Cumhurbaşkanına önem vermedi" demiş ve ilave etmiş:
- "İlköğretmen vatanın en hayırlı elemanı. Onlar vatan çocuklarıyla o kadar kaynaşmışlardır ki, adeta çocuklaşmalardır. Onların gözünde en sevgili öğrencilerdir. Bu öğretmen eğer dersini bırakıp saygısını göstermek için yanıma gelseydi ve çıkarken beni merdivenlere kadar geçirse idi, öğrencileri gözünde küçülür, belki prestijini kaybederdi. Öğrenci gözünde en saygılı, en büyük adam öğretmendir." demişlerdir

 1930'lu yıllarda mebuslar Atatürk'e maaşlarının yetmediği konusunda dert yanarken, Atatürk'ün kendilerine cevabı: "Maaşlarınız neredeyse Öğretmen maaşına yaklaştı. Ne zammı istiyorsunuz!" olmuştur.
 ''
 Bu memleketi yönetenler bu ülkeyi kuran başta Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk'ümüzün sözlerine ve uygulamalarına hiç mi bakmazlar?
 Diyecek hiç bir şey yok. Yazıklar olsun.... Şu öğretmenin düştüğü biçaresizliğe bakar mısınız? Hangi öğretmen mutlu ve memnun?

FTM40

  • Uzman Üye
  • *****
  • İleti: 1.308
  • Teşekkür 5857
    • Çevrimdışı
  • # 02 Mar 2013 23:19:47
YAPACAKLARIMDAN SÖZ EDİN

Bir soruşturma dolayısıyla,Atatürk'ün başardığı işlerden Vasıf Çınar söz açmıştı.
Kendisine Sordu:
-Sizin en büyük eseriniz hangisidir?
Atatürk'ün kısa cevabı şu olmuştu:
-Benim yaptığım işler,biri ötekine bağlı gerekli olan işlerdir.Fakat,bana yaptıklarımdan değil,
Yapacaklarımdan söz edin.


38fatma

  • Bilge Üye
  • *****
  • 2. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 10.481
  • Teşekkür 132148
    • Çevrimiçi
  • # 03 Mar 2013 06:57:37
Dağ Başını Duman Almış!

Yıl 1919… Ülke işgal altındaydı!

19 Mayıs’ta Samsun’a çıkan Mustafa Kemal, İngilizlerin istediği gibi çalışmasına izin vermeyeceklerini gördü… Anadolu içlerine doğru ilerlemeye karar verdi.

İlk durak Havza olacaktı.

Yâverinden, hemen bir otomobil bulunmasını istedi.

Araştırıldı, soruşturuldu… Sonunda, Benz marka, çok eski bir otomobil bulunabildi.

Mustafa Kemal,

“Tamam,” dedi.

Arkadaşları,

“Ama çok eski,” diyerek kuşkularını belirttiler.

Mustafa Kemal,

“Olsun,” dedi.

Arkadaşları,

“Her an arıza çıkarıp bizi yolda bırakabilir!” diye uyarmak istediler.

Bunun üzerine Mustafa Kemal,

“Başka otomobil var mı?” diye sordu.

Arkadaşları,

“Yok,” dediler.

“Öyleyse bununla yola çıkacağız!”

Samsun’dan çıkıp Havza’ya doğru gecenin karanlığında yol almaya başladılar…

Korkulan sabaha karşı başlarına geldi. Motor su kaynatmaya başladı… Suyun soğutulması ve değiştirilmesi beklenirken, Mustafa Kemal, otomobilden indi.

Şafak yeni sökmekte… Dağların bulutlara değen tepeleri yeni yeni pembeleşmekteydi.

O anda, Mustafa Kemal, daha önce kimsenin duymadığı bir marşı söylemeye başladı:

Dağ başını duman almış,
Gümüş dere durmaz akar.
Güneş ufuktan şimdi doğar,
Yürüyelim arkadaşlar…

Sesimizi yer, gök, su dinlesin,
Sert adımlarla her yer inlesin!

Bu gök, deniz nerede var?
Nerede bu dağlar taşlar?
Bu ağaçlar, güzel kuşlar,
Yürüyelim arkadaşlar…

FTM40

  • Uzman Üye
  • *****
  • İleti: 1.308
  • Teşekkür 5857
    • Çevrimdışı
  • # 03 Mar 2013 11:45:06
Bir Türk Cihana Bedeldir!..

25 Ağustos 1925 Salı günü Atatürk, Mareşal üniformasını giymiş ve göğsüne istiklâl Madalyasını takmış olarak ve beraberlerinde Kastamonu Milletvekilleri Ali Rıza, Mehmet Fuat, Çankırı Milletvekilleri Talât, Ziya, Kütahya Milletvekili Nuri, Rize Milletvekili Fuat Beyler, Paşalar ve yaverleri ile Kastamonu kışlasına giderek askeri teftiş etmişlerdi. Teftişte asker ve subaylara verdiği savaş görevlerinin iyi yapılmasından memnun kalan ATATÜRK “Gördüklerimden memnunum, iyi çalışmışsınız. Subaylarda çalışmış hepinize teşekkür ederim” demişti. Bu arada askerin ambar ve koğuşlarını gezmişti. Koğuşların gezisinde tank ve uçak modellerini gören Atatürk yanına iki asker çağırıp “Serbest dur konuşalım” diyerek tank ve uçaklarla ilgili sorular sormuş ve bu arada koğuş çıkışında “Bir Türk on Düşmana bedeldir” levhasını görünce oradaki subayı çağırıp:

-Öyle mi?

-Evet Paşam!

Atatürk başını dikleştirerek,

-Hayır, bence öyle değildir.

“Bir Türk Cihana Bedeldir!” demişlerdir.

hafız ahmet

  • Bilge Üye
  • *****
  • Müdür Yardımcısı
  • İleti: 3.803
  • Teşekkür 17625
    • Çevrimdışı
  • # 06 Mar 2013 18:07:45
YURDUMUN TOPRAĞI TEMİZDİR

Kral Edvard İstanbul'a geldiği zaman,yatından bir motora binerek Dolmabahçe Sarayına yanaştı.
Atatürk rıhtımda onu bekliyordu.Deniz dalgalıydı.Kralın bindiği motor,inip çıkıyordu.
İmparator rıhtıma çıkmak istediği bir sırada,eli yere değerek tozlandı.
O sırada Atatürk elini uzatmış bulunuyordu.
Bunu gören Kral bir mendille elini silmek istediği zaman Atatürk:
-Yurdumun toprağı temizdir,o elinizi kirletmez,diyerek Kralı elinden tutup rıhtıma çıkardı.

Eğitimci35

  • Moderatör
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 5.200
  • Teşekkür 87159
    • Çevrimdışı
  • # 03 May 2015 00:49:15

İLK TÜRK KADIN AVUKAT LOKANTAYA GİDİNCE...

 Ülkemizde avukatlık mesleğini seçen ve yapan ilk Kadın Avukat Süreyya Ağaoğlu, kadınların yemek yiyemediği lokantada yemek yiyince...

Süreyya Ağaoğlu, Türkiye'nin ilk kadın avukatıdır. 1924-25 ders yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdikten sonra, Ankara'ya ailesinin yanına döner.
 Bir arkadaşıyla birlikte Adalet Bakanlığı'nda staja başlar.. İlk günlerin heyecanı geçince, bir sorunla karşılaşırlar: Öğle yemeği işini nasıl çözeceklerdir ? Evlerine gidemezler, evleri bakanlığa çok uzaktır. Lokantaya da gidemezler.. Aslında o zamanlar Ankara'da yemek yenebilecek bir lokanta, İstanbul Lokantası vardır. Ama, hep milletvekillerinin yemek yediği bu lokantada, kadınların yemek yediği görülmüş şey değildir..

Türkiye'nin, bu ilk kadın stajyer avukatları, öğle yemeklerini, bir süre için peynir ekmek yiyerek geçiştirirler. Ama sonunda dayanamazlar..

Zamanın Basın-Yayın Genel Müdürü olan babası Ahmet Ağaoğlu'na giden Süreyya, öğle yemeklerini İstanbul Lokantası'nda yiyebilmek için izin ister. Ahmet Ağaoğlu, bunda bir sakınca görmez, peki, der..

İki arkadaş, ertesi gün öğleyin lokantaya gider, küçük bir bölümüne geçip güzel güzel karınlarını doyurur. Ahmet Ağaoğlu'nu ve kızını tanıdıkları için kimse yüzlerine bir şey söyleyemez, ama arkalarından konuşmalar başlar. Homurdanmalar ve şikayetler yükselir.

Şikayetler aynı gün, zamanın başbakanı 'Rauf Bey'e de iletilir. Rauf Bey de Ahmet Ağaoğlu'nu arayıp durumu anlatır.

Süreyya, o akşam eve döndüğünde, babasının kendisini beklediğini görür. Ahmet Bey hemen konuya girerek, "Başbakan Rauf Bey, senin ve arkadaşının lokantada yemek yediğinizi ve herkesin bunu konuştuğunu anlattı.. Bundan sonra öğle yemeklerine bana gelin," der..

Süreyya çok üzülür, ama yapacağı bir şey yoktur..

Birkaç gün sonra, Atatürk ve eşi Latife Hanım, Ahmet Ağaoğlu'na misafirliğe gelir. Sohbet edilirken, söz bu konudan açılınca, Süreyya Hanım, olayı bütün açıklığıyla Atatürk'e anlatır. Onun, kendisini anlayacağını ve destekleyeceğini düşünmektedir. Oysa, onu dinleyen Atatürk, "Babanın da, Rauf Bey'in de hakkı var," demesin mi ?..

Büyük bir hayal kırıklığına Süreyya, ertesi gün bakanlıktaki odasında çalışırken, bir yetkili telaşla içeri girer : "Süreyya hazırlan, Paşa seni yemeğe götürecekmiş !.."

Süreyya şaşırır, apar topar kapının önüne çıkar. Yanında bir milletvekili ve yaveriyle arabada oturan Atatürk, onu görünce, "Latife bugün seni öğle yemeğine bekliyor," der.

Süreyya hem şaşkın hem sevinçlidir. O bindikten sonra hareket eden otomobil İstanbul Lokantası'nın önünden geçerken, Atatürk, birden şoföre durmasını söyler. Bozüyük milletvekili Salih Bey telaşla yanlarına gelince, Atatürk, herkesin duyabileceği bir sesle, ona, "Bugün Süreyya'yı bize götürüyorum, ama yarın buraya gelecek, yemeğini lokantada yiyecek.." der.

Süreyya'nın şaşkınlığı daha da artar.

Ne olup bittiğini, Latife Hanım, yemekte, onun kulağına eğilip, "Paşa, dün akşam bu lokanta olayına çok kızdı, ama babanı senin yanında ezmek istemediği için kızgınlığını belli etmedi. Eve gelir gelmez, birkaç milletvekilini arayarak, yarın mutlaka eşleriyle birlikte lokantaya öğle yemeğine gitmelerini söyledi," deyince durumu anlar..

Süreyya Ağaoğlu, ertesi gün, arkadaşıyla İstanbul Lokantası'na gittiğinde, birkaç milletvekili eşinin de ilk kez orada olduğunu görür. Kimse onları bakışlarıyla bile rahatsız etmeye yeltenemez..
 Bu bir ilk olur... Atatürk ve Türkiye'nin ilk kadın avukatı Süreyya Ağaoğlu, kadınların, tıpkı erkekler gibi, bir lokantada yemek yiyebilmesine de öncülük etmiştir...

NİL35

  • Yönetim Ekibi
  • *****
  • İleti: 10.603
  • Teşekkür 92338
    • Çevrimdışı
  • # 26 Ağu 2015 11:44:07
                                                                                         

Afyon Kocatepe Saat 05:30

Etem Tem, Afyon Kocatepe'de yarattığı "anıt fotoğrafı" nasıl çektiğini, ülkenin kaderini belirleyen o sabahı ve ardından gelen günlerde neler yaşandığını Fikret Otyam ile 1960 yılında yaptığı söyleşide şöyle anlatmıştı:

" O sabah Kocatepe'de bulunuyorduk. Taaruz, şafak vakti saat beşte başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa, günler ve geceler süren yorgunluğuna rağmen ayakta, vaziyeti adım adım takip ediyor, direktifler veriyordu. Bir ara kumandanlardan ayrıldı. Tek başına, kayalıklar arasında dalgın ve düşünceli dolaşmaya başladı. Zaman zaman sahra dürbünleriyle düşman cephesine bakıyordu... Bir aralık o kayalık tepenin ucuna geldi. Hafifçe eğilmişti. Başparmağı dudaklarının arasındaydı... Hemen objektifimi çevirdim, adeta nefes almayacak kadar bir sessizlik içinde deklanşöre bastım, resmini çektim. Saat 11'di... O gün 7x11 boyunda sekiz on rulo film çektim. Bir kaç tane 10x15 cam... Mustafa Kemal Paşa, bütün gün ağzına bir lokma koymamıştı... Gece ric'ate (geri çekilme) başladılar. 2 Eylül'de Uşak'a girdik. Vakit yoktu. Ahır bozması bir yerde bir kaç film yıkadım. Fotoğraflar birbirinden güzeldi. Hemen dört tane yaptım, ertesi sabah götürdüm. İçeri aldılar. Berberi traş ediyordu. Odada portatif bir masa, bir portatif karyola, iki iskemle vardı. Bir aralık odayı işaret etti: "A be.... Bu bir başkumandan odasına yakışmaz" dedi. Salih (Bozok) odayı halılarla süsleyeceğini söyledi. Zira o gün Trikopis getirilecekti. Gazi, fotoğrafları aldı, baktı. Parmaklarını fotoğrafların üzerinde  gezdirdi ve çekti: "Çok güzel, " dedi.

" 9 Eylül'dü... Kadifekale'ye çıkmıştık. Zaman güneş batımına yakındı. Deniz pırıl pırıldı... Şehir ayaklar altındaydı... Körfezde bazı vapurlar vardı...Dumanlıydı vapurlar... Bir rapor geldi. Süvarilerimiz İzmir'e girmişti...."Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri.." emri yerine getirilmişti. İzmir bizimdi yine...

"Sonra mı?.. Ha, evet... Sonra otomobillerle şehre girdik. İlk işim bir fotoğrafçı bulmak oldu. Kocatepe'de çektiğim sekiz on rulo filmi bir Rum fotoğrafçıya verdim. Zaman geçirmek için etrafta biraz döndük, dolaştık... Sonra yeniden geldik. Fotoğrafçı geldiğimizi, içeri girdiğimizi görünce "fotoğraflarınız bir harika!" diye bağırdı. Baktım fotoğraflar daha yaş yaştı... Doya doya baktım...Hakikaten birer harikaydı...Taa Uşak'tan İzmir'e kadar bu anı bekliyordum. Fotoğrafların kuruyup, hazır olması için  bir gün daha lazımdı. Ertesi günü gelip almak üzere karargaha, Bornova'ya döndük. Ertesi sabah otomobille indik İzmir'e... Millet yollara dökülmüştü... Bayram vardı... "Biraz sonra Mustafa Kemal gelecek" dedik... Görmeliydiniz o anı... İzmir yanıyordu... Ne dost ne düşman belliydi... Cayır cayır yanıyordu İzmir... Fotoğrafçı dükkanının olduğu yere güçlükle varabildik. Fakat ne görelim?.. dükkan yanmıştı... Uşak'ta o ahır bozması yerde yıkaya bildiğim birkaç film kalmıştı elimde... Ötekilerin hepsi fotoğrafçı dükkanıyla birlikte yandı kül oldu..."

Bu fotoğrafla ilgili olarak Falih Rıfkı Atay, "Bir 26 Ağustos Yıldönümü" yazısında şöyle diyecektir:

"Fotoğraf objektifi, tarihe bu kadar canlı bir eser bırakmamıştır." 

sebocan

  • Moderatör
  • *****
  • İleti: 26.431
  • Teşekkür 416058
    • Çevrimdışı
  • # 18 Eyl 2015 21:29:57
Yıl 1927 Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla balo veriliyor. Kastamonu Valisi salona giriyor.Herkes ayakta ancak genç bir öğretmen valinin geldiğini geç fark ederek en son ayağa kalkar.Vali bey bu olayı görür ve balo bittiğinde Milli Eğitim Müdürünü yanına çağırır. Milli Eğitim Müdürü öğretmenin iyi niyetli olduğunu söylese de sayın vali olayın peşini bırakmaz. Olay bakanlığa yansır.Milli Eğitim Bakanlığı da valinin bu olaya fazla alınganlık gösterdiği kanısına varır.Bu durum görüşülürken Atatürk bakanlıktadır. Yetkililer kendi aralarında konuşurlarken Atatürk neler oluyor diye sorar?.Olayı anlatırlar ve dediği şudur...

HEMEN VALİYİ GÖREVDEN ALIN YAPILACAK BU KADAR İŞİMİZ VARKEN GENÇ BİR ÖĞRETMENLE UĞRAŞAN VALİYLE BİR YERE GELİNMEZ......

Kaynak: M.Rauf İnan, Mustafa Necati, syf,29

eessrraa

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 5.787
  • Teşekkür 45161
    • Çevrimdışı
  • # 07 Kas 2015 11:30:27
         Sene 1938, 10 Kasım..İstanbul Üniversitesinde saat 9'u 5 geçenin meşum haberi duyulmuş... Bir Alman profesör var, hukuk fakültesinde, o da duymuş, şaşırmış. Derse girsin mi girmesin mi..Bir türlü karar veremiyor. O sırada aklına rektöre müracaat etmek geliyor.Kalkmış yanına gitmiş. Aralarında şu konuşma geçmiş:
"Efendim, tereddüt ediyorum. Acaba ne yapsam?"
"Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yaparlarsa onu yapın"
İşte o zaman Alman profesör kollarını iki yana sarkıtarak:
"Bizde hiç bu kadar büyük bir adam ölmedi ki" demiş....

 

Egitimhane.Com ©2006-2023