KIYAMETİ ÇAĞIRMAK – 18. BÖLÜM
Sokağa çıktığımda hava değişmemişti. Epey zaman sonra o tenha yerden yola ulaşmıştım. İnsanlar yürüyordu. Bir köpek kaldırımın kenarında durup beni süzdü. Bir pencere açıldı, bir kapı kapandı.
Hiçbiri biraz önce yaşadıklarımla ilgili değildi.
Birkaç adım attım. Dizlerim bana ait değildi. Yine de yürüdüm. Yürümek, karar vermekten daha kolaydı.
Bir bankın kenarına oturdum.
Cebimdeki zarfı yokladım. Oradaydı.
Açmadım.
Bir süre sonra cebimden telefonu çıkardım. Ekranı karardı. Şarjı bitmişti. En azından kimseye “iyiyim” demek zorunda değildim.
Eve ne kadar sürede geldiğimi bilmiyorum. Adımlarım sayılabilir değildi, zaman da…
Kapıyı açtığımda içerisi hem tanıdık hem yabancıydı. Işığı yakmadım. Ayakkabılarımı çıkarmadım. Duvara yaslanıp bir süre öylece durdum. Böyle durmak iyi gelmemişti ama ayrılmama düşünceler izin vermiyordu. Kapıyı kilitlemediğimi fark ettim ama açık olup olmaması umurumda değildi.
Masaya anahtarları bıraktım. Metalin sesi bile fazlaydı. Sanki artık buraya ait değilmişim, burada olmamam gerekiyormuş gibi… Sandalyeye oturmadım. Oturursam, o sandalyenin beni tekrar Kerem’in karşısındaki o iplere bağlayacağından, aynı düşünce çarkında parçalanmaktan korktum.
Ceketimi çıkardım. Her şey yerli yerindeydi.
Ben hariç.
Elim kendiliğinden göğsüme gitti. Silahın bastırdığı yere… Canım acıyordu. Parmaklarımı bastırmadım, sadece orada tuttum. Kalbim düzensizdi. Sanki o odadan beri aynı ritimde asılı kalmıştı. Kerem beni öldürmemişti ama sağ da bırakmamıştı.
Yaşıyor olmak bir sevinç değildi. Beni suçlu anıların ortasına bırakmış, yardıma ihtiyacı olan bir çocuğu yeniden yalnız bırakmış olmanın ağırlığıyla ezmeye devam ediyordu.
Zarfı masanın üzerine bıraktım. Üzerinde adım yoktu. Gece boyunca orada, bir yabancı gibi durdu. Gün ağarana kadar duvarın dibinde oturdum.
Sabah olduğunda zarf hâlâ oradaydı. Açmak için bir nedenim yoktu; açmamak içinse binlerce…
Sonunda oturduğum yerden kalkıp zarfın yanına gittim. Sandalyenin sesi bu kez daha az çıktı, sanki o da teslim olmuştu.
Zarfı elime aldım. Kâğıt, yılların yükünü taşıdığını bilir gibi renginden vazgeçmiş, sararmıştı. Açmayı denedim, ellerim titriyordu. Parmaklarım bana itaat etmedi. Hızla geri kalktım. Henüz hazır olmadığımı anlamıştım. Belki de hiç hazır olamayacaktım.
Okula gittiğimde her şey sinir bozucu bir şekilde yerli yerindeydi.
Bahçedeki çınar aynıydı.
Koridorda koşan öğrenciler, öğretmenler odasındaki çay kokusu…
Hiçbiri dün geceyi bilmiyordu.
İlk derste tahtaya konuyu yazdım.
Anlatırken kendimi dışarıdan izliyordum. Sanki yerime biri geçmişti de ben arka sıradan onu seyrediyordum.
“Çocuklar, kan atardamarlarda ilerlerken kalp ritmine göre şey gibi, şey… kalp ritmine göre,”
Arkadan bir öğrenci sesi duydum.
“Hocam… iyi misiniz?”
Başımı kaldırdım. Bütün çocuklar bana bakıyordu. Gülümsemeye çalıştım.
“İyiyim,” dedim.
Yalan değildi ama eksikti. Sadece ayakta kalıyordum.
O hafta zarfı açamadım.
Her akşam masanın üzerinde durdu. Yerini değiştirmedim. Yok saymadım ama dokunmadım da.
Cuma gecesi etraf daha sessizdi. Bu kez kaçmadım. Oturdum. Zarfı önüme çektim. Derin birkaç nefes aldım.
Açtım.
“Selim oğlum,”
diye başlıyordu.
“Doktorlar yapılabilecek bir şey olmadığını söylediler.
Bunu Kerem’e söyleyemedim. Çocukken insanın taşıyamayacağı yükler vardır.
Size yazdıysa ve yetişemediyseniz, üzülmeyin.”
İnsan bazen yetişemez.
Benim için yapabileceğiniz bir şey yoktu.
Ama Kerem için hâlâ var.
Size kırılabilir. Korkarım kırabilir de…
Siz onun kusuruna bakmayın.
Bir çocuk en çok, en güvendiğine kırılır.
Onu yalnız bırakmayın.”
Yazı burada bitiyordu. İçinde Kerem’in sandığı hiçbir şey yoktu.
Ne suçlama, ne bir yardım çığlığı, ne de bir sitem.
Sadece bir bilgi.
Kâğıdı katlamadım. Masada bıraktım.
Mektubu okuduktan üç gün sonra kendimi Kerem’in evine giderken buldum. Artık kimi aradığımı biliyordum. Adresini bulmak zor olmadı. Yaklaşık bir saat sonra şehrin gürültüsünden uzak, Kerem’in sığındığı o eski evin önündeydim.
Birkaç basamaktan oluşan merdivenleri ağır ağır çıktım. Kapının önünde durdum. İçeriden hiç ses gelmiyordu.
Kapıyı çalmadım.
Önce sırtımı soğuk ahşaba yasladım. Yavaşça yere, eşiğin hemen önüne oturdum.
Aramızda bir kapı vardı.
Ve yıllardır konuşulmayan her şey.