KIYAMETİ ÇAĞIRMAK – 24. BÖLÜM (FİNAL)
"Bazı yüzleşmeler geç gelir… ama geldiğinde hiçbir şey eskisi gibi kalmaz."
Evin içi beklediğimden daha aydınlıktı. Perdelerin arasından sızan sokak lambası, odayı akşam rengine boyuyordu. Kerem pencereye doğru yürüdü, sırtını bana döndü. Ben birkaç adım gerisinde durdum. Aramızdaki mesafe, yıllarca konuşulmayan her şeyle doluydu.
Ellerini cebine koydu.
“O akşam olanları hatırlıyor musunuz?” dedi.
“Hatırlıyorum,” dedim.
Bir süre daha dışarı baktı. Camdan yansıyan yüzü bile yorgun görünüyordu.
“Ben uzun süre hatırlamak istemedim,” dedi.
“Bazen bazı şeyleri…” demeye başladım. Sözümü kesti.
“Beni tekrar bulduğunuz o akşam… karar vermem için çok beklediniz,” dedi. Bir süre duraksadı.
“Sonra… zaten ben de beklemekten başka bir şey yapamadım.”
Sesinde o eski sertlik yoktu. Birden bana döndü.
“Ama itiraf ediyorum. O akşam silahı elime aldım,” dedi.
“Duydum,” dedim.
“Ama yine de geldiniz.”
“Çağırırsan gelirim, demiştim.”
Başını hafifçe salladı. “Biliyorum,” dedi. “Daha önce de geldiniz. Evime kadar… beni aradınız. Nerede olduğumu öğrenmeye çalıştınız.”
Şaşırmıştım.
“Ben…”
Acı bir gülümsemeyle sözümü tamamladı. “Öğrendim,” dedi. “Her şeyi öğrendim, Selim Hocam.”
Cevap vermedim. Derin bir nefes almaya çalıştım; ciğerlerime ulaşmayan anlık bir nefes.
“Niye söylemediniz?” diye sordu.
Bu soru kaçınılmazdı.
“Çünkü… tutunacak tek şeyin vardı,” dedim. “Seni hayatta tutan o nefretse, orada kalmalıydı.”
Kerem başını eğdi. Omuzları hafifçe çöktü.
“Ben… beni önemsemediğinizi sanmıştım,” dedi. “Yalnız bıraktığınızı.”
“Biliyorum.”
Bir an durdum.
“Çocuktun.”
Sustu. Sonra sesi daha alçaldı.
“Annemin ölümünden sizi sorumlu tuttum. Gelirseniz… her şey düzelecek sandım. Dayım o gün olanları anlatmasa belki hâlâ…” Cümlesini bitirmedi.
Sessizlik çok şey anlatıyor ama rahatsız etmiyordu.
Kerem pencereye biraz daha yaklaştı. Elini camın soğuk kenarına koydu. Sanki parçaları tek tek yerine oturtuyordu.
“Ben yoktum,” dedi.
“Yoktun.”
“Aradınız.”
“Aradım.”
Başını yavaşça salladı. Dayısının anlattığı her detay zihninde birleşiyordu. Yavaşça bana döndü. Göz göze geldik. Bu kez bakışlarında aradığı bir düşman yoktu. Bir adım attı.
“Ben…” dedi, sonra sustu.
“Özür dilerim hocam.”
Bu kadardı. Ne eksik, ne fazla. İçimde bir şey sızladı.
Bana doğru bir adım daha attığında refleksle omuzlarından tuttum. Bir an tereddüt ettim… sonra onu kendime çekip sarıldım. Yılların arasına sıkışmış o boşluk bir anda kapanmaya çalışıyordu. Sarılmak, yıllarca boşa geçen zamanı geri getirmezdi ama bir özlemi çözmek için bir başlangıç olabilirdi. Bu halden bir an önce toparlanmam gerekiyordu.
Geri çekildiğimde hafifçe gülümsedim.
“Koca adam olmuşsun,” dedim. “Ama canımı çok acıtmıştın.”
Kerem başını biraz daha eğdi. Gözlerini kaçırdı.
Bu kez konuşmaya gerek yoktu. Eksik kalan her şey, olduğu haliyle yerini bulmuş gibiydi.
Derin bir nefes aldı. Sonra konuyu dağıtmak ister gibi, “Geçen gün bir yerde duydum,” dedi. Duraksadı. “Caner dediler… Bir an döndüm. Sanki siz arkamdaymışsınız da yine bana öyle sesleniyormuşsunuz gibi hissettim.”
Gözlerim doldu ama belli etmedim.
“Hala o ismin arkasındayım,” dedim.
İkimiz de hafifçe gülümsedik. Bu, uzun zaman sonra içimize gerçekten ulaşan ilk gülüştü.
Kerem başını mutfağa doğru çevirdi.
“Çay içelim mi?” dedi.
Başımı salladım. “Olur.”
O mutfağa geçti. Ben pencerenin önünde, az önce onun durduğu yerde kaldım.
Dışarı baktım. Aynı sokak, aynı ışık…
Ama içimdeki ağırlık yoktu artık.
Ne kıyameti bekliyordum ne de kaçıyordum.
Belki de insan bazen kıyameti çağırmazdı.
Sadece onunla yüzleşecek kadar dururdu.
Sadece duruyordum.
Ve bu, uzun zaman sonra ilk kez yormuyordu.
Mutfaktan bardak sesleri geldi. Küçük, sıradan… ama gerçek.
Arkamı döndüm, masaya doğru yürüdüm.
Kapı kapalıydı.
Ama bu kez içimde eksik kalan bir şey yoktu.
SON