Hikaye Türündeki Yazılarımız.

Çevrimdışı kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3.501
  • 16.472
  • 3.501
  • 16.472
# 03 Şub 2026 23:12:31
KIYAMETİ ÇAĞIRMAK – 16. BÖLÜM

Tüm ömrümü bu vicdan azabıyla geçirmiştim.
Kerem, beni ittiği koltukta üzerime doğru eğildi. Sesi sertti, sabırsızdı.
“Kalk ayağa! Hadi, kalk diyorum!”
Yavaşça doğruldum. Omuzlarımdaki görünmez yük, sanki o an ağırlığını artırmıştı. Ayakta durmak zor geldi ama düşmedim.
“Kerem…”
Adını duymazdan geldi.

“Hatırlıyor musunuz?” dedi. “Bir gün yine arka sırada başımı sıraya koymuştum. Siz ders anlatıyordunuz. Sonra birden sustunuz. Yanıma geldiniz. ‘Kerem, iyi misin?’ dediniz.”
Bir an durdu.
“Adımı ilk kez bir öğretmenim böyle söylemişti.”
Gülümsedi ama gözleri gülmüyordu.
“Ama keşke söylemeseydiniz hocam.” dedi.  “Keşke beni fark etmeseydiniz. Belki o zaman size bu kadar bağlanmaz, bu kadar güvenmezdim.”

“Kerem bak,”

“Eskiden Caner Kerem derdiniz,” diye kesti sözümü. “Şimdi sadece Kerem’e mi düştük?”

Nefes almaya çalıştım ama nefesim boğazıma takıldı.
“Artık büyümüşsün,” dedim. “Belki böyle hitap etmemi istemezsin diye düşündüm.”

Alaycı bir kahkaha attı.

“Elbette. Siz hep en doğrusunu düşünürsünüz, değil mi? Tabii bunu da düşündünüz!”
Bir adım attı.
“Biliyor musunuz, ben hep buradaydım. Yıllarca sizi izledim. Ne yaptığınızı, nereye gittiğinizi ve o düzmece kaza…”
“O kaza, “ dedim. “Oyun muydu?”

Masadan ince halatı aldı, parmaklarının arasında gezdirdi.
“Arkanı dön. Uzat ellerini.”

Dediğini yaptım. Karşı koymadım. Bileklerimi sertçe kavradı, bağladı. Halatı sıktıkça, içimde açılmış yaraların sızısı büyüdü. Sonra beni hızla kendine çevirdi.

Tabancayı tekrar eline aldığında bakışları değişmişti.
“Şimdi,” dedi, “uzmanlık sorusu.”
Bir adım yaklaştı.
“Kalp vücudumuzun neresinde yer alır?”
"Ne?"
“Anlat!” diye bağırdı. “Her zaman derste anlattığın gibi!”
“Kerem, lütfen”

Silahı göğsüme dayadı. Beni her ittiğinde bir adım geri çekiliyordum. Bu durum sırtım duvara çarpana kadar sürdü.
“Kaçacak yerin kaldı mı?” dedi. “Başla!”
“Kalbimiz,” dedim, “sanıldığı gibi iki akciğerin tam ortasında değildir.”

Sesim titriyordu ama durmadım.

“İki kaburga kemiği önde göğüs kemiğine bağlanır…”
“Devam et!”
“Sağ elimizin serçe parmağını kemiğin ucuna koyarız. Dört parmak yukarı çıkar, hafif sola kayarız. Kalp, göğüs kemiğinin hafif sola yakınlaşan yerinde bulunur.”

“Devam et!”

“Sol akciğerimiz, kalbe yer açmak için sağ taraftan biraz daha küçüktür.”
Gülümsedi.
"Hâlâ çok etkileyici anlatıyorsunuz hocam," dedi.
Silahın ucuyla söylediğim yerin üzerine bastırdı.
“Nasıl,” dedi, “bulabildim mi?”
“Evet.”
“Buraya ateş edersem?”
Bir an sustum. Yüzüne baktım. Gözlerindeki yorgun nefrete takılı kaldım.

“Beni öldürürsün.”

Çevrimdışı kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3.501
  • 16.472
  • 3.501
  • 16.472
# 08 Şub 2026 15:13:52
KIYAMETİ ÇAĞIRMAK – 17. BÖLÜM

Kerem silahı biraz daha bastırdı.

Nefes aldıkça yeri değişmiyor; kalbim her çarptığında sesi bana geri dönüyordu.
İp bileklerimi kesmişti. Parmaklarımı oynatamıyordum.
Uyuşukluk çoktan acıya dönmüştü ama acı bile uzaktı.
Yakınımda olan tek şey, göğsümdeki ağırlıktı.

Çok üzgünüm.
Her nefeste. Her kalp atışında.
İçimde dönen tek cümle buydu. Kerem’e mi söylüyordum, kendime mi bilmiyordum. Başka bir şey düşünemedim.
Gözlerimi kapattım.

Bunun bitmesini diledim.
Nasıl olursa olsun.

Her şeyin susacağı tek bir anı bekledim.
Bir an geçti.
Sonra bir an daha.
Kısa.
Ders gibi.

Elinin titrediğini hissettim.
Gizlenebilecek kadar küçük bir titreme.

“Herkes gibi görmeseydiniz ya beni,” dedi.
“Neden gördünüz hocam? Neden… sonra öylece bıraktınız?”

Cevap veremedim. Ona söylemek istediğim ne çok şey vardı ama boğazım düğümlenmişti.
Söyleyemediğim her şey, tek bir cümleye yüklenmiş gibi,

“Özür dilerim,” dedim.

Kerem bir an durdu. Sanki benden bu kadar basit, bu kadar çıplak bir özür beklemiyordu. Tabanca hâlâ elindeydi ama artık az önceki kadar bastırmıyordu.

“Yoruldum,” dedi fısıltıyla.
“Size kızmaktan, nefret etmekten, her gece sizi defalarca öldürmekten…”

Bir süre konuşmadı.
Nefesi düzensizdi.

Bir adım geri çekildi.
Sonra yeniden yaklaştı.

Silahı tekrar bastırdı. Kalbimin üzerinde, o noktada, yıllar önce gömleğimin cebine koyduğum kâğıdın hayali yeriyle çakıştı namlu.
İçimde tanıdık bir sızı dolaştı.

Küçük, buruşturulmuş bir kâğıttı.

“Hocam, lütfen yardım edin.”

Altında ne isim vardı ne tarih.
O gün sınıfta gözleri yerde olan başka bir çocuk vardı: Emre.
Yardım çığlığını ona ait sanmıştım.

Zil çalmıştı.
Kâğıdı gömleğimin cebine koymuştum.

Kapıda beni bekleyen başka bir çocuk vardı.
Başka bir ev.
Yanlış bir ev.

O gün, yanlış yere gittiğimi anladığımda geri dönmek için çok geçti.
Bugün de öyleydi.

Bir sessizlik oldu.

“Taşımaktan,” dedi sonra.
Neyi taşıdığını söylemedi.

Bir süre öylece durduk.

Sonra silahı yavaş yavaş, sanki ağırlığını yeni fark ediyormuş gibi gevşetti.
Tam bırakmadı.
Ama artık bastırmıyordu.

Sonra kalbimin üzerinden çekti.

Vazgeçmiş gibi değildi; sanki elinde tutmanın bir anlamı kalmamış gibiydi.

Beni bırakıp bırakmadığını anlamadım.
Ayakta kalmak için duvara yaslandım.

Kerem konuşmadı.
Kapıya yöneldi.
Tam çıkacakken durdu.

Montunun cebinden bir zarf çıkardı.
Masaya bıraktı.

Yanıma geldi.
Elindeki bıçakla ipi kesti.

“Gidebilirsiniz,” dedi.

Kapıyı açtı.
Arkasına bakmadı.

Ben olduğum yerde kaldım. Ellerim benim kontrolümde değildi; yavaş yavaş iki yanıma düştü.

Gitti.

Çevrimdışı Hüseyin Bora Ç

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 117
  • 748
  • Tarih Öğretmeni
  • 117
  • 748
  • Tarih Öğretmeni
# 08 Şub 2026 18:04:55
Köyün en yaşlı çınarının altında, elinde gümüş saplı bastonuyla oturan ihtiyar bir marangoz vardı: Ali Usta. Köyün çocukları sık sık yanına gelir, onun tahta parçalarına nasıl hayat verdiğini izlerlerdi. Bir gün, köyün en meraklı genci olan Kerem, ustanın yanına yaklaşıp sordu:

"Usta, babam beni şehre, büyük okula göndermek istiyor. Ama ben burada kalıp senin gibi ahşabı yontmayı, hemen hayata atılmayı istiyorum. Okumak, o kalın kitapların arasında kaybolmak gerçekten şart mı?"

Ali Usta, elindeki keskiyi bıraktı, derin bir nefes aldı ve yanındaki tozlu bir sandıktan iki farklı odun parçası çıkardı. Biri kapkara, budaklı ve kaba bir kütük; diğeri ise zımparalanmış, damarları ortaya çıkmış, pürüzsüz bir abanoz parçasıydı.

"Bak evlat," dedi Ali Usta. "Şu kaba kütüğe bak. Bu, eğitilmemiş bir zihne benzer. İçinde muazzam bir potansiyel barındırır, belki dünyanın en güzel masası ya da en sağlam kapısı ondan çıkacaktır. Ama bu haliyle sadece yakılmaya yarar. Isı verir ama ışık saçmaz."

Sonra pürüzsüz olanı gösterdi: "Bu ise eğitimdir. Eğitim, insanın üzerine eklenen bir şey değildir aslında; insanın içindeki o kaba odunu yontup, içindeki cevheri ortaya çıkarma sanatıdır. Ben bu tahtayı yontarken ona şekil vermiyorum, sadece üzerindeki fazlalıkları atıp içindeki gerçek güzelliği özgür bırakıyorum."

Kerem sustu, dikkatle dinliyordu. Ali Usta devam etti:

"Okulda öğreneceğin o bilgiler, sadece formüller ya da tarihler değildir. Onlar senin zihninin 'zımparasıdır'. Sen okudukça, öğrendikçe ve sorguladıkça; ön yargılarından, cehaletin kaba tozundan arınırsın. Eğitimli bir insan, sadece bir mesleği olan kişi değildir; karanlık bir odada elinde fenerle dolaşan kişidir. Diğerleri duvara çarpa çarpa yolunu bulmaya çalışırken, o ışığı sayesinde nereye basacağını bilir."

Usta, Kerem’in eline bir parça ham tahta verdi ve ekledi:

"Evlat, hayat seni her türlü yontacaktır. Ya birilerinin elinde sıradan bir parça olarak kalırsın ya da kendi zihnini eğiterek kendi kaderinin sanatkârı olursun. Bilgi, senin bu dünyadaki en keskin aletindir. Onu köreltme."

Kerem o gün, elindeki ham tahtaya bakarken babasının neden onu şehre göndermek istediğini ilk kez anladı. Eğitim, sadece bir diploma değil, insanın kendi içindeki o saklı şaheseri keşfetme yolculuğuydu.

Çevrimdışı Hüseyin Bora Ç

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 117
  • 748
  • Tarih Öğretmeni
  • 117
  • 748
  • Tarih Öğretmeni
# 08 Şub 2026 19:13:00
Yankı: Bir Tohumun Dünyayı Sarması
Aras, Anadolu’nun küçük bir kasabasında, dedesinin eski kütüphanesi ve doğayla iç içe büyümüş bir gençti. Eğitimi sadece okul sıralarında değil; toprağı dinleyerek, yabancı dilleri kitaplardan sökerek ve her şeyden önce "faydalı olma" gayesiyle şekillenmişti. Mühendislik fakültesini bitirdiğinde önünde iki yol vardı: Büyük bir metropolde konforlu bir plaza hayatı ya da hayallerinin peşinden giderek bir iz bırakmak.

Kendi Toprağında Filizlenmek
Aras, zor olanı seçti. Kendi ülkesindeki tarım arazilerinin verimsizleştiğini, gençlerin şehirlere göç ettiğini gördü. Geliştirdiği akıllı sulama ve dikey tarım teknolojisini önce kendi köyünde uyguladı. Köylüler başta "Eski köye yeni adet mi getiriyorsun?" diye gülerken, o yıl elde edilen mahsulün kalitesi ve tasarruf edilen su miktarı herkesi susturdu. Aras, sadece teknoloji getirmemişti; köye bir umut ve modern bir çalışma disiplini aşılamıştı.

Sınırları Aşan Bir Vizyon
Ancak Aras’ın ufku kendi köyüyle sınırlı değildi. Geliştirdiği düşük maliyetli tarım modelini açık kaynaklı bir yazılıma dönüştürdü. Hikayesi internette yayıldıkça, Sahra Altı Afrika’daki bir topluluktan mesaj aldı. Kuraklıkla boğuşan bir bölge, onun bilgisine ihtiyaç duyuyordu.

Aras oraya gittiğinde yanında sadece laptopu değil, bir öğretmenin sabrı vardı. Oraya bir makine kurup dönmedi; oradaki gençlere sistemi nasıl kuracaklarını, tamir edeceklerini ve geliştireceklerini öğretti.

Dünyaya Bırakılan İz
Yıllar sonra Aras, bir Birleşmiş Milletler kürsüsünde konuşuyordu. Arkasındaki ekranda iki fotoğraf vardı: Biri Anadolu'nun yeşeren bir köyü, diğeri ise Afrika'da susuzluktan kurtulmuş, kendi gıdasını üreten bir topluluk.

Aras konuşmasını şu cümleyle bitirdi:

"İyi yetişmiş bir genç, sadece bir birey değil; doğru yöne esen bir rüzgardır. O rüzgar bir kez esmeye başladığında, en uzak köşelerdeki tohumları bile canlandırabilir."

Çevrimdışı Hüseyin Bora Ç

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 117
  • 748
  • Tarih Öğretmeni
  • 117
  • 748
  • Tarih Öğretmeni
# 08 Şub 2026 19:15:14
Gönül Köprüsü: Kerem’in Dijital Atölyesi
Kerem, İstanbul’un tarihi ara sokaklarında büyümüş, geleneksel sanatlara meraklı bir üniversite öğrencisiydi. Mimarlık okuyordu ama kalbi dedesinden öğrendiği Ebru sanatında ve Anadolu’nun unutulmaya yüz tutmuş hikayelerindeydi. Çevresindeki arkadaşları sürekli yurt dışına gitme hayalleri kurarken, Kerem farklı bir şey düşündü: "Gitmek yerine, buradaki zenginliği onlara getirebilir miyim?"

İlk Adım: Bir Videodan Bin Teşekküre
Kerem, İngilizcesini geliştirmek için katıldığı uluslararası bir platformda, yabancıların Türkiye hakkındaki bilgilerinin sadece popüler tatil beldeleriyle sınırlı olduğunu fark etti. Bir akşam, evinin küçük odasında ebru teknesinin başına geçti. Suyun üzerine damlattığı boyaların dansını, arkada çalan hafif bir ney taksimi eşliğinde kaydetti. Ama videoda sadece sanatı göstermedi; her desenin Anadolu felsefesindeki karşılığını anlattı.

Lale: Alçakgönüllülüğü temsil ediyordu.

Su: Değişimi ve uyumu anlatıyordu.

Dünyayı Bir Sofrada Toplamak
Video beklenmedik bir ilgi gördü. Brezilya’dan, Japonya’dan ve Almanya’dan insanlar mesaj atmaya başladı. Kerem bunu bir adım öteye taşıdı ve "Kültürel Değişim Atölyeleri" başlattı. Zoom üzerinden sadece ebruyu değil; Türk misafirperverliğini de anlattı.

Bir gün Parisli bir gence şunu söyledi: "Bizde 'Tanrı Misafiri' diye bir kavram vardır. Kapını çalan kişi kim olursa olsun, o an senin için en kıymetlidir."

Bir Turistin Ötesine Geçmek
Bir yaz günü, atölyesine katılan on yabancı öğrenci Türkiye’ye geldi. Kerem onları sadece Sultanahmet’e değil; Anadolu’nun küçük köylerine, gerçek esnaf lokantalarına ve imece usulü çalışan tarlalara götürdü. Onlara Türk kahvesinin sadece bir içecek değil, "kırk yıllık bir hatır" olduğunu bizzat yaşatarak öğretti.

Sonuç: Kültürel Bir Elçilik
Kerem mezun olduğunda artık sadece bir mimar değildi; o, binlerce insanın zihnindeki "Türkiye" algısını değiştiren bir kültür elçisiydi. Ülkesine katkısı, döviz getiren bir turizm projesinden çok daha derindi: İnsanların kalbine, önyargıları yıkan bir "gönül köprüsü" kurmuştu.

Çevrimdışı Hüseyin Bora Ç

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 117
  • 748
  • Tarih Öğretmeni
  • 117
  • 748
  • Tarih Öğretmeni
# 08 Şub 2026 19:17:08
Pusulanın Kayıp Parçası: Selim’in Mirası
Selim, üniversitede uluslararası ilişkiler okuyan, geleceği parlak bir gençti. Çok iyi derecede dil biliyor, dünya siyasetini yakından takip ediyordu. Ancak bir gün, katıldığı uluslararası bir gençlik zirvesinde Avrupalı bir delege ona kökenleri hakkında derin bir soru sorduğunda, verdiği cevapların yüzeysel kaldığını fark etti. O an anladı ki; köklerini bilmeyen bir ağaç, rüzgârın estiği yöne doğru eğilmeye mahkûmdur.

Kütüphanedeki Keşif
Zirveden döndüğünde ilk işi, tozlu tarih kitaplarının arasına girmek oldu. Selim, tarihi sadece savaşlar ve tarihler yığını olarak değil, bir "tecrübe hazinesi" olarak okumaya başladı.

Orhun Yazıtları’nda; bir devletin halkına karşı sorumluluklarını ve birliğin önemini okudu.

Selçuklu mimarisinde; estetiğin matematikle nasıl raks ettiğini gördü.

Osmanlı’nın "İstimalet" politikasında; hoşgörünün en büyük fetih silahı olduğunu fark etti.

Kurtuluş Savaşı’nda; imkansızlıklar içinde bir milletin küllerinden nasıl doğduğunu, "tam bağımsızlık" karakterini iliklerine kadar hissetti.

Tarih, Geleceğin Rehberi Oluyor
Selim öğrendikçe, güncel olaylara bakış açısı değişti. Bir kriz anında ecdadının nasıl çözüm ürettiğini biliyor, diplomatik bir tartışmada tarihsel referanslarla masaya ağırlığını koyuyordu. Artık sadece bir öğrenci değil, kendi toplumunun hafızasını taşıyan bir entelektüeldi.

Bir gün bir arkadaşı ona sordu: "Neden bu kadar çok tarih okuyorsun? Geçmiş geçmişte kalmadı mı?"

Selim gülümsedi ve masadaki pusulayı gösterdi:

"Tarih, arkamızda kalan bir yol değil; cebimizdeki pusuladır. Nereden geldiğini unutursan, nereye gideceğine sen değil, rüzgâr karar verir. Ben rüzgârın oyuncağı değil, geminin kaptanı olmak için tarihimi biliyorum."

Dünyaya Verilen Ders
Yıllar sonra Selim, önemli bir diplomat olduğunda, masada oturduğu yabancı mevkidaşları onun sarsılmaz özgüvenine hayran kaldılar. Bu özgüvenin kaynağı sadece diploması değil, arkasında hissettiği binlerce yıllık devlet geleneğiydi. O, tarihini öğrenerek sadece geçmişini kurtarmamış, ülkesinin geleceğine de sağlam bir zemin inşa etmişti.

Çevrimdışı kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3.501
  • 16.472
  • 3.501
  • 16.472
# 15 Şub 2026 23:17:24
KIYAMETİ ÇAĞIRMAK – 18. BÖLÜM

Sokağa çıktığımda hava değişmemişti. Epey zaman sonra o tenha yerden yola ulaşmıştım. İnsanlar yürüyordu. Bir köpek kaldırımın kenarında durup beni süzdü. Bir pencere açıldı, bir kapı kapandı.

Hiçbiri biraz önce yaşadıklarımla ilgili değildi.

Birkaç adım attım. Dizlerim bana ait değildi. Yine de yürüdüm. Yürümek, karar vermekten daha kolaydı.
Bir bankın kenarına oturdum.
Cebimdeki zarfı yokladım. Oradaydı.
Açmadım.
Bir süre sonra cebimden telefonu çıkardım. Ekranı karardı. Şarjı bitmişti. En azından kimseye “iyiyim” demek zorunda değildim.

Eve ne kadar sürede geldiğimi bilmiyorum. Adımlarım sayılabilir değildi, zaman da…

Kapıyı açtığımda içerisi hem tanıdık hem yabancıydı. Işığı yakmadım. Ayakkabılarımı çıkarmadım. Duvara yaslanıp bir süre öylece durdum. Böyle durmak iyi gelmemişti ama ayrılmama düşünceler izin vermiyordu. Kapıyı kilitlemediğimi fark ettim ama açık olup olmaması umurumda değildi.

Masaya anahtarları bıraktım. Metalin sesi bile fazlaydı. Sanki artık buraya ait değilmişim, burada olmamam gerekiyormuş gibi… Sandalyeye oturmadım. Oturursam, o sandalyenin beni tekrar Kerem’in karşısındaki o iplere bağlayacağından, aynı düşünce çarkında parçalanmaktan korktum.
Ceketimi çıkardım. Her şey yerli yerindeydi.

Ben hariç.

Elim kendiliğinden göğsüme gitti. Silahın bastırdığı yere… Canım acıyordu. Parmaklarımı bastırmadım, sadece orada tuttum. Kalbim düzensizdi. Sanki o odadan beri aynı ritimde asılı kalmıştı. Kerem beni öldürmemişti ama sağ da bırakmamıştı.

Yaşıyor olmak bir sevinç değildi. Beni suçlu anıların ortasına bırakmış, yardıma ihtiyacı olan bir çocuğu yeniden yalnız bırakmış olmanın ağırlığıyla ezmeye devam ediyordu.

Zarfı masanın üzerine bıraktım. Üzerinde adım yoktu. Gece boyunca orada, bir yabancı gibi durdu. Gün ağarana kadar duvarın dibinde oturdum.

Sabah olduğunda zarf hâlâ oradaydı. Açmak için bir nedenim yoktu; açmamak içinse binlerce…

Sonunda oturduğum yerden kalkıp zarfın yanına gittim. Sandalyenin sesi bu kez daha az çıktı, sanki o da teslim olmuştu.

Zarfı elime aldım. Kâğıt, yılların yükünü taşıdığını bilir gibi renginden vazgeçmiş, sararmıştı. Açmayı denedim, ellerim titriyordu. Parmaklarım bana itaat etmedi. Hızla geri kalktım. Henüz hazır olmadığımı anlamıştım. Belki de hiç hazır olamayacaktım.

Okula gittiğimde her şey sinir bozucu bir şekilde yerli yerindeydi.
Bahçedeki çınar aynıydı.
Koridorda koşan öğrenciler, öğretmenler odasındaki çay kokusu…

Hiçbiri dün geceyi bilmiyordu.

İlk derste tahtaya konuyu yazdım.
Anlatırken kendimi dışarıdan izliyordum. Sanki yerime biri geçmişti de ben arka sıradan onu seyrediyordum.

“Çocuklar, kan atardamarlarda ilerlerken kalp ritmine göre şey gibi, şey… kalp ritmine göre,”
Arkadan bir öğrenci sesi duydum.

“Hocam… iyi misiniz?”

Başımı kaldırdım. Bütün çocuklar bana bakıyordu. Gülümsemeye çalıştım.

“İyiyim,” dedim.

Yalan değildi ama eksikti. Sadece ayakta kalıyordum.

O hafta zarfı açamadım.
Her akşam masanın üzerinde durdu. Yerini değiştirmedim. Yok saymadım ama dokunmadım da.

Cuma gecesi etraf daha sessizdi. Bu kez kaçmadım. Oturdum. Zarfı önüme çektim. Derin birkaç nefes aldım.
Açtım.

“Selim oğlum,”
diye başlıyordu.
“Doktorlar yapılabilecek bir şey olmadığını söylediler.
Bunu Kerem’e söyleyemedim. Çocukken insanın taşıyamayacağı yükler vardır.
Size yazdıysa ve yetişemediyseniz, üzülmeyin.”

İnsan bazen yetişemez.

Benim için yapabileceğiniz bir şey yoktu.
Ama Kerem için hâlâ var.
Size kırılabilir. Korkarım kırabilir de…
Siz onun kusuruna bakmayın.
Bir çocuk en çok, en güvendiğine kırılır.
Onu yalnız bırakmayın.”

Yazı burada bitiyordu. İçinde Kerem’in sandığı hiçbir şey yoktu.
Ne suçlama, ne bir yardım çığlığı, ne de bir sitem.
Sadece bir bilgi.

Kâğıdı katlamadım. Masada bıraktım.

Mektubu okuduktan üç gün sonra kendimi Kerem’in evine giderken buldum. Artık kimi aradığımı biliyordum. Adresini bulmak zor olmadı. Yaklaşık bir saat sonra şehrin gürültüsünden uzak, Kerem’in sığındığı o eski evin önündeydim.
Birkaç basamaktan oluşan merdivenleri ağır ağır çıktım. Kapının önünde durdum. İçeriden hiç ses gelmiyordu.

Kapıyı çalmadım.
Önce sırtımı soğuk ahşaba yasladım. Yavaşça yere, eşiğin hemen önüne oturdum.

Aramızda bir kapı vardı.
Ve yıllardır konuşulmayan her şey.

Çevrimdışı Hüseyin Bora Ç

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 117
  • 748
  • Tarih Öğretmeni
  • 117
  • 748
  • Tarih Öğretmeni
# 16 Şub 2026 09:40:32
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.] Al sancak sevgimizin dünden bugüne hikayesi.

Çevrimdışı Hüseyin Bora Ç

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 117
  • 748
  • Tarih Öğretmeni
  • 117
  • 748
  • Tarih Öğretmeni
# 16 Şub 2026 09:43:28
Toprağa sımsıkı sarılan çiçeğin küskün sevgiliye doğru olan yolculuğu...

Uzattım elimi iki kayanın arasında yeşeren bembeyaz bir papatyaya. Koparıp sevdiğime sunmaktı bütün gayem. Çok sevindirmiş olacaktım onu. Ne güzel de uzandım. Dokundum, çektim hafifçe. Koparamadım uzun bir süre. Direndi sanırım bana. Sımsıkı sarılı olduğunu nerden bilebilirdim ki? Birden onunda bir canı olduğu fikri düştü aklıma.

Ben şu an nasıl ömrümün baharındaysam, aynısı onun için de geçerliydi. Baharındaydı ve iki koskoca kayayı delip yaşama sarılmıştı. Onu tabi ki, söküp almak kolay olmamalıydı. Hem bir an “ben ne yapıyorum” dedim? Seviyorum zira bir güzelliği de dalından koparmaya uğraşıyordum. Buna sevgi denir mi Allah aşkına?

Seven kişi zaten güzelliğe âşık olan değil mi? Bense koparmaya, soldurmaya çalışıyordum onu. Kötülerden ne farkım var artık? Kötü dediğin illa ki insana mı zarar verir? Ama silsile gelip yine insana mı dayanmak zorunda bu güzelliği yok etmek için?

Beni affet Aşkım. Artık sana çiçek getirmeyeceğim. Bu güzelliği yok etmek beni daha fazla sevmene vesile olacaksa, hayır istemiyorum. Yere batsın öyle aşk, sevme beni. Birkaç dakikalığına mutlu olmak uğruna güzelliklerden, gelecekten vazgeçeceksek yere batsın öyle aşk; tabi buna aşk denirse!

Benden gözlerime bakarak yüreğimin gül bahçelerini iste, benden güzel yüreğinle hediye ettiğin güneşli kırların sonsuzluğuna koşmayı arzula ama bir güzelliği dalından koparmamı isteme ne olur.

Affet sevdiğim bir çiçeği büyüttüğümü düşünüyorsan yolun açık olsun. Duyarsız birisin belli ki, duyarsız birini sevmekten kurtuldum belki de. Duyarsızlığın olmadığı yerde çocuklar gülemiyor, kızlarımızın saçları ne yazık ki, kana bulanıyor. Sonra annesinin ve babasının cesedi üzerinde haykıran kızım “Hepinizi Allaha Şikâyet edeceğim” diye haykırıyor, bunun hesabını kim verebilir? Duyarsız insanlarız işte evladının acısını katil devletlerin katil askerlerine taş atarak bastırmaya çalışıyor bir ana. Çaresizliğini gerçekten anlayabiliyor muyuz?

Öldürün beni diyorum öldürün. Bana çiçeğin duyarsızlığıyla sözde yaşayan kadınları, evlat acısıyla yanıp tutuşan anaları ve her şeyini kaybetmiş örgülü saçları kana bulanmış evlatları göstermeyin yeter ki. Affedin yüreğine kurban olduklarım. Eğer siz de böyleyseniz gözüme sakın ama sakın görünmeyin.

Duyarsızlar her tarafa salgın hastalık gibi dağıldı. Ne çiçek bıraktılar ne kelebek. Ne sokakta oynayan çocuk ne de şehir. Kadınla, çocukla ve uzaktaki hasretliklerimle…

Çevrimdışı kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3.501
  • 16.472
  • 3.501
  • 16.472
# 23 Şub 2026 00:09:09
KIYAMETİ ÇAĞIRMAK – 19. BÖLÜM

“Kerem,” dedim, sesimi yükseltmeden. “Mektubu okudum.”

İçeride bir kıpırtı oldu. Adım sesleri yavaştı. Tam arkamda, ahşabın diğer tarafında durduğunu hissettim ya da öyle olmasını diledim.

“Kapıyı açmak zorunda değilsin,” diye devam ettim. “Hazır olmadığını biliyorum.” Sesim titremesin diye nefesimi tutuyordum.

“Ama bilmeni istediğim bir şey var…
Nerede olduğunu bilseydim gelirdim.
Çağırsan da gelirdim.
Ne pahasına olursa olsun.

Seni rahatlatacaksa bu şimdi de geçerli”

Gözlerimi kapattım. Başımı kapıya yasladım.

İçeriden hiçbir cevap gelmedi. Ama gitmemi istemediğini düşündüm. Eğer isteseydi, o kapının arkasında durmaz, tepki verirdi. Belki de yol boyunca aklımdan geçen kötü senaryolardan biri gerçekleşirdi. Ama olmadı. İstemeden içimde küçük bir umut kıpırdadı.

Uzun bir sessizlik oldu. Sonra,

“İster bir saat, ister bir yıl… Ne kadar sürerse sürsün. Kendini hazır hissettiğinde, bana yeniden güvenmeyi seçersen senin için aynı yerde olacağım. Adresi biliyorsun.” dedim.

Güneş batmaya başlamıştı. Ağaç dallarının gölgeleri birbirine karışıyordu. Dakikalarca, belki de saatlerce öylece kaldık. Konuşmadık.

Tam o sırada içeriden bir ses duydum. Sert değildi. Yüksek de değildi.

Metalik bir sesti sadece…

Gözlerimi açmadım.

O sesin ne anlama geldiğini biliyordum.

Az önce içimde duran o küçük ihtimal, sessizce dağıldı. Yanılmıştım.

Başımı kapıya biraz daha yasladım.

Artık bir önemi yoktu.

Orada durmaya devam ettim.

Çevrimdışı kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3.501
  • 16.472
  • 3.501
  • 16.472
# 28 Şub 2026 00:22:16
KIYAMETİ ÇAĞIRMAK – 20. BÖLÜM

Ne kadar süre öyle kaldığımı bilmiyorum. Bacaklarım uyuşmuş, hava iyice kararmıştı. Yüzüme bir sokak lambasının sarı ışığı vuruyordu… Yavaşça ayağa kalktım. Bu kez yüzümü kapıya döndüm.

“Kerem,” dedim.

İçeriden hiç ses gelmedi. Vaz mı geçmişti, zamanı mı değildi, kim bilir.

Yavaş adımlarla sokağa çıktığımda dünya yerli yerindeydi. Bir kadın poşet taşıyordu. Uzakta bir araba kapısı kapandı. Bir pencerenin ışığı söndü.

Eve vardığımda düşündüğüm hiçbir senaryo yaşanmamıştı. Içimden belki konuşup az da olsa anlaşırız da demiştim, belki bu eve bir daha dönemem de.

Sabaha kadar düşünceler zihnimde dolaşıp durdu.
Sabah okula gittiğimde dün geceyi düşünmemeye çalışıyordum. Bugün en çok her şeyin sıradan kalmasına ihtiyacım var gibiydi. Koridorda bir öğrenci, “Günaydın hocam,” dedi. Şakalaşan öğrenciler beni görünce toparlandı. Gülümsemeye çalıştım.

Öğretmenler odasındaki çay kokusu her şey yolundaymış gibi davranıyordu ama içimde Kerem’in işgal ettiği koca bir enkaz vardı.

Mektubu cebime koymuştum. Elim farkında olmadan oraya gitti. Yerindeydi.

Ders aralarında arkadaşlara gülümsedim. Seslerini duyuyordum ama aklım başka bir yerdeydi. Dersten sonra sınıfta biraz daha kaldım. Gözüm arka sıralara takıldı.

Notu ders notlarımın yanında, masanın kenarında görmüştüm. Yardım isteyen bir nottu. Hiç düşünmeden Emre’ye ait olduğunu sanmıştım. Son günlerde morali bozuktu; başı hep öndeydi. Okulda konuşup dikkatleri üzerine çekmek istememiş, akşam evine gitmeyi düşünmüştüm.

O akşam konuşurken anlamıştım notun ona ait olmadığını.

Kerem aklıma nasıl gelmemişti?

Birkaç gün okula gelmeyince gitmiştim evine.
Kapıyı bir komşu açmıştı.

“Taşındılar,” demişti kadın. “Annesi vefat edince bir akrabası götürdü.”
Boğazım kurumuştu.
“Ne zaman?”
“Birkaç gün oldu. Çocuk çok yıkıldı. Zavallı… Tutamadılar bir türlü. Annesine sürekli bir öğretmeninden bahsediyormuş. ‘Gelecek,’ diyormuş. ‘O her şeyi çözer, ilaç da bulur." öyle beklemişler.”

Kadın cümleyi bitirmeden ben bitmiştim.
“Gelmedi mi?” diye sormuştum, daha çok kendime.

“Gelmedi,” dedi kadın. Sesi hâlâ kulaklarımda. “Öğretmen onu mu düşünüyor? Çocuk nasıl koştu fırladı buradan, ‘Daha kimseye inanmam!’ diye.”

Beni beklemişti. Çaresizdi. Bense… onu en zayıf anında yapayalnız bırakmıştım.

Nasıl düşünemedim? Nasıl yetişemedim?
Annesinin öldüğünü o kapının önünde öğrenmiştim.
“Annesi iyileşecek diye bekledi.”
“Gelmedi.”
O kelime zihnimde hâlâ aynı yerde duruyordu.
“Gelmedi.”
O gün sokağın ortasında kalakalmıştım. Ne diyeceğimi, kime neyi açıklayacağımı bilmeden…

Sınıfta sandalye ayağının yere sürtünme sesiyle bugüne döndüm.

“Hocam?”
Bir öğrenci masama yaklaştı.
“Hocam,” dedi, “bir şeyi yanlış yaptığınızı fark ettiğinizde ne yaparsınız?”
Elim yine cebime gitti.
Mektup oradaydı.
Gözlerimi öğrencinin gözlerine kaldırdım. Gülümsemeye çalıştim.
“Geç değilse düzeltirim,” dedim.
“Geçse… sonuçlarına katlanırım. Neden sordun?”
“Hocam, bir şaka yaptım. Bana küstü.”
Başımı hafifçe salladım. Çocuk yerine döndü.

Telefonum masanın üzerinde, sessizdeydi.
Ekran bir anlığına yandı.
Kalbim sertçe vurdu.
Okumadım.
Sadece baktım.
Numarayı ayırt edemedim.
Kalbim bu kez daha ağır vurdu.

Çevrimdışı kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3.501
  • 16.472
  • 3.501
  • 16.472
# 05 Mar 2026 00:30:58
KIYAMETİ ÇAĞIRMAK – 21. BÖLÜM

Elimi telefona uzattım. Numara kayıtlı değildi.
Bir an durdum.
Yavaşça açtım.
“Efendim”
“Selim Bey, kargo şirketinden arıyorum. Bir kod gelmiş olması lazım.”
“Kod mu? Şey, tamam bakıyorum. 2233 “
“Teşekkürler. Kapınıza bırakıyorum”

Okuldan çıktım. Ağır adımlarla sokakta yürümeye başladım. Sanki buraları ilk kez görüyormuşum gibi yabancı geliyordu. Eve gitmek istemedim. Okulun yakınındaki o büyük kütphaneye takıldı gözüm. İçeri girmekle girmemek arasında kaldım. Ne hissedeceğimi bilmeden yine de girdim. Kitap okumak için her zaman oturduğum köşeye doğru ilerledim. Raflardan bir kitap alıp yine aynı yere oturdum. Kitabı okumaya çalıştım ama kelimeler dağınıktı. Cümlenin başı benimle başlıyor, sonu son zamanlarda yaşadıklarımla bitiyordu. Yine de bir ara kendimi kaptırmayı başarmıştım.

O sırada bir ses,

“Rahatsız etmiyorumdur umarım?” dedi.  “Elimde fazladan bir kahve var.”
Başımı kitaptan kaldırıp sesin sahibine baktım.
“Ama… Nasıl buldunuz beni?”
“Burda kitap okumayı sevdiğinizi bildiğim için şansımı deneyeyim dedim.”
“Evet sık sık gelirim buraya.  E siz napıyorsunuz buralarda? Yeni okulunuz nasıl?”
“Sizleri arıyorum tabi ama burası evime daha yakın. Çocukların okuluna da yakın olunca bir tercihten çok mecburiyet gibi oldu.”
“Anlıyorum Oktay Hocam. Biz de öğrenciler de özlüyoruz sizi. Arada okula da uğrayın.”
“lk fırsatta Selim Hocam. Hanım da diyodu  eski arkadaşları bir davet edelim diye.”
“İnşallah hocam.”

Öğretmen arkadaşım yanımdan ayrıldıktan sonra da bir süre orada kaldım.
Elimdeki kahveyi yudumlarken bir an Kerem köşeden belirecek gibi hissettim. Kalbim yeniden hızla çarptı.

Ya gelirse ne olacaktı? Bu bir barışma hikayesi mi olurdu yoksa başka bir şey mi?
Belki o tuhaf eve gitmek isterdi.
Zihnim bana sormadan senaryolar yazıyordu. Ne düşünürsem düşüneyim bir sonuca ulaşamıyordum.
Napıyordu acaba? Iyi miydi? Belki daha kötü olmuştu, belki daha yalnız. Tutunacak dalı bile yoktu. Hoş ben de ondan farklı sayılmazdım.
 
Tam o sırada arkamdan bir ses:

“Merhaba.”

Kalbim yıldırım çarpmışçasına tekledi. Bir an yerinden fırlayacak sandım.
Yavaşça döndüm.
Nefesimi tuttuğumu o an fark ettim…



Çevrimdışı kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3.501
  • 16.472
  • 3.501
  • 16.472
# 11 Mar 2026 00:40:42
KIYAMETİ ÇAĞIRMAK – 22. BÖLÜM

Kalbim, neredeyse kulaklarımı sağır edecek kadar sert çarpıyordu. Gözlerimi kapattım. Bir saniyeliğine Kerem’i hayal ettim.

“Rahatsız etmedim umarım?”

Duyduğum ses, hayalimdeki o ses değildi. Nazik, biraz çekingen ve son derece tanıdıktı.

Gözlerimi açtığımda karşımda duran kişi, biraz önce vedalaştığım Oktay Hoca’ydı. Bir an donup kaldım. Zihnimde kurduğum o büyük yüzleşme sahnesi, Oktay’ın elindeki atkıyla dağıldı.

“Oktay… Oktay Hocam,”

“Afedersiniz hocam, sizi korkuttum galiba,” dedi gülümseyerek.
“Kalkarken sandalyenin kenarından sizin atkınızı da almışım. Fark edince geri döndüm.”
Elindeki atkıyı uzattı.
“Estağfurullah hocam,” dedim. “Ne önemi var?”
“Yine de içim rahat etmedi.”

Atkıyı alırken teşekkür ettim. Oktay Hoca bunu kuvvetle muhtemel dalgınlığıma verdi. Birkaç cümle daha edip tekrar vedalaştı ve uzaklaştı.
Arkasından bir süre baktım.
Belki de gerçekten dalgındım. Demek ki kapının arkasından Kerem’in çıkabileceğini hâlâ düşünüyordum.
Çıkmadı...

O akşam kütüphaneden biraz daha geç çıktım.
Kapının önündeki bankta oturdum.
Hava soğuktu ama içeri dönmek istemedim.
Kapı arada açılıyor, öğrenciler çıkıyordu. Her seferinde başımı kaldırıyordum. Sonra tekrar indiriyordum.
Bir selamlaşma duydum arkadan.
Bir an başımı çevirdim.
Değildi.
Bir süre sonra kapıya bakmayı bıraktım.
Sonunda kalktım ve eve doğru yürüdüm.
Ertesi gün yine geldim.
Bir süre böyle geçti.
Sonra günler birbirine karışmaya başladı.
Önce bir ay geçti. Sonra iki, üç. Derken altıncı ayın soğuğu kendini hissettirmeye başladı.
Alışmıştım.
Telefonun ekranına bakarken kalbim artık hızlanmıyordu.
Onu aramayı defalarca düşündüm.
Ama o kararı vermesi gereken kişinin ben olmadığını biliyordum.
Beklemek bir umudu canlı tutmaktı.
Ben artık beklemiyordum.
Kerem bir gölgeydi.
Gölgeleri kovalamak kendini takip etmek kadar sonuçsuzdu.

Ve ben de durdum.

Annesi “Yalnız bırakma” demişti. Ama ne kadar istesem de yapamayacağım şeyler vardı.
Artık yaptığım hatayı telafi etme şansımın kalmadığını kabul etmek zorundaydım. Asıl en zoru buydu…
Hayatıma eklediğim keşkelere bu zinciri de eklemiştim.
Günler birbirine benziyordu.

O akşam kütüphaneden çıkarken rüzgâr yüzümü yakarcasına acıtıyordu. Atkımı boynuma daha sıkı sardım.
Artık “ya gelirse” demiyordum.
Gelmedi, diyordum.
Tam o anda cebimdeki telefon titredi.
Refleksle cebimden çıkardım ama ekranı hemen açmadım.
Çoğu zaman bir öğrencinin sorusu olurdu. Ya da okul grubundan düşen bir mesaj.
Ekrana baktım.
Numara kayıtlı değildi.
Mesajı açmadan önce içimde tuhaf bir huzursuzluk belirdi. Sanki uzun zamandır kapalı duran bir kapının koluna dokunmuşum gibi.
Mesajı açtım.
Tek kelime yazıyordu.

“Gel.”

Bir süre ekrana baktım.
Kalbim yeniden hızlandı.

“Gerçekten mi…O mu?”

Numarayı tekrar kontrol ettim.
Kayıtlı değildi.
Ama kimin yazdığını yüreğim biliyordu.

“Tamam.”

Çevrimdışı kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3.501
  • 16.472
  • 3.501
  • 16.472
# Bugün, 01:54:20
KIYAMETİ ÇAĞIRMAK – 23. BÖLÜM

Mesajı yazdıktan sonra telefonu cebime koydum.
Cevap yazmıştım ama içimde bir şey hala bekliyordu.

Eve vardığımda yolun hiçbir yerini hatırlamıyordum. Kapıyı açtım, içeri girdim. Sonra yatağın kenarına oturdum.
Bu kez aklımda yüzlerce ihtimal yoktu.
Tuhaf bir şekilde daha az şey düşünüyordum.
Sadece yarını. Onu.. Ve söyleyemediklerimi.

Yıllar önce başlamış bir konuşmanın ortasında kalmış gibiydik.
Sanki biri konuşmayı yarıda kesmişti ve biz de o anda kalmıştık.

Gece uzun sürdü. Uyuyabildim mi, emin değilim.

Sabah olduğunda içimde garip bir netlik vardı.
Artık belirsizlik istemiyordum.

Okula gittim. Dersler, sesler, yüzler… Sanki gün kendi kendine akıp gitti. Akşam olduğunda durmadım. Düşünmeden yola çıktım.

Sokağa girdiğimde kalbim hızlandı ama bu kez geri dönmeyi düşünmedim.
Kapının önüne geldiğimde bir an durdum.
Elimi kaldırdım. Bu kez beklemedim. Kapıyı çaldım.
İçeriden gelen adımlar tanıdıktı.

Kapı açıldı.
Karşımdaydı.

Zaman garip bir şeydi.
Altı ay geçmişti ama yüzündeki bazı şeyler hiç değişmemişti.
Bir süre konușmadık.

Sonra o konuştu:
“Geldin.”
“Çağırdın.”

Gözleri üzerime takılı kaldı. Bir şey arıyordu sanki. Kenara çekildi. İçeri girdim. Yanından geçerken istemsizce gerildim ama devam ettim. Karşısında durdum. İkimiz de ayaktaydık.

“Benden korkmuyor musun?” dedi.
“Ya sana zarar verirsem?”
Kalbim sertçe attı.
“Yapmak istediğin bu mu?”
Cevap vermedi.
Başımı hafifçe iki yana salladım.
“Hayır,” dedim.
“...Senden değil.”
“Peki neden?”
“Sanırım ölümün kendisinden…” dedim.
“Bazı şeyleri yarım bırakmaktan.” sustum.
“Ama senden değil.”

Bir an hiçbir şey söylemedi.
Sonra bakışları değişti.
İlk kez sertlik olmadan baktı.

“Ben korktum,” dedi.
Bunu söylerken gözlerini kaçırmadı.
“Üstelik kendimden.” dedi.
“Biliyorum,” dedim.

Aramızdaki mesafe hala aynıydı.
Kapı yarı açıktı.
Kerem kapıyı kapattı.
Kapının kapanma sesi kısa sürdü.
Ama zihnimde bir yerlere çarptı.

 


Egitimhane.Com ©2006-2023 KVKK