Hikaye Türündeki Yazılarımız.

Çevrimiçi kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3.483
  • 16.393
  • 3.483
  • 16.393
# 15 Haz 2025 22:41:49
KIYAMETİ ÇAĞIRMAK – 3. BÖLÜM

Aldığım darbelerden çok kaybettiğimiz zamanı düşünüyordum. O sırada kalabalığın gücüne ve karmaşasına rağmen biri bileğimden yakalayıp beni bir arabanın içine çekti.

Kapı hızla kapandı. Direksiyondaki genç adam bana döndü. Yüzü solgundu ama bakışları şaşırtıcı biçimde sakindi.

“Tam zamanında,” dedi. “Biraz daha geç kalsaydım size zarar verebilirlerdi.”

Ben hâlâ ne olduğunu tam kavrayamadan, “Kimsiniz siz?” diyebildim.

“Bir önemi var mı” diyerek gülümsedi. Şu an önemli olan, sizi oradan uzaklaştırmaktı.”

Derin bir nefes aldım. Hiçbir parça yerine oturmuyordu. Kafam öylesine karışıktı ki bu yabancının bana neden yardım ettiğini bile sorgulayamıyordum.

“Çocuk…” dedim zorlanarak. “Durumu nasıl acaba?”

“Ben gördüğümde şuurunu kaybetmemişti. Adını da söyleyebildi. Bu iyiye işaret. Emin ellerdedir, merak etmeyin.”

“Dışarıda siren sesleri uğulduyor, kalabalığın bağırtısı arabanın camından içeri sızıyordu.”Tam o sırada yanımızdan geçmekte olan aracı işaret ederek.

“Bakın ambulans da geliyor.” dedi.

İçimdeki devasa sıkıntı geçmiyordu.

“Ben... Onunla gitmeliydim. Yanında olmalıydım.”
Bakışları yine bana döndü, bu defa daha net:

“Bazen bir adım geri çekilmek, en doğru hamledir. Şu an orada olmanız, onun için değil, sizin vicdanınız için olurdu. Vicdanınızı rahatlatır belki ama hayat kurtarmaz ya da belki sizinkine son verebilirdi.”

Sustu. Ben de sustum.

Onun sakinliği, beni içimde kopan fırtınaya rağmen ayakta tutuyordu. O kadar netti ki söyledikleri. Bir an için ruhumdaki çalkantıyı teslim ettim bu yabancıya. Sanki ne yapmam gerektiğini benden daha iyi biliyordu. Yüzünü inceledim. Tanıdık gelmiyordu ama sesinde bir sıcaklık, gözlerinde güven hissi uyandıran bir bakış vardı. Belki de böyle hissetmeye ihtiyacım olduğu için kendimi böyle düşünmeye ben sürüklüyordum.

Camdan dışarı bakarken usulca sordum:

“Nereye gidiyoruz?”

Gülümsedi. Bu sefer o gülümsemeye gözleri eşlik etmedi.

“Bunu şimdi söylersem, büyüsü bozulur.” dedi. “Ama merak etmeyin... Sizi yarı yolda bırakmayacağım.”
                     

Çevrimiçi kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3.483
  • 16.393
  • 3.483
  • 16.393
# 01 Tem 2025 01:59:14
KIYAMETİ ÇAĞIRMAK -4. BÖLÜM

Yol boyunca hayatıma yeni eklenen vicdan azabımla boğuşup durdum. Bu genç yabancının beni olay yerinden zorla uzaklaştırması o an için mantıklı gibi görünse de benim için hala yanlıştı. Orada kalmalı, sonuç ne olursa olsun durumla yüzleşmeliydim. Yol biraz daha sürdü. Sonra şehir dışında bir villanın önünde durduk. Dışarıdan bakılacak olursa oldukça lüks bir villa görünümü veriyordu. Genç adamın hali vakti yerinde olmalıydı. Tuhaf bir bakışımı yakalamış olacak ki açıklama gereği duyar gibi konuşmaya başladı.

“Eee, şimdi bu adam da epey varlıklı olmalı diye düşünmüş olabilirsiniz.” dedi. Sonra daha cevap vermeme fırsat tanımadan devam etti:

“Yazık ki benim değil. Bir arkadaşımın. Kendisi yurt dışında olduğunda kullanmam için anahtarını bana bırakır.”

“Yok öyle düşünmemiştim” gibi gereksiz ve biraz da mahcubiyetin getirdiği masumane bir yalanın içine girmeyecektim. Sadece
“Güzelmiş” dedim. 

Sanki ne yapmak istediğimi anlamış gibi gülümsemeyle gülümsememe arasında bir tebessüm etti. İçeri girdiğimizde karşılaştığım görüntü de dışarıda gördüğüm şaşaanın devamı gibiydi. Genç adam içeride ki büyük bir kanepeyi göstererek,

"Burada uyuyabilirsiniz", dedi.

Bana verdiği pijama, çarşaf, yastık ve battaniye günün sonu için tek ihtiyacım olan şeydi. Genç adam kendi odasına çekildiğinde durumun tuhaflığına rağmen bu yabancı evdeki kanepeye uzandım. Uykuya dalmam oldukça uzun zamanımı alsa da sonunda sabah olduğunu fark etmediğime bakılırsa uyumayı başarmıştım. Tanımadığım bir adamın evinde, tanımadığım bir odada bu kadar rahat ve güvende hissetmem, hayatımın garip bir ironiye teslim olduğunun kanıtıydı.

Mutfaktan gelen çay kokusuyla irkildim. Ses çıkarmadan kalktım. O sırada mutfak kapısında genç adam belirdi. Üzerinde sade bir tişört, yüzünde yorgun ama nazik bir ifadeyle,

“Günaydın. Umarım rahat uyuyabildiniz,” dedi. “Oturun, çay koydum. Biraz da simit var. Çay ve simit evrensel bir sakinleştiricidir.” deyip gülümsedi.İtiraz etmedim. Oturdum. Çayımı aldım. Birkaç yudumdan sonra gözlerimi ona çevirdim.
“Beni buraya neden getirdiniz? Hala adınızı bilmiyorum ve sanırım artık bilmeye hakkım var.”

Omuzlarını hafifçe silkti.

“Bazen birine ismini söylemek, ona fazlasıyla yakınlaşmak anlamına gelir.
Size kötü bir gününüzde rastladım. Ama size karşı kötü bir niyetim yok. Sadece yardıma ihtiyacınız vardı.”

Bir süre sustuk. Bu garip sohbet, beni ruhumun derinliklerinde bir yerden yakalamıştı. Onunla konuşmak, yıllardır içimde tuttuklarımı birine açmak istiyormuşum gibi hissettiriyordu. Böyle düşünürken onun da dalgın hali gözüme ilişti. Sanki o da bir anının derinliğine inmişti. Sessizliği bölmedim. Bir iki dakika sonra ikimiz de çok uzak anılardan geriye dönüyorduk.

“Peki çocuk... Durumu nasıl acaba?”

Cevap kısa ve netti.

“Hayatta. Ama ziyaret için biraz zaman geçmeli.”

Başımı salladım. Kalbim yavaş yavaş yerine oturuyordu. O gün saatlerce konuştuk. Hayattan, tesadüflerden. Ucuz kahveden, saçma haberlerden. Konu hep dolandı ama bir kez bile dün yaşanan kazaya tam anlamıyla geri dönmedi.

Kahvaltıdan sonra yola çıktık. Beni evime yakın bir noktada bırakmasını istedim. Genç adamın ısrarına ragmen çocuğu görme konusunda kendime engel olamıyordum. Beni bıraktığı noktadan bir taksiye binip kazaya en yakın hastaneye gittim. Hemen kapının girişinde danışmadaki sekreter kıza yöneldim.

“İyi günler. Dün ilerideki caddede yaşanan kazada yaralanıp buraya getirilen bir çoocuk vardı. Onu görebilir miyim? Hangi odada acaba?”
Kız kayıtlara şöyle bir göz gezdirdi:

“Beyefendi kayıtlarımıza göre dün akşam üzeri taburcu olmuş.”

“Nasıl, çocuk iyi mi yani? Allah’ım çok şükür. Peki, ailesininin telefonu ya da adresi var mı? Görüşmek isterim.”
“Akrabası mısınız?”
“Hayır ama.”
“Böyle bir bilgiyi kan bağı olmayan birine veremiyoruz beyefendi.”
“Anlıyorum ama ben, ben o çocuğa çarpan kişiyim. Çocuğu görmek, aileden ve çocuktan hiç olmazsa özür dilemek istiyorum. Bir istisna yapamaz mısınız?”
“Maalesef beyefendi. Ama istiyorsanız belki şuradaki polislerden bilgi alabilirsiniz. Onlarla defalarca konuştular.”
“Öyle mi? Sanırım beni şikayet ediyorlardı. Teşekkür ederim.”

Danışmadaki kız bu itirafıma dudak büktü. Onu o kadar ilgilendirmiyordu ki üzerinde bile durmadan önündeki yazılara yöneldi.

Anlaşılan az sonra görüşeceğim polisler beni görünce gözaltına alacaklardı. Belki de tutuklanacaktım. Bunu hak etmiş olsam da kuvvetle muhtemel yaşayacağım şeyler bir an için kendimi çok kötü hissetmeme neden oldu. Belki de apar topar kelepçe takıp biraz da kızarak karakola götüreceklerdi ama korkunun ecele faydası yoktu. Derin bir nefes aldım ama nefes ciğerlerime ulaşmadan kalbimin ritmine takılıyordu. Kesik kesik nefeslerle polise doğru yaklaştım.

“İyi günler memur bey. Ben teslim olmak istiyorum.”

Çevrimiçi kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3.483
  • 16.393
  • 3.483
  • 16.393
# 16 Kas 2025 22:57:30
           KIYAMETİ ÇAĞIRMAK -5. BÖLÜM

Polis memuru bakışlarını bana çevirdi. Gözlerinde hafif bir şaşkınlık belirdi, sonra ciddileşti. “Ne dediniz?”
“Ben... Ben dünkü kazada çocuğa çarpan kişiyim. Teslim olmak istiyorum.”
Kelimeler ağzımdan kolayca dökülmese de sonrasında garip bir hafifleme hissetmeme sebep olmuştu. Memur beni bir sandalyeye oturttu. Belki sıradan, bir işlemdi bu, ama ben o sandalyenin soğukluğunda bir çeşit ceza gibi oturuyordum. Memur not alırken başını kaldırmadan konuştu:

“İsminiz nedir?”

Cüzdanımdan kimliğimi çıkarıp uzattım. Aklımdan geçen bir sürü düşüncenin içinde tek rahatlatıcı olanı çocuğun taburcu olduğunu öğrenmemdi. Bunu çocuğun iyi olduğuna yormak iyi gelmişti. Artık gönül rahatlığıyla cezamı çekebilirdim. Sonra aklıma suratıma tokat gibi çarpan ve vicdan azabımı arttıran o soru geldi. Acaba bu ceza mesleğimi yapmama engel miydi? O anda hala kendimi düşünüyor olmaktan utandım. Peki bir çocuğa çarpıp ardından onu orada bırakıp uzaklaşmam ne kadar doğruydu? Böyle bir durumu öğrencilerime nasıl açıklar, onların yüzüne nasıl bakabilirdim? Bana bununla ilgili hesap sormalarına bile gerek yoktu. Bir öğrencimin içten bir hayal kırıklığı bakışı bile beni bu vicdan azabından kahretmeye yeterdi. Ben böyle bir hatayı nasıl yapabilmiştim. Bana yardım ettiğini düşünen genç adamın tüm ısrarlarına rağmen orada kalmalı, çocuğu hastaneye ben getirmeliydim. Genç adamın iyi niyetini anlıyordum. Etraftaki öfkeli kalabalığın bana zarar vereceklerini düşünmüştü. Üstelik bu konuda haklı çıkacağını da bilmeme rağmen yine de orada kalmam en doğrusuydu. Ama bir şarkıda geçtiği gibi hep sonradan aklı başına geliyordu insanın. O muhakemeyi hep sonradan yapabiliyordu ve ben de bu konuda sınıfta kalmıştım. Ya çocuğa bir şey olsaydı. Bu düşünce kalbimde sert birkaç atışa neden oldu, ellerimin titremesi buna eşlik ediyor, vicdan azabım beni yiyip bitiriyordu.

Sorumluluklarımı da bir kenara bırakmış hala fırsat bulup okulu arayamamıştım. Sadece o gün için mazeret izni istediğimi ve sebebini gelince anlatacağımı belirten bir mesajdan başka bir açıklama yapamamıştım. Okula haber vermeliydim. Sonuçta ne kadar ceza alacağımı bilmiyordum. Bildiğim tek şey ailenin şikayetçi olmakta sonuna kadar haklı olmasıydı. Onları bu konuda suçlayamazdım. Öyle bunalmıştımki içimden bir ses, biri çekip beni vursun, diyordu. İç dünyamdaki mücadeleye öylesine dalmıştım ki, polis memurunun sesiyle gittiğim uzaklardan geri dönecektim.

“Bu tür olaylarda suçlular genelde kaçmaya devam eder. Geri dönmeniz, gelip teslim olmanız takdir edilecek bir durum. Neyse ki çocuk ciddi bir yara almamış. Ailesi de şikayetçi olmadı ama biz yine de sizi ifadeniz için çağıracaktık.”

Derin bir nefes alıp verdim. Ciğerlerim ilk defa küçük de olsa kalbime yer açıyordu.

“Yani beni tutuklamayacak mısınız?"

Memur başını salladı. “Hayır. Dediğim gibi aile sizden şikayetçi olmadı. Arkadaşlar ifadenizi aldıktan sonra çıkabilirsiniz.”
İçimden derin bir oh, çektim. Bir kuş kadar hafiflemiştim. Çok iyi insanlar olmalıydılar. Biraz kendimi toparladım. Memura dönüp,

“Mümkünse yine de aileyle konuşmak, özür dilemek isterim.” dedim.
Başını salladı.

“Maalesef beyefendi. Aile verdikleri adreste bulunamadı.”
“Nasıl yani?”
“Yani aile hastaneden ayrıldıktan sonra adresinde bulunamadı. Taşınmışlar.”
“Aynı gün mü?”
“İlginç ama öyle. Belki de zaten taşınıyorlardı da bu olay biraz geciktirmişti.”

“Peki, teşekkür ederim. İyi günler memur bey.”

Dilemek istediğim özür içimde kalmıştı. Demek aile şikayetçi olmadığı için beni karakola bile götürmemişlerdi. Hastanenin kapısına yöneldim. Çıktığımda neredeyse akşam olmuştu. Gökyüzü, gün boyu içimde tuttuğum karışık duygular gibi renk renk değişiyordu. Sarılar, morlar ve kızıllık. O sırada kapının önünde arabasına yaslanmış bekleyen birini fark ettim.
Genç adamdı. O gizemli tebessümüyle bana doğru yürüdü.
“Her şey yolunda mı?”
“Galiba” dedim. “Çocuk taburcu olmuş ve aile de şikayetçi olmamış.”
“Harika. Sanırım artık ne kaçacak bir şey kaldı, ne de çekilecek bir vicdan azabı.”
Başımı salladım.
“Her şey bitti mi, bilmiyorum.”

Gülümsedi.

“Şüpheli duruma devam yani.
“Şüphe diyemem ama garip değil mi?”
“Önemli olan sonuç aslında. Rahatça taşınabildiklerine göre demek ki bir problem yok.”
“Taşındıklarını söylemiş miydim?”
“Evet. Çıkınca söylemiştiniz.”
“Kusura bakmayın. Kafam o kadar karışık ki, şu an adın ne diye sorsalar bir an için düşünmek zorunda kalabilirim.”

“Bazen hepimiz öyle olmaz mıyız? Zor günler insanın sağlıklı düşünmesini engelliyor.”
“Haklısınız galiba.”

“O zaman bu durumdan kurtulmanızı kutlamak için bir çay içelim mi? Belki bu kez simitin ve yanına peynir de alırız.”

İçimde, tam göğsümün orta yerinde tarifi imkansız koca bir boşluk, yutkunamadığım bir acı düğümlense de genç adamın iyi niyetine kayıtsız kalmak istemedim. Bu defa ben gülümsedim.

“Evet. Sanırım çay iyi fikir.”

Çevrimiçi kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3.483
  • 16.393
  • 3.483
  • 16.393
# 07 Ara 2025 01:47:52
KIYAMETİ ÇAĞIRMAK -6. BÖLÜM

Hastanenin önünden birlikte ayrıldık. Özgürlüğün verdiği o ilk rahatlama, kısa sürede yerini garip bir sıkıntıya bıraktı. Genç adam yine oradaydı. Yine tam zamanında. Aynı sıcak tebessüm, aynı sakin duruş… Düşündüklerimi duymuş gibi konuştu:

“Dedim ya, güzel bir çay içmeden bitmez bugün.”

Gülümsedim. Yolda neredeyse hiç konuşmadık. Sanki her kelime fazla, her söz biraz eksikti. Sessizlik, ikimize de iyi geliyordu. Bir kafede çay içip ayrıldık.

Sonrasında okul yeniden rutinine döndü ama ben eskisi gibi değildim. Her hatanın, her yanlışın insan üzerinde bıraktığı izlere, pişmanlıklara bir yenisini eklemiş, telafisi olmayan bir yola girmiştim.

Olayın üzerinden on beş gün geçmişti. Yavaş da olsa hayat akıp gidiyordu.

O gün ders çıkışı bir kütüphaneye uğramaya karar verdim. Sessizlik… Eski kitapların kokusu… Raflara sinmiş zaman… Biraz yalnızlık istediğimi fark ettim. Sandalyeme yeni oturmuştum ki bir ses:

“Rahatsız etmiyorumdur umarım?”

Kazadan sonra bana yardım eden genç adam karşımdaydı.

“Elimde fazladan bir kahve var,” dedi. “Sizin sevdiğiniz türden midir bilmiyorum ama getirmek istedim.”

Şaşkınlıkla baktım. “Ama… Nasıl buldunuz beni?”

“Bulmadım. Şanslı bir tesadüf diyelim. Ben de yandaki bölümde kitaplara bakıyordum. Kahve almaya giderken sizi gördüm. Sadece merhaba demek istedim. Engellemek istemem.”

“Estağfurullah,” dedim. “Kahve bana da iyi gelir.”

Kütüphanenin küçük kafesine geçtik. Bir süre sessizce kahvemizi içtik. Sonra ben konuştum:

“Adınızı hâlâ bilmiyorum.”

Gülümsedi. “Asaf.”

“Asaf… güzel bir isim.”

“Teşekkür ederim. Küçükken pek sevmezdim ama anlamlarını öğrendikten sonra barıştım onunla.”

Konuşması derindi ama boğucu değil. Merak ettim.

“Ne işle meşgulsünüz?”

“Çocuklarla rehberlik alanında çalışmalar yapıyorum. Çoğunlukla gönüllü işler. Siz?”

“Öğretmenim.”

“Demek öğretmensiniz.”
“Evet.”
“Tahmin etmeliydim.”
“Öyle mi? Neden?”

“Konuşurken cümlelerinizin sonuna görünmez bir nokta koyuyorsunuz sanki.”

Bu defa gerçekten güldüm. Günler sonra ilk kez…

Kısa bir sessizlik oldu. Ardından:

“Biyoloji dersleri sayısalcılara hep sözel gibi gelir. Gereken değeri görmez. Bu da öğretmenlerini çıldırtır.”

Doğruydu. Hafifçe gülümsedim.
“Biyoloji öğretmeni olduğumu da fark ettiniz yani.”

“Siz söylemiştiniz.”
Bunu söylerken sanki küçük bir hatasını yakalamışım gibi huzursuzlandı. Hemen üzerine ekledi:
“Peki, sizin geçmişte pişmanlık duyduğunuz bir anınız oldu mu?”

Sorusu beni duraklattı. Sesi sakindi, meraklıydı ama bir yönüyle de fazlaydı.

“Neden sordunuz?”

“Bir öğretmenim vardı,” dedi. Devamı gelmedi.

“Ne oldu?” diye soracak oldum ama göz bebeklerinin bir anlığına ışığı içine çektiğini gördüm. Çok kısa sürdü, ama gördüğüme emindim. Vazgeçtim. Kahvemi bitirdim. Gözüm raflara kaydı. Bir süre sessiz kaldık.

“Hata yapmayan öğretmen yoktur ama bazı hatalar insanın içini kemirir.” dedim.
O sadece başını salladı.

Kendimi onun karşısında bir suçlu gibi hissettim. Ama o, ne yüzünde bir kırılma ne de sesinde bir titremeyle karşılık verdi… Sadece sustu. Sözlerinin arkasına saklanmış bir düşünce vardı sanki. Ardından birkaç saniye sessizlik oldu.

Onu izliyordum. Gözlerimin içine baktı. Bir an ürperdim. Donuk bir bakıştı. Gözlerindeki o boş bakış, o ifade… Konuşmaya başladı:

“Bazen,” dedi, “hayat en olmaz dediğiniz anda karşınıza birilerini çıkarır.”

Cümlesi içimde bir yere saplandı. Onun karşıma çıkışı… Tesadüf müydü gerçekten? Hayat, onu tam da en olmadık zamanda karşıma çıkarmıştı. Bu şüphe rahatsız edici ve huzur vermekten uzaktı. İçime sinmeyen bir his gezindi. Sanki kurallarını bilmediğim bir oyunun içine çekiliyordum.

Kahvemi bitirmiştim. O ise henüz yarısındaydı. Sözünü tamamlamış biri gibi birden toparlandı, son bir yudum aldı ve ayağa kalktı.

Kısa bir veda, hafif bir baş selamı… ve gitti.

Ben olduğum yerde kaldım. Gidişine baktım. Duruşu yabancıydı, yürüyüşü yabancıydı… Tek tanıdık olan o bakıştı.

Kimdi bu çocuk?

Çevrimiçi kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3.483
  • 16.393
  • 3.483
  • 16.393
# 16 Ara 2025 23:46:33
               KIYAMETİ ÇAĞIRMAK -7. BÖLÜM

Kütüphaneden çıktığımda hava kararmaya başlarken biraz da serinlemişti. Sokak lambaları yanmaya, kaldırımda soluk gölgeler bırakmaya başlamıştı. İnsanlar telaşsız, sessizdi. Kimse acele etmiyor gibiydi. Ben de etmiyordum. Beni tanımayan biri, sıradan bir günün sonunda eve dönen bir adam görebilirdi.

Asaf. Sesi, duruşu, o cümle:

“Bazen hayat en olmaz dediğiniz anda karşınıza birilerini çıkarır.”

Sözleri kulağımda değil, sanki göğüs kafesimde yankılanıyordu. Nefes aldıkça büyüyen bir boşluk gibi.

Evime vardığımda anahtarı kapıya takarken bir an durdum. Kapının yüzeyindeki küçük çiziğe gözüm takıldı. Her gün oradaydı ama ilk defa fark ediyormuşum gibi hissettim.
Bazı şeyleri geç fark ediyorduk. Belki de ancak bazı şeyleri yaşayacak olgunluğa geldiğimizde görebiliyorduk.

İçeri girdim. Işıkları açmadan oturdum.
Saatime baktım. Dakikalar ilerliyordu ama geride kalmış bir şey var gibiydi.
Küçük, fark edilmez ama yokluğu rahatsız eden bir detay... Sanki geçmiş, ait olmadığı bir yerde sessizce hareket ediyordu.

Perdeyi aralayıp pencereden dışarı baktım. Camın dışındaki şehir, kendi sessiz akışında devam ediyordu. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Zaten her zaman seni ve yaşadıklarını umursamayan bir hayat akıp gitmez miydi?

O bakış. Asaf’ın gözlerindeki tanıdıklık, hafızamın erişemediği bir yerde, unuttuğunu sandığın bir geçmişin beni hâlâ hatırlıyor olmasıydı.

Kafamı dağıtmak için dışarı çıktım.
Yürürken bir ara sokağın köşesinde tanıdık bir silüet fark ettim.

Sırtı dönüktü.
Asaf’a benziyordu.

Ama bu sefer, ilk karşılaşmamızdaki o rastlantı hissi yoktu.
Bu, beklenen bir şey gibiydi.

Yanına yaklaşmadım.

Sadece izledim.

O da dönüp bakmadı. Ama bilerek orada durmuş gibiydi.
Ve sonra yavaşça yürüyüp gitti. Ne selam verdik, ne bir kelam.
Ama garip şekilde çok şey söylemiştik.

O gece hiçbir şey düşünmemeye çalıştım.
Ama düşünmemeye çalışmak, düşünmenin en yoğun hâliydi.
Ve bir şey, içimde sessizce beklemeye devam ediyordu.

Çevrimiçi kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3.483
  • 16.393
  • 3.483
  • 16.393
# 27 Ara 2025 23:59:19
KIYAMETİ ÇAĞIRMAK - 8. BÖLÜM

Düşünmemek için ne kadar çabalasam da, kendimi yine aynı tekrarlarda buluyordum. Derinlerde bir yerlerde bir şüphe içimi kemiriyordu. Acaba bu çocuk eski bir öğrencim olabilir miydi? Ama Asaf adında bir öğrencim hiç olmamıştı.

Yine de o bakış...

Sanki bir camın arkasından bana bakıyordu da, aradaki buğu bir türlü dağılmıyordu. Düşününce belki de öyle biri vardı ama hatırlamıyordum. Yaşadığım bu ruhsal sarsıntı, zihnimdeki bazı yüzleri kasten mi siliyordu? Saçmalıyor olmalıydım. Belki de her şey, sıradan bir gencin tesadüfen yoluma çıkmasından ibaretti ve ben, içimdeki fırtınayı dindirmeye çalışıyordum.

Sonraki günler, beklediğimden daha sessiz geçti.
Okulun gürültüsü, sınav kağıtları, akşamüzeri içilen o yorgunluk çayları... Hepsi yerli yerine oturdu. Asaf, hayatımda cevabını bilmediğim bir soruydu ama hayat, cevabını bilmediğim soruları sormaktan vazgeçmişti sanki. Kendi kendime “geçti” dedim. Bunu söylemek bile kendimi daha iyi hissettirmişti. Sadece birkaç garip rastlantıydı. İnsan beyni boşlukları şüpheyle doldurmaya ne kadar da meyilliydi...

Yine de birkaç defa “nerede acaba?” diye düşünmeden edemedim ama sonra o da kayboldu.
Bir sabah fark ettim ki adını bile anmadan güne başlamışım. Buna mutlu olmuştum. Hayatıma tuhaf bir biçimde girip kafamı karıştıran, beni geçmişin ara sokaklarında dolaştıran genç artık yoktu. Kendimden şüphe etmeme neden olan o sızı da. Sadece birkaç tesadüf, birkaç denk geliş…
Hayat kimi zaman böyle küçük desenler çizer ve insan fark etmez olunca da tamamen unutulurdu ve ben unutmaya başlamıştım.

Bu hayatıma yeniden başlamak gibi bir şeydi. Anlamlandıramadığım bir sıkıntıdan kurtulmuştum.

Hafif bir rüzgar vardı, gömleğimin yakasını düzelttim. Yaşamak, bazen sadece o anki rüzgarı hissetmekten ibaretti. Kaldırımda yürürken, dilime dolanan eski bir nakaratın peşine takıldım. Tüm içimi doldurmak istercesine derin bir nefes aldım. Dikkatim epey dağılmış olmasına rağmen kendimi toplamak yerine bu rahatlığın verdiği havaya teslim olmuştum.

Sonra, dünyayı arafa çeviren o tiz metal sesi duyuldu.
Kulakları tırmalayan o fren sesiyle her şey karardı. Lastiklerin asfaltta bıraktığı o yanık kokusu burnuma dolmadan önce, sert bir elin beni kavradığını hissettim. Bedenim savruldu, ayaklarım yerden kesildi. Kendimi kaldırımda bulduğumda durmaya bile gerek duymayan şoför “Kör müsün be adam?” diye bağırıyor, insanlar birikiyordu. Ben ise beni tutan o elin kontrolündeydim hala.

'İyi misiniz?'

Başımı kaldırdım. O ana, onu unutmaya başladığım için mutlu olduğum zamanın öncesine dönmüştüm.

“Asaf”

Gözlerinin içine odaklanıp kaldım. Onu özlemiş miydim, yoksa ondan ürküyor muydum, o saniye ikisi ayırt edilemez haldeydi.

Çevrimdışı nrmys

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 198
  • 2.008
  • 198
  • 2.008
# 28 Ara 2025 01:00:30
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.]
KIYAMETİ ÇAĞIRMAK - 8. BÖLÜM

Düşünmemek için ne kadar çabalasam da, kendimi yine aynı tekrarlarda buluyordum. Derinlerde bir yerlerde bir şüphe içimi kemiriyordu. Acaba bu çocuk eski bir öğrencim olabilir miydi? Ama Asaf adında bir öğrencim hiç olmamıştı.

Yine de o bakış...

Sanki bir camın arkasından bana bakıyordu da, aradaki buğu bir türlü dağılmıyordu. Düşününce belki de öyle biri vardı ama hatırlamıyordum. Yaşadığım bu ruhsal sarsıntı, zihnimdeki bazı yüzleri kasten mi siliyordu? Saçmalıyor olmalıydım. Belki de her şey, sıradan bir gencin tesadüfen yoluma çıkmasından ibaretti ve ben, içimdeki fırtınayı dindirmeye çalışıyordum.

Sonraki günler, beklediğimden daha sessiz geçti.
Okulun gürültüsü, sınav kağıtları, akşamüzeri içilen o yorgunluk çayları... Hepsi yerli yerine oturdu. Asaf, hayatımda cevabını bilmediğim bir soruydu ama hayat, cevabını bilmediğim soruları sormaktan vazgeçmişti sanki. Kendi kendime “geçti” dedim. Bunu söylemek bile kendimi daha iyi hissettirmişti. Sadece birkaç garip rastlantıydı. İnsan beyni boşlukları şüpheyle doldurmaya ne kadar da meyilliydi...

Yine de birkaç defa “nerede acaba?” diye düşünmeden edemedim ama sonra o da kayboldu.
Bir sabah fark ettim ki adını bile anmadan güne başlamışım. Buna mutlu olmuştum. Hayatıma tuhaf bir biçimde girip kafamı karıştıran, beni geçmişin ara sokaklarında dolaştıran genç artık yoktu. Kendimden şüphe etmeme neden olan o sızı da. Sadece birkaç tesadüf, birkaç denk geliş…
Hayat kimi zaman böyle küçük desenler çizer ve insan fark etmez olunca da tamamen unutulurdu ve ben unutmaya başlamıştım.

Bu hayatıma yeniden başlamak gibi bir şeydi. Anlamlandıramadığım bir sıkıntıdan kurtulmuştum.

Hafif bir rüzgar vardı, gömleğimin yakasını düzelttim. Yaşamak, bazen sadece o anki rüzgarı hissetmekten ibaretti. Kaldırımda yürürken, dilime dolanan eski bir nakaratın peşine takıldım. Tüm içimi doldurmak istercesine derin bir nefes aldım. Dikkatim epey dağılmış olmasına rağmen kendimi toplamak yerine bu rahatlığın verdiği havaya teslim olmuştum.

Sonra, dünyayı arafa çeviren o tiz metal sesi duyuldu.
Kulakları tırmalayan o fren sesiyle her şey karardı. Lastiklerin asfaltta bıraktığı o yanık kokusu burnuma dolmadan önce, sert bir elin beni kavradığını hissettim. Bedenim savruldu, ayaklarım yerden kesildi. Kendimi kaldırımda bulduğumda durmaya bile gerek duymayan şoför “Kör müsün be adam?” diye bağırıyor, insanlar birikiyordu. Ben ise beni tutan o elin kontrolündeydim hala.

'İyi misiniz?'

Başımı kaldırdım. O ana, onu unutmaya başladığım için mutlu olduğum zamanın öncesine dönmüştüm.

“Asaf”

Gözlerinin içine odaklanıp kaldım. Onu özlemiş miydim, yoksa ondan ürküyor muydum, o saniye ikisi ayırt edilemez haldeydi.

Vay hocam, resmen arkası yarın programı gibi kalakaldım..

Çevrimiçi kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3.483
  • 16.393
  • 3.483
  • 16.393
# 29 Ara 2025 17:41:17
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.]
Vay hocam, resmen arkası yarın programı gibi kalakaldım..

Çok teşekkür ederim hocam, ben de o niyetle başlamıştım.

Çevrimiçi kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3.483
  • 16.393
  • 3.483
  • 16.393
# 30 Ara 2025 00:52:13
KIYAMETİ ÇAĞIRMAK-9.BÖLÜM

Kaldırımda hâlâ yarı eğik duruyordum.
Kolumdan çektiği elini çoktan bırakmıştı ama dokunduğu yer hâlâ sıcaktı.

“İyi misiniz?” demişti.

Başımı salladım. Konuşmak için fazla erken, susmak için fazla geç bir andı.

“Teşekkür ederim,” dedim.

Asaf bir adım geri çekildi. Ne telaşlıydı ne de ilgili görünüyordu.
Sanki az önce birini ölümden kurtarmamıştı da, yoldan geçen birine saat sormuştu.
Birlikte kaldırıma doğru baktık.
Geçen arabalar, yürüyen insanlar… Hayat, hiçbir yere çarpmamış gibi akıyordu.
Tam gidecek sandım.
Sonra, sanki aklına sonradan gelmiş gibi durdu.

“Dikkat edin hocam. Bütün hataları bu şekilde geride bırakmak mümkün olmayabilir.” Sonra hiçbir şey olmamış gibi çekip gitti...

Kazadan sonra birkaç gün boyunca Asaf’ı görmedim. Bu durum, hayatıma yeniden mi girdi sorularımın cevabı gibiydi. Günler yine birbirine eklenerek ilerledi. Okul sabahları aynı saatte açıldı, zil aynı tizliğinde çaldı, öğrenciler aynı aceleyle koridorlara dağıldı. Hayat, beni bir şeyler yapmaya zorlamıyordu.

Kazada olan biten, hafızamda belirgin bir anı olarak da kalmamıştı. Kaldırım, fren sesi, bir el… Hepsi kısa, kesik görüntülerdi. Asaf ise bu görüntülerin içinde tuhaf bir biçimde net değildi. Sanki bir sahneden diğerine geçerken kadrajın dışında kalmıştı. Neden hayatımda olması fikri beni bu kadar rahatsız ediyordu bilmiyordum ama beni huzursuz eden bir şeyler vardı. Yine de bu düşüncelerden sıyrılmak istiyordum. İnsan bazen kendine bir şeyi açıklamayı bırakınca, onu düşünmekten de vazgeçiyordu...

Bir öğleden sonra, öğretmenler odasında sınav kâğıtlarına bakıyordum. Camdan içeri süzülen ışık, masanın üzerindeki beyaz kâğıtları gereğinden parlak gösteriyordu. Kalemim elimde durmuş, gözlerim aynı soruya takılı kalmıştı. Cevap yanlıştı ama her zamanki gibi puan verebileceğim bir şeyler bulmak için tekrar tekrar okuyordum.
Kapı tıklatıldı.
Başımı kaldırmadan “gel” dedim. Kapı açıldı. Ayak sesleri yaklaştı ama telaşlı değildi. Ne öğrencilerin o bitmeyen acelesi vardı ne de bir çekingenlik. Normal bir yürüyüş, normal bir duruş.

“Kolay gelsin.”

Başımı kaldırıp sesin sahibine baktım.

“Asaf.”

“Merhaba, nasılsınız? Geçen gün yaşadığınız kazadan sonra sizi merak ettim. Bir görüp iyi olduğunuza emin olmak istedim.”
“Şey, evet, elbette… Yani iyiyim, teşekkür ederim.”
“Bunu duyduğuma sevindim. O gün korkuttunuz beni.”
“Biraz dalgındım sanırım. Geride bıraktığımı sandığım bir olayın mutluluğu dikkatimi dağıtmıştı.”
Asaf yüzüme baktı. Sanki kendisinden bahsettiğimi anlamış gibi tuhaf bir ses tonuyla konuşurken ayağa kalktı.

“Demek öyle. Peki, geride bıraktığınıza kim karar verdi?” deyip gülümsedi. “Sanırım sizi takip ediyor.”
Sanki benimle değil, düşüncelerimle konuşuyor gibiydi.
“Anlamadım,” dedim.
“Geride bıraktığımı sandım dediniz ya, sözlerinizden bırakamamış olduğunuz izlenimine kapıldım. Yoksa yanılıyor muyum?” dedi.

Bir an cevap veremedim. Sonra,

“Ya değil mi?” deyip gülümsemeye çalıştım ama gerçek bir gülümseme olmadığını herkes fark edebilirdi. O da başıyla onaylar gibi bir selam verdi ve dönüp gitti. Kapıyı sessizce kapattı.

Bir süre masanın başında öylece kaldım. Kalemi tekrar elime aldım ama kâğıdı okumaya başlayamadım. İçimde ne hissettiğimi açıklayacak bir kelimem yoktu. Az önce biri gelmiş, bir şeyler sormuş ve gitmişti. Hepsi buydu. Olaya bu şekilde bakmak istiyordum.

Akşam eve dönerken, kendi kendime “belki de böyle olması gerekiyordu” dedim. Ne demek istediğimi tam bilmiyordum ama cümle kulağıma doğru geldi.

Gün bitmişti.

Çevrimiçi kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3.483
  • 16.393
  • 3.483
  • 16.393
# 04 Oca 2026 00:01:34
       
KIYAMETİ ÇAĞIRMAK -10. BÖLÜM

Düşünmemeyi seçtiğim gecenin sabahıydı. Ama gece, söylediklerimi dinlememişti.

Yeni bir tesadüfü kaldıracak gücüm yoktu. Buna yeni bir anlam, yeni bir bahane bulmak daha da zordu. Asaf, göründüğünden başka biriydi; bunu sezmekten rahatsızlık duyuyordum. İnsan bazen birinin kim olduğunu anlamaktan değil, anladığını kabullenmekten korkardı. İçimden, bir daha karşılaşmasak iyi olur diye geçirdim.

Sabah erken uyandım. Zaten iyi uyuduğum söylenemezdi. Neredeyse yıllardır sabaha kadar deliksiz uyuduğum bir geceyi hatırlamıyordum. Gün içinde biriken küçük aksaklıklar, söylenmemiş cümleler ve hiç eskimeyen bir vicdan azabı, uykumun önüne geçerdi. Bu gece de onlardan biriydi.

Kahvaltı hazırlamak istedim. Ekmek kalmadığını fark edince aceleyle giyinip çıktım. Dışarıda hava soğuktu. Yürürken nefesimi derinleştirdim; sanki içimdeki huzursuzluk, ciğerlerimden dışarı çıkabilirmiş gibi.

İnsanlar işlerine yetişme telaşındaydı. Dükkânlar yeni yeni açılıyor, kaldırımda birkaç öğrenci ağır adımlarla ilerliyordu. Hepsi yerli yerindeydi. Ben hariç.

Marketten dönerken bu tedirginliğin ne zaman başladığını düşündüm. Bir kaza, art arda gelen karşılaşmalar, yarım kalan cümleler… Hepsi Asaf’ın etrafında dolaşıp duruyordu. Belki de gereğinden fazla anlam yüklüyordum. Ama bazı şeylerin adını koymadıkça daha az acıttığına inanmak istiyordum.

Okula vardığımda her şey her zamanki gibiydi. Koridorlar, sesler, zilin yankısı… Sınıfa girdim. Öğrenciler yerlerine geçti. Kitabımı masanın üzerine koyarken, masanın kenarında bırakılmış küçük bir kâğıt gözüme ilişti.
Hemen elime alamadım.

Ya yine yanlış yaparsam?

Bir an durdum. Gözüm uzaklara daldı. Zaman, geçmişte bir yerde takılı kalmış gibiydi. Tarih tekerrür mü ediyor diye içimden geçirdim; ne olur, etmesin. Sınıfa baktım. Kâğıdın oraya nasıl geldiğini bilmiyordum. Sonunda, istemeden de olsa elime aldım.

Kâğıdı açarken ellerim titriyordu… Yazı aceleciydi; sanki yazan kişi defalarca vazgeçip, en sonunda “ne olacaksa olsun” demişti. Yazı tanıdık geliyordu. Kime ait olduğunu çıkaramıyordum ama tonu biliyordum.

“Bunu yazmak saçma mı bilmiyorum.
Belki de fark etmezsiniz.
Ama ders anlatırken bazen durup uzaklara baktığınız oluyor ya…
O anlarda sizi izliyorum.
Sanki sınıfta tek ben varmışım gibi geliyor.
Birine karşı böyle hissetmek yanlış mı?”

Altında isim yoktu.
Tarih yoktu.
Ne bir imza ne de bir ipucu.

Korktuğum gibi değildi. Gülümsediğimi fark ettim; istemsizdi. Kâğıdı katlayıp kitabın arasına koydum. Öğrencilerin zaman zaman öğretmenlerine duyduğu o masum karışıklık… Hayranlıkla aşkın birbirine karıştığı o yaşlar… Hiçbir şey olmamış gibi derse devam ettim.

Sınıfa bakarken gözüm bir an arka sıralara kaydı.
Orası hep aynıydı. Sessiz, gölgede ve biraz fazla tanıdık.

Zil çaldığında öğrenciler hızla dağıldı. Masamı toplarken içimde eski, çok eski bir duygu canlandı. Yıllar önce, yine böyle bir masada, benzer bir kâğıdı ilk kez elime aldığım günü hatırladım.

O gün doğru anladığımı sanmıştım.

Kitabı çantama koydum. Koridordan çıkarken içimdeki huzursuzluk kendini daha belli ediyordu. Artık şunu çok iyi biliyordum;

"Bazen insan, bir hatayı çok geç fark eder ve bazı geç kalışlar, insanın peşini bir ömür bırakmaz.”

Çevrimiçi kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3.483
  • 16.393
  • 3.483
  • 16.393
# 15 Oca 2026 01:45:05
KIYAMETİ ÇAĞIRMAK -11. BÖLÜM

Biraz yürüdüm. Eve gitmek istemiyordum. Bu not beni, yıllar önce takılı kaldığım yere götürmüştü. Yanlış yaptığım o döneme dönmüş, hayatımın on beş yıl öncesini yeniden yaşamaya başlamıştım. Düşününce, bu döngüden hiç çıkamadığımı fark ettim.

Bir banka oturdum. Notu çıkardım. Bir değil birçok kez okudum. Cümleler masumdu. Bir şey istemiyor, bir şey beklemiyordu. Sadece bilmemi istemişti.

Ama ardından yıllar öncesine ait başka bir yüz belirdi zihnimde.

Emre.

Son haftalarda derslerde iyice içine kapanmıştı. Defterini açıyor ama yazmıyordu. Gözleri hep yerdeydi. Geçen günlerde teneffüste rehberlik servisine gitmesi gerektiğini söylemişlerdi; gitmediğini biliyordum. Bazen öğretmenlik, yüksek sesle değil, sessiz endişelerle yapılırdı.

O günü hatırladıkça yine aynı suçluluk duygusu çörekleniyordu içime. Çıkmam yıllarımı almış, geri dönmem saniyeler sürmüştü. Bu duyguyla yaşamayı öğrenmiştim ya da sadece öyle sanıyordum.

Bu düşüncelerle boğuşurken, gölgemle birleşen başka bir gölge fark ettim. Kafamı kaldırmama gerek yoktu; Asaf olduğunu biliyordum. Bir tanıdıkla karşılaşıldığında edilen sıradan birkaç cümle konuştuk. Ayağa kalkıp yanımdan ayrıldı ama o bakış… Yerini bilen, acele etmeyen bir bakıştı.

Sonraki günlerde de olmadık yerlerde karşılaşmalar devam etti. Bu durum önce beni rahatsız etse de şimdi yerini merak duygusuna bırakmıştı. Kimdi bu çocuk ve neden benimle bu kadar ilgiliydi? Zamanla kendimi bir oyunun içinde hissetmeye başlamıştım.

Yine bir gün markete giderken yanımda birini fark ettim. Hiç kuşkusuz Asaf’tı. Bu kez sadece yüzüne baktım. O da ne düşündüğümü anlamış gibiydi.

“Bu karşılaşmalar ne kadar da sıklaştı değil mi?” diye sordu. Cevap vermek yerine başımla onayladım.

Bir süre o da konuşmadı. Yaklaşık beş dakika sonra sessizliği yine o bozacaktı.

“Buna bir son verelim mi?”
“Neye son verelim?”
“Bu rastlantı gibi görünen karşılaşmalara” dedi.

O sırada yürüdüğümüz sokağın başında kenarda park halindeki bir arabanın yanında durdu. Bana bir şey söyleyeceğini düşünüp ben de durdum ama öyle olmadı. Elindeki anahtarı bana doğru attı.

“Bin arabaya.”

Kararlı, sakin ama huzur vermekten çok uzak bir hali vardı.

“Arabaya mı, neden?”

Bu defa ses tonu biraz daha yüksekti.

“Neden bu kadar sık karşılaştığımızı merak etmiyor musun? İşte onu öğrenmeye gidiyoruz.”

Durdum. Sesi tehditkar değildi ama içimde derin bir ürpertiye sebep oluyordu. Israrcı olmanın onu ikna etmesi mümkün görünmüyordu. Beni şoför koltuğuna yönlendirmiş kendisi sağ koltuğa geçmişti.

“Sür hadi.” dedi. Sorgulamadım. Sonunda ne olduğunu öğrenecektim.
--------------
“Ne yöne gidiyoruz?”
“Şehir dışına doğru devam et.”

Bu cümle tanıdık ve bir gerilim filminden alınmış gibi rahatsız ediciydi. Arabayı sürmeye devam ederken boğuk bir sesle sordum:

“Beni nereye götürüyorsun?”
“Şehir dışına demiştim sanırım.”
“Evet ama nereye?”

Sustu. 
Ben de sustum.

“Peki.”
----
Şehirden tamamen çıktığımızda, artık geri dönmenin yalnızca bir yol meselesi olmadığını biliyordum.

Çevrimiçi kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3.483
  • 16.393
  • 3.483
  • 16.393
# 18 Oca 2026 16:35:34
KIYAMETİ ÇAĞIRMAK -12. BÖLÜM

Bilmediğim bir yolda birlikte ilerliyorduk.
Yola müdahale etmiyordu. Sanki hangi yöne gidersek gidelim, sonunda varacağımız yer belliydi.
Asaf ön cama bakıyordu. Yüzü sakindi. Fazla sakin.

Direksiyonu sıkı tuttuğumu fark ettim. Ne kadar zamandır şehirden uzaklaştığımızı bilmiyordum. Yolu izliyor ama aslında hiçbir yere bakmıyordum.

Konuşmadık.
Hangimizin sustuğunu da ayırt edemiyordum.

“Neden ben?” diye sormak geçti içimden.
Ünlü biri değildim. Kendi doğrularıyla ilerlemeye çalışan, bu yolda sayısız hata yapan; çoğu kez vicdanına yenik düşmüş biri... Öğrencilerime söylediklerimden çok, söylemediklerim kalmıştı içimde.

Bazen bir bakış,
bazen yarım bırakılmış bir cümle.
Bunların bir gün sorulacağını bilerek…

Aklımdan başka sorular da geçti ama hiçbirini sormadım.

Bugün benim günüm değildi.

Nereye gittiğimi bilmeden de olsa yola devam ettim.

Yol uzadıkça şehir geride kaldı.
Binalar seyrekleşti. Tabelalar kayboldu. Tanıdık hiçbir şey kalmadı.

Göz ucuyla ona baktım. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmişti.
Ne düşündüğünü merak ediyordum.
Bu, içimi daha çok daralttı.

Yanlış bir yere sürüklendiğimi düşündüm.
Bu düşünce bile içimde bir dirence sebep olmadı.

Direksiyonu biraz gevşettim.
Kısa bir an.
O fark etmedi.
Sonra yeniden sıktım.

Bu yolculuğun sonunda iyi bir şey olmayacağını hissediyordum.
Kötünün neye benzediğini kestiremiyordum.

Yol tek şeride düştü.
Yanlışlıkla sapabileceğim bir yol kalmamıştı.
Araba yavaşladı.
Asaf durmamı söylemedi ama ayağım kendiliğinden gazdan çekildi.
Yol kenarında durduk.
Ne bir tabela vardı ne de bir yerleşim.
Sadece açık bir alan ve karanlığa doğru uzanan yol.

Motoru kapatmadım.
Kontak sesi gelmediği hâlde, bir şeyler durmuş gibiydi.
Asaf başını çevirmedi.
Camdan dışarı bakıyordu.

Ellerim direksiyonun üzerindeydi.
İndirebilirdim.
Bir şey söyleyebilirdim.
Sorabilirdim.

Hiçbirini yapmadım.

O an, bu yolculuğun beni bir yere götürmediğini,
bir yerden kopardığını hissettim.

Asaf hafifçe doğruldu. Parmakları bir an istemsizce birbirine kenetlendi, sonra sanki farkına varmış gibi gevşedi.

Hâlâ konuşmuyordu.

Ben de bekledim.

Çevrimiçi kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3.483
  • 16.393
  • 3.483
  • 16.393
# 22 Oca 2026 00:16:56
KIYAMETİ ÇAĞIRMAK -13. BÖLÜM

Neyi beklediğimizi bilmiyordum. Sanırım o da beni getirdiği şey her neyse, onu yapmaya hazır hissetmiyordu. Ya da bana öyle gelmişti.

Karanlık yolun ilerisinde bir bina görünüyordu. Görüntüsüne bakılırsa terk edilmişti. Bizi bekleyen bir hâli yoktu. Belki onun için önemi olan bir yerdi. Yine de huzursuz etmeye yetti.

Elini kapının koluna uzattı.
Sonra geri çekti.

Sakin hâli tedirgin ediciydi ama bu kararsızlığı daha da güvensiz hissettirdi. Bir an içimde bir ürperti oluştu, ama kendimi dinlemek istemedim. Eğer bana zarar vermek istese, bunu yapmak için eline defalarca fırsat geçmişti. Demek ki böyle bir niyeti yoktu. En azından buna inanmak istedim.

Hâlâ arabadaydık.

Sonra elini tekrar kapıya uzattı. Bu kez açtı ve yavaşça indi. Bana bakmıyordu. “Gel” demedi ama peşinden gitmem gerektiğini hissettim. Ben de öyle yaptım.

Konuşmadan yürümeye başladık. Binaya doğru ilerliyorduk. Kapısına geldiğimizde bir an duraksadı ve uzun bir aradan sonra başını çevirip yüzüme baktı. Bakışları her zamanki Asaf’tan farklıydı.

“İçeri girmeye hazır mısın?” dedi.

Saklamak istesem de tedirginliğim tüm bedenime yansıyordu.

“Ne var içeride?” derken sesim hafifçe kaydı. Sanki soğuktan çenemi oynatamıyordum.

Gülümsedi. Ama gülüyor mu, yoksa acı mı çekiyordu anlayamadım.

“O zaman gidip birlikte görelim,” dedi.

Binanın iki yana açılan yüksek kapısını iterek açtı.
Girmek istemediğimi fark ettim ama artık çok geçti. Arkasından yavaşça içeri süzüldüm.
Onu göremiyordum. Ama arkamdan kapının kapandığını duydum. Kilit sesi yoktu. Kapı kendi kendine mi kapanmıştı, yoksa kapatan Asaf mıydı, bilmiyordum.

Burada ne işim vardı?

Derin bir pişmanlık hissettim. Az çok tanıdığımı sandığım bir gencin peşine takılıp buraya kadar gelmiştim. Hem onun beni sürüklemesine izin vererek, hem de onu tanımaya başladığımı sanarak hata yapmıştım.

İçerisi oldukça karanlıktı. Dönüp çıkmayı düşündüm ama bir anda arkamda olduğunu hissettim. Bir şey söylememe fırsat tanımadan iki omzumdan bastırarak beni koltuk benzeri bir şeyin üzerine itti.

Oturmadım. Daha çok düştüm.

Bir lamba anahtarının sesi geldi. Ortalık loş bir ışıkla aydınlandı.

“Nihayet geldiniz hocam,” dedi.
“Bunu oldukça uzun zamandır bekliyordum. Bugüne kısmetmiş.”

Tedirginliğim, başlangıçta düştüğüm yanılgı ve içimdeki sıkıntı birbirine karıştı.

“Asaf, bütün bunlar ne demek oluyor?” dedim.

Beni zorla oturttuğu koltuğu sertçe çevirdi.

“Hâlâ mı tanımadınız hocam?”

Çevrimiçi kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3.483
  • 16.393
  • 3.483
  • 16.393
# 24 Oca 2026 00:08:03
KIYAMETİ ÇAĞIRMAK -14. BÖLÜM

Ne demişti?

“Hâlâ mı tanımadınız hocam?”

O ana kadar onu tanımadığıma emindim. Ama bu konuda da yanılıyor olabileceğimi ilk kez düşündüm.

“Yoksa seni daha önceden tanıyor muyum?”

“Unutmanın bu kadar kolay olduğunu söylerlerdi de inanmazdım.” dedi.

“Asaf, seni hatırlamadığım için üzgünüm ama bu isimde bir tanıdığım hiç olmadı.”

“Demek öyle,” dedi.

“Peki, hatırlamanıza yardımcı olayım.”

Elini montunun cebine attı.
O an, zamanın yavaşladığını hissettim. Kalbim, göğüs kafesimi delmek istercesine çarpıyordu. Cebinden çıkardığı demir parçasının ne olduğunu algılayabiliyordum. Tavandaki tek lambanın loş ışığında donuk bir parıltıyla parladı. Ahşapla buluştuğu o 'tak' sesi, zihnimde bir idam mangasının hazırlık sesi gibi yankılandı.

“Bu karşılaşmalar size de tuhaf geliyordu ya hocam,” dedi Asaf.

Sesi artık bir buz kütlesi kadar sertti.

“Şimdi taşlar yerine oturmaya başladı mı?”

Dehşet içinde silaha, sonra da onun gözlerine baktım.

“Asaf, nasıl bir oyun oynadığını anlamıyorum. Ne istiyorsun benden?” deyip hızla ayağa kalktım.“Gerçekten sıkılmaya başladım. Şimdi buradan çıkıyorum.”

O anda iki eliyle beni itip tekrar koltuğa düşürdü.

“Anlatacaklarımı bitirmeden nereye, Selim Hocam?” dedi.

“Bu ne acele? Ben sizi onca sene bekledim.”

Adımı söylediğinde, sesin bende değdiği yeri hissettim.
Tanımaktan fazlasıydı bu.
Omuzlarım ağırlaştı.
Nefesim sıklaştı.
Kalbim kontrolümde değildi.

“Selim Hoca,” dedi yeniden.

Bu kez bir hitap gibi değil, bir mühür gibi.

“Onca sene… beni mi bekledin?” dedim. "Ama neden?"

Gülümsedi.

O an anladım.

Buraya gelmek bir hataydı. Ama asıl hata, çok daha önce yapılmıştı.

Ve ben o hatanın tam ortasında duruyordum.

Çevrimiçi kardia

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3.483
  • 16.393
  • 3.483
  • 16.393
# 27 Oca 2026 23:48:45
KIYAMETİ ÇAĞIRMAK – 15. BÖLÜM

“Hadi size biraz ipucu vereyim,” dedi. Sesi, boş odada yankılandı.

“Ben hep fark edilmeyen taraftaydım. Ailevi problemler, parasızlık… En arka sırada oturur, arkadaşlarım dâhil pek kimseyle konuşmazdım. Ta ki siz okula gelinceye kadar.”

“Asaf…”

“Okula ilk geldiğiniz günü hatırlıyorum. Biyoloji öğretmenimizin yerine  gelmiştiniz. Derse girdiğiniz ilk gün tek tek adımızı sormuştunuz. Her şey sıradandı. Ben de adımı söyledim. Bazı öğretmenlerin yaptığı gibi beni fark etmeden yanımdaki arkadaşa yönelip yeni cevapları beklemeniz gerekiyordu. Ama siz öyle yapmadınız.”

Bana doğru bir adım attı. Gözlerindeki kırgınlık, öfkesinden daha derindi.

“O tavrı takınmadan bana dönüp gülümsediniz. Ben ‘Adım Kerem’ dedim. Siz de gülümsediniz.”

Bu isimle birlikte kan beynime hücum etti. Zihnimdeki tozlu raflardan kapanmayan bir dosya yere düştü; içindekiler etrafa saçıldı.

“Dur bir dakika… Sen Kerem misin? Caner Kerem mi?” dedim.

“Hatırladınız demek.”

Hatırlamak için unutmak gerekirdi. Kerem’in isminin önüne “Caner”i yıllar önce ben eklemiştim. Sanki adı Caner ‘di de herkes yanlış söylüyordu. Bu isim aramızdaki o görünmez bağın nişanesiydi. Ben her ‘Caner Kerem’ dediğimde gözlerinin içi parlar, ait olmanın verdiği o çocuksu gururla bana bakardı.

Benden bir madalya gibi aldığı o ismi, şimdi bir teneke parçası gibi suratıma fırlatıyordu.

Hayatıma kattığı vicdan azabı, yıllarca tek bir gecemi bile huzurla uyutmamıştı. Bir gün onu bulup her şey için ne kadar üzgün olduğumu söylemek istemiş, yıllarca aramıştım.

Şimdi, olanca nefretiyle karşımda duruyordu işte.

Bu yüzleşmenin bir gün olacağını biliyordum. Ama böyle değil.

İstemeden de olsa bu genç adama zarar vermeye devam ettiğimi anlamış, gardımı indirmiştim.

“Ne istiyorsun Kerem?” dedim. “Neden buradayız?”

“Yalnızca Kerem mi?” dedi. “Hani Caner Kerem bana daha çok yakışıyordu?”

Gülümsedi. Masadaki tabancayı eline alırken yüzünde beliren o ifade, bir zaferden çok bir vazgeçişe benziyor; yılların öcünü alacağını anlamamı istiyordu. Oysa ben çoktan teslim olmuştum.

Suçluydum.

 


Egitimhane.Com ©2006-2023 KVKK