KIYAMETİ ÇAĞIRMAK -6. BÖLÜM
Hastanenin önünden birlikte ayrıldık. Özgürlüğün verdiği o ilk rahatlama, kısa sürede yerini garip bir sıkıntıya bıraktı. Genç adam yine oradaydı. Yine tam zamanında. Aynı sıcak tebessüm, aynı sakin duruş… Düşündüklerimi duymuş gibi konuştu:
“Dedim ya, güzel bir çay içmeden bitmez bugün.”
Gülümsedim. Yolda neredeyse hiç konuşmadık. Sanki her kelime fazla, her söz biraz eksikti. Sessizlik, ikimize de iyi geliyordu. Bir kafede çay içip ayrıldık.
Sonrasında okul yeniden rutinine döndü ama ben eskisi gibi değildim. Her hatanın, her yanlışın insan üzerinde bıraktığı izlere, pişmanlıklara bir yenisini eklemiş, telafisi olmayan bir yola girmiştim.
Olayın üzerinden on beş gün geçmişti. Yavaş da olsa hayat akıp gidiyordu.
O gün ders çıkışı bir kütüphaneye uğramaya karar verdim. Sessizlik… Eski kitapların kokusu… Raflara sinmiş zaman… Biraz yalnızlık istediğimi fark ettim. Sandalyeme yeni oturmuştum ki bir ses:
“Rahatsız etmiyorumdur umarım?”
Kazadan sonra bana yardım eden genç adam karşımdaydı.
“Elimde fazladan bir kahve var,” dedi. “Sizin sevdiğiniz türden midir bilmiyorum ama getirmek istedim.”
Şaşkınlıkla baktım. “Ama… Nasıl buldunuz beni?”
“Bulmadım. Şanslı bir tesadüf diyelim. Ben de yandaki bölümde kitaplara bakıyordum. Kahve almaya giderken sizi gördüm. Sadece merhaba demek istedim. Engellemek istemem.”
“Estağfurullah,” dedim. “Kahve bana da iyi gelir.”
Kütüphanenin küçük kafesine geçtik. Bir süre sessizce kahvemizi içtik. Sonra ben konuştum:
“Adınızı hâlâ bilmiyorum.”
Gülümsedi. “Asaf.”
“Asaf… güzel bir isim.”
“Teşekkür ederim. Küçükken pek sevmezdim ama anlamlarını öğrendikten sonra barıştım onunla.”
Konuşması derindi ama boğucu değil. Merak ettim.
“Ne işle meşgulsünüz?”
“Çocuklarla rehberlik alanında çalışmalar yapıyorum. Çoğunlukla gönüllü işler. Siz?”
“Öğretmenim.”
“Demek öğretmensiniz.”
“Evet.”
“Tahmin etmeliydim.”
“Öyle mi? Neden?”
“Konuşurken cümlelerinizin sonuna görünmez bir nokta koyuyorsunuz sanki.”
Bu defa gerçekten güldüm. Günler sonra ilk kez…
Kısa bir sessizlik oldu. Ardından:
“Biyoloji dersleri sayısalcılara hep sözel gibi gelir. Gereken değeri görmez. Bu da öğretmenlerini çıldırtır.”
Doğruydu. Hafifçe gülümsedim.
“Biyoloji öğretmeni olduğumu da fark ettiniz yani.”
“Siz söylemiştiniz.”
Bunu söylerken sanki küçük bir hatasını yakalamışım gibi huzursuzlandı. Hemen üzerine ekledi:
“Peki, sizin geçmişte pişmanlık duyduğunuz bir anınız oldu mu?”
Sorusu beni duraklattı. Sesi sakindi, meraklıydı ama bir yönüyle de fazlaydı.
“Neden sordunuz?”
“Bir öğretmenim vardı,” dedi. Devamı gelmedi.
“Ne oldu?” diye soracak oldum ama göz bebeklerinin bir anlığına ışığı içine çektiğini gördüm. Çok kısa sürdü, ama gördüğüme emindim. Vazgeçtim. Kahvemi bitirdim. Gözüm raflara kaydı. Bir süre sessiz kaldık.
“Hata yapmayan öğretmen yoktur ama bazı hatalar insanın içini kemirir.” dedim.
O sadece başını salladı.
Kendimi onun karşısında bir suçlu gibi hissettim. Ama o, ne yüzünde bir kırılma ne de sesinde bir titremeyle karşılık verdi… Sadece sustu. Sözlerinin arkasına saklanmış bir düşünce vardı sanki. Ardından birkaç saniye sessizlik oldu.
Onu izliyordum. Gözlerimin içine baktı. Bir an ürperdim. Donuk bir bakıştı. Gözlerindeki o boş bakış, o ifade… Konuşmaya başladı:
“Bazen,” dedi, “hayat en olmaz dediğiniz anda karşınıza birilerini çıkarır.”
Cümlesi içimde bir yere saplandı. Onun karşıma çıkışı… Tesadüf müydü gerçekten? Hayat, onu tam da en olmadık zamanda karşıma çıkarmıştı. Bu şüphe rahatsız edici ve huzur vermekten uzaktı. İçime sinmeyen bir his gezindi. Sanki kurallarını bilmediğim bir oyunun içine çekiliyordum.
Kahvemi bitirmiştim. O ise henüz yarısındaydı. Sözünü tamamlamış biri gibi birden toparlandı, son bir yudum aldı ve ayağa kalktı.
Kısa bir veda, hafif bir baş selamı… ve gitti.
Ben olduğum yerde kaldım. Gidişine baktım. Duruşu yabancıydı, yürüyüşü yabancıydı… Tek tanıdık olan o bakıştı.
Kimdi bu çocuk?