İbretlik Hikayeler

Çevrimdışı hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 29.983
  • 235.679
  • 29.983
  • 235.679
# 03 Kas 2025 17:10:59
Bir grup kurbağa ormanda dolaşırken gruptan ikisi derin bir çukura düştü. Diğer kurbağalar çukurun etrafına toplanıp, çukurun ne kadar derin olduğunu görünce, iki kurbağaya, kurtuluşları için hiç umut kalmadığını söylediler.

Ancak, iki kurbağa diğerlerinin söylediklerini görmezden gelmeye karar verdi ve çukurdan çıkmaya çalıştı.

Çabalarına rağmen, çukurun tepesindeki kurbağa grubu hala pes etmeleri gerektiğini ve asla başaramayacaklarını söylüyordu.

Sonunda kurbağalardan biri diğerlerinin söylediklerine kulak astı ve pes ederek dibi boyladı, öldü. Diğer kurbağa elinden geldiğince hızlı zıplamaya devam etti. Yine kurbağa kalabalığı ona olumsuz sözler telkin etmeye devam etti. Sonunda en iyi zıplayışını yaptı ve başardı. Dışarı çıkınca diğer kurbağalar, hayretle, nasıl başardığını sorduklarında kurbağa onlara dönerek ve ellerini kulaklarına götürerek; “Efendim, bir şey mi söylediniz; sizi duyamıyorum!” dedi.

Kurbağa işitme engelliydi.

Hikayeden çıkarılacak ders:

İnsanların sözleri, başkalarının yaşamları üzerinde büyük bir etkiye sahip olabilir. Ağzınızdan çıkmadan önce ne söyleyeceğinizi düşünün. Bazen bir söz yaşamsal olduğu gibi, ölümcül de olabilir.

Çevrimdışı hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 29.983
  • 235.679
  • 29.983
  • 235.679
# 05 Kas 2025 08:14:54
Alışılmışın Dışında Düşünme (Yaratıcı Düşünme)
Yüzlerce yıl önce bir kasabada, küçük bir işletme sahibinin bir tefeciye yüklü miktarda borcu vardı. Tefeci çok yaşlı ve itici görünümü olan bir adamdı. Kadere bakın ki, bu çirkin görünüşlü tefeci alacaklı olduğu işletme sahibinin kızından hoşlanıyordu.

Tefeci işletme sahibine, kızıyla evlenme karşılığında borcunu tamamen silecek bir anlaşma teklif etmeye karar verdi.

Söylemeye gerek yok, bu teklif işletme sahibinin tiksinti dolu bir bakışıyla karşılandı. Ancak çaresiz kalan işletme sahibi nefret etse de tefecinin bu teklifini kabul etti.

Bunun üzerine tefeci, bir torbaya biri beyaz biri siyah iki çakıl taşı koyacağını söyledi.

Kızın daha sonra torbaya uzanması ve iki taştan birini alması gerekecekti. Kızın çektiği taş siyah çıkarsa borç silinecek, ama tefeci de kızla evlenecekti. Taş beyaz çıkarsa, borç silinecek ama kız tefeciyle evlenmek zorunda kalmayacaktı.

İşletme sahibinin bahçesinde, tefeci yerden iki çakıl taşı aldı. Ancak hile yapıyordu. Siyah çıkmasını garantilemek için hızla iki çakıl taşını da siyah olarak aldı.
Onları alırken işletme sahibinin kızı tefecinin bu hilesini, yani iki siyah çakıl taşı aldığını, beyaz taş almadığını ve ikisini de torbaya koyduğunu fark etti.

Daha sonra tefeci kızdan çantaya uzanmasını ve bir tane seçmesini istedi.

Kızın ne yapabileceği konusunda doğal olarak üç seçeneği vardı:

Çantadan bir çakıl taşı almayı reddedecekti.
Her iki çakıl taşını da çantadan çıkarıp, tefeciyi hile yaptığı için ifşa edecekti.
Siyah olduğunu bile bile çantadan bir çakıl taşı alıp, babasının özgürlüğü için, kendini feda edecekti.
Kız torbadan bir çakıl taşı çıkardı ve bakmadan önce ‘yanlışlıkla’ diye diğer çakılların ortasına düşürdü. Tefeciye dedi ki;

“Ah, ne kadar beceriksizim. Neyse ki, kalanın rengine bakarak düşürdüğüm taşın hangi renkte olduğunu anlarız.”

Torbada kalan çakılın siyah olduğu belliydi; tefeci yalanı açığa çıkmaması için kızın düşürdüğü çakılın beyaz olduğunu kabul etmek zorunda kaldığı gibi, kızın babasının borcunu da silmek zorunda kaldı.

Hikayeden çıkarılacak ders:

Zor bir durumun üstesinden gelmek ve bir seçim yapmanız gerektiği anlarda düşündüğünüz tek seçeneğe teslim olmayın. Her azman alternatif bir çıkış yolu vardır.

Çevrimdışı hanife67

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 752
  • 6.851
  • 752
  • 6.851
# 05 Kas 2025 14:17:08
Doğduğunda ailesi tarafından bir çöplüğe atılarak terkedilmiş ve çocuk esirgeme kurumunda büyümüş olan Murat Akman ne kadar istemese de 18 yaşına geldiğinde evi bildiği kurumdan ayrılmak zorunda kalmış .
Ancak kurumda ki öğretmeniyle bağlantısını hiç koparmamış ve oradaki çocuklara yardımcı olabilmek için elinden geleni yapmış.
Askerlik görevini komando olarak yerine getirirken devletin kendisine bağladığı maaşı çocukların ihtiyaçları için kuruma göndermeye başlamış .
Çıktıkları operasyonlar da hayati tehlikesi olması sebebiyle her operasyon öncesi son mektubu olabileceğini düşündüğü bir mektubunu birlikte büyüdüğü bir arkadaşına ulaştırılmak üzere bir asker arkadaşına emanet etmiş .
Murat Akman’ın geri dönmediği bir operasyon sonrası son mektubunu teslim ettiği arkadaşı mektubu verdiği adreste ki arkadaşına ulaştırmış .
Mektup arkadaşı tarafından Murat Akman’ın vasiyeti üzerine bir yayın kuruluşuna belirli bir meblağ karşılığı devredilmiş ve şehit askerin vasiyeti üzerine medya kuruluşunun ödediği para Murat’ın büyüdüğü çocuk esirgeme kurumuna bağışlanmış .
Ve mektup gazete de yayınlanmış
Murat Akman’ın şehit olması sonrası gazete de yayınlanan mektubun tam metni de şu şekilde ;
“Bu yazı bir komanda er mektubudur ve siz bu mektubu gazeteden okuyorsanız ölmüşüm demektir.
Bir ailem olsaydı bu mektubu onlara yollamak isterdim ama yok.
Size koğuştaki ranzamdan yazıyorum.
Şu an etrafımda Adana,Ağrı, Sivas, Edirne, Diyarbakır Ankara, Antalya, İzmir, Urfa, Trabzon...
Türkiye’nin dört bir yanından birbirini tanımayan ama birbirlerinin canını korumaya yemin etmiş bir sürü asker var.
Birazdan operasyona gideceğiz,
tek dileğimiz kayıp vermeden geri gelmek.
İlerde ölürsem eğer diye bir mektup yazmak çok zor.
Aklına getirmek istemez ya insan ölümü, hani her zaman bir umut vardır ya.
Askerliğim bittikten sonra yırtıp atacaktım bu mektubu ama şu an okuyorsanız yırtamadım demektir. Zaten pek de kalem tutmaz elim. Silah tutmayı daha iyi bilirim.
Sizi korumam için siz öğrettiniz silah tutmayı.
Tuhaf olan siz bu mektubu okurken ben neden öldüğümü bile bilmiyor olacağım.
Ya bir mayına bastım ya da yediğim bir kaç kurşun.
Bileniniziz var mı ben nasıl öldüm ?
Kışlada her televizyona bakışımda, birbirinizi öldürdüğünüzü, birbirinizin canını yaktığınızı gördüm.
Müziğinin sesini çok açtı diye komşusunu vuranlar.
Gücü kadına yetenler.
Cebindeki on lirası için adam vuranlar.
Kız arkadaşına baktı diye alayını bıçaklayanlar.
Bileniniz var mı ben kimi korumak için öldüm?
Eti az pişti diye garsona çıkışan adam;
sen rahat uyu diye kurşunlar başımın üstünden geçerken,
ben dağda her bulduğumu kesip yedim.
Arabasını solladılar diye levyesini kapıp arabadan inen adam,
beni bir çöp bidonuna atıp giden anam;
söylesene ben kimin için öldüm?
Yetimhanede ve askerde en güzel şeyin ekmeği bölmek olduğunu öğrendik biz.
Peki size neyi bölmeyi öğrettiler?
Sizi önce Allah’a sonra birbirinize emanet ediyorum.
Ben sizden razı oldum ,
Allah’da sizden razı olsun...”
Murat Akman 1996
Demiş şehidimiz Ruhu şad mekanı cennet olsun 🙏❤️

Çevrimdışı hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 29.983
  • 235.679
  • 29.983
  • 235.679
# 09 Kas 2025 21:57:24
Satılık Köpek Yavruları (Anlayış)


Bir dükkan sahibi, kapısının üzerine “Satılık Köpek Yavruları” yazan bir tabela astı.

Bunun gibi tabelalar her zaman küçük çocukları cezbeder. Bir çocuk tabelayı görüp sahibine yaklaşmış ve  “Yavruları ne kadara satacaksınız?” diye sordu.

Mağaza sahibi, “30 ila 50 dolar arasında herhangi bir fiyata” yanıtını verdi.

Küçük çocuk cebinden biraz bozuk para çıkardı. “2,37 dolarım var” dedi; onları satın alamam ama lütfen onlara bakabilir miyim?” diye sordu.

Dükkan sahibi gülümseyip ıslık çaldı. Kulübeden, dükkânının koridorunda koşan anne ve ardından beş ufacık, minik kürk yumağı geldi. Yalnız yavrulardan biri oldukça geride kaldı. Küçük çocuk hemen geciken, topallayan köpeği seçti ve dükkan sahibine “Bu küçük köpeğin nesi var?” dedi.

Dükkan sahibi, veterinerin küçük köpeği muayene ettiğini ve kalça yuvasının olmadığını söyledi; üstelik iyileşmesi imkansızdı ve bu yavru her zaman sakat kalacaktı.

Küçük çocuk heyecanlandı. “Satın almak istediğim köpek yavrusu bu.” dedi.

Dükkan sahibi, “Hayır, o küçük köpeği almak istemezsin. Onu gerçekten istiyorsan, sana hediye edeceğim.” dedi.

Küçük çocuk iyice sinirlendi. Dükkân sahibinin gözlerinin içine bakarak parmağıyla işaret etti ve dedi ki;

“Onu bana vermeni istemiyorum. O küçük köpek, diğer köpekler kadar her şeye değer ve tam bedelini ödeyeceğim. Aslında, şimdi sana 2.37 dolar vereceğim, geri kalanı için ayda 50 sent taksit vereceğim.”

Dükkan sahibi, “Bu küçük köpeği gerçekten almak istiyor musun? Bak, bu diğer köpek yavruları gibi asla koşamayacak, zıplayamayacak ve seninle oynayamayacak.” deyince;

Küçük çocuk, şaşırtıcı bir şekilde, büyük bir metal destekle desteklenen sakat sol bacağını açtı, dükkan sahibine baktı ve usulca yanıtladı,

“Eh, ben de pek iyi koşmuyorum ve küçük köpeğin anlayan birine ihtiyacı olacak!”

Çevrimdışı hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 29.983
  • 235.679
  • 29.983
  • 235.679
# 11 Kas 2025 22:01:55
    KELEBEK
Biri kelebek kozasına bakıyordu. Bir gün kozadan küçük bir açıklık belirdi. Oturdu ve vücudunu o küçük delikten geçirmeye çalışan kelebeği saatlerce izledi.

Adam, kelebeğin oraya sıkıştığını sandı. Çünkü herhangi bir ilerleme kaydetmiyordu.

Adam kelebeğe yardım etmeye karar verdi. Bir makas aldı ve kalan kozayı keserek açtı. Kelebek daha sonra şişmiş bir gövdeye ve küçük, buruşuk kanatlara sahip olmasına rağmen, uçamayıp oracığa yığıldı.

Adam düşüncesizdi. Orada oturdu ve kanatların kelebeği desteklemek için genişlemesini bekledi; ama bu gerçekleşmedi. Kelebek, hayatının geri kalanını uçamadan, minik kanatları ve şişmiş bir gövdeyle sürünerek geçirdi.

Adamın iyi kalpliliğine rağmen, kelebeğin küçük açıklıktan geçmek için ihtiyaç duyduğu kısıtlayıcı kozayı ve mücadelesini anlamadı; Oysa kelebeğin kozadan çıkma mücadelesi, kozadan çıktıktan sonra kendini uçmaya hazırlamak için Allah’ın kelebeğin vücudundan sıvıyı kanatlarına akıtma yoluydu.

Hikayeden çıkarılacak ders:

Hayattaki mücadelelerimiz güçlü yönlerimizi geliştirir. Mücadeleler olmadan asla büyüyemeyiz ve asla güçlenemeyiz. Bu nedenle zorluklarla kendi başımıza mücadele etmek ve başkalarının yardımına güvenmemek bizim için önemlidir.

Çevrimdışı dark city

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 11.396
  • 70.818
  • 11.396
  • 70.818
# 12 Kas 2025 06:58:32
                  ÇİÇEKLİ YORGAN

           Erzurum, 1962; Oltu’da çiftçilik yaparak geçinen Hasan Uygun’un en büyük gurur kaynağı biricik oğlu Mehmet’ti. Mehmet Erzurum Lisesi’ne başlamıştı o sene. Zordu o zamanlarda evlat okutmak. Hele lisede okutmak, Oltu’lu bir çiftçinin kolay altından kalkacağı bir yük hiç değildi. Çocuk da Yatılı üstelik. Kış, kıyamet gibidir Erzurum’da. Aylarca Kar Yağar. Bir köyden diğerine ulaşmak, 80 günde devr-i alem kadar meşakkatli bir iştir o günlerde. Neyse sözü uzatmayalım. Kurban Bayramı arifesinde, çiftçi Hasan Oltu’dan kalkar, Erzurum’a iner. Hem Kışlık erzak alacak, hem de bayram iznine çıkacak oğlunu köye götürecektir. Oğluyla konuşur o gün dersi olduğu için sabah yola çıkmaya karar verilir. Baba kendilerini köye götürecek bir kızakçı bulmak için Pelit Meydanı’na gider. Av. Necdet Öztürk (Davanın Savcısı): Erzurum’da kızakçılar var o dönem. Hasan Uygun, tavsiye üzerine yakın bir köyden kızakçıyı bulup parada anlaşıyor ve bir miktar para veriyor. Hasan Ağa, Handa bir geceyi uykusuz geçirir. Kimisi içine doğmuştu diye yorumlar bu uykusuzluğu, kimisi de üzerinde çok parası vardı çaldırmaktan korktu derler . Sabah olduğunda Hasan Ağa, kızakçıyla buluşur. Oğlu da gelir. Dondurucu soğukta, 100 kilometrelik Oltu yolu çaresiz battaniye altında geçecektir. Mehmet ile Hasan Ağa atların Çektiği kızakta battaniyelerin altında uyuyakalırlar. Bir vadiden geçiyorlardı. Vadi değil sanki beyaz bir cehennemdi. Av. Necdet Öztürk: Çiftçinin cebinde bir hayli para vardı. Bunların ikisi arkada uyuyorlar. Kızakçı aklından kötü fikirler geçiyor. Bir demir çıkarıyor, “Ben bunun kafasına vurup bunu öldürsem bu parayı da elde ederim. Çocuğu da gerekirse öldürürüm.Omzunda duyduğu derin acı, çiftçiyi uykusundan sıçratmıştı. Kızakçının demir çubukla saldırdığı Hasan Ağa omzundan yaralanmıştı. Asıl hedefi başına vurmaktı. Hasan Ağa kızakçıyı ikinci darbeye hazırlanırken gördü Av. Necdet Öztürk: Adam fırlayıp, “ne oluyor” diye bağırınca çocuk da battaniyenin altından çıkıyor. Çocuk dehşete kapılıyor Kızaktan atlayan Mehmet, karanlığa doğru kaçıyor. Koca ıssızlıkta saatlerce yürüyüp donmak üzereyken gördüğü küçük cılız ışığa yöneliyor. Kapıyı çalıyor. Açan kadın bitkin haldeki çocuğu içeri alıyor. Mehmet, bütün olan biteni anlatınca kadının içi sızlıyor. Mehmet, bir önce jandarmaya gitmek istese de kadın, sabah gitmesi konusunda ikna ediyor bir. Çünkü babasının çoktan cennetlik olduğunu düşünüyor ve bir saat uzaklıktaki jandarmaya gitmesini tehlikeli buluyor. Kendi oğluyla Mehmet’e aynı odada Döşek serip yatırıyor. Ama Mehmet’in gözüne uyku girer mi? “Allah’ım sen babamı bana bağışla!” Diye dua ediyor. Tam bu sırada yumruklar dövüyor kapıyı. Mehmet ürkerek yorganı başına çekiyor.Av. Necdet Öztürk: Hanım gelip kapıyı açıyor. Sorma hiç başıma bir hal geldi diyor Kapıdaki. Mehmet sesi tanıyor. Kızakçı. Mehmet kızakçının evine gelmiş. Yaşlı kadın da dehşet içindeydi. Kocasının anlattıklarına inanamıyordu. Ama bitkin hali, üzerindeki kan lekesi, çocuğun hikayesini doğruluyorduAv. Necdet Öztürk: “babasını Öldürdüm oğlu kaçtı, nereye gitti bilmiyorum. Işte üstümün başımın perişanlığı da bu yüzden “diyor kadına. ‘O bize geldi’ diyor kadın. ‘Içeride çiçekli yorganın altında çocuk yatıyor. Kızakçı diyor ki, ‘hanım baltayı getir bileyeyim. Onu ortadan kaldırmamız lazım. Balta geliyor. Keskin hale getirip, çocuğu bir hamlede öldürmeyi tasarlıyor. Mehmet Kadından ‘çiçekli yorganın altında yatıyor’ lafını duyunca kendi yorganını kızakçının uyuyan oğlunun üstüne atıp, onun üzerindeki yorganı kendi üzerine çekiyor.ACABA bu basit plan işe yarayacak mıydı? Mehmet nefesi tutmuş bekliyordu. Beş on dakika geçince kızakçı içeri giriyor. Gördüğü çiçekli yorganın üzerine hiç düşünmeden bilediği baltayı çiçekli yorganın üzerine vurup kendi öz oğlunu bir darbede öldürüyor. Karı-koca hiç açmadan sarıyorlar yorganı. Dereye doğru iniyorlar. Onlar çıktıktan sonra evden ters yöne Koşan Mehmet köy bekçisine ulaşıp durumu anlatıyor. Bekçi muhtar ve azayı kaldırıyor. Köylüler Mehmet’in hikayesine inansalar mı, inanmasalar mı bilememişlerdi. Gerçi çocuk çok korkmuştu belli. Ya doğruysa anlattıkları. Dayanamamış, Mehmet’i de yanlarına alıp dere boyuna inmişlerdi. Kızakçı ve karısı hala mezar kazıyordu. Av. Öztürk: Savcılığımıza ihbar geldi. Karakoldan Malumat aldık. Hemen olay yerine intikal ettik. Ve ortada iki ceset vardı. Muhtarın ve bekçinin anlattığına göre kızakçı ölenin kendi çocuğu olduğunu görünce büyük bir şaşkınlık geçiriyor . Gidip bakıyor gerçekten kendi çocuğu. Dönemin Oltu Savcısı Necdet Öztürk’ün anlattığı gibi kızakçı ve karısı, kendi oğullarının cesedini gömmeye çalışırken tutuklandı. Ertesi gün çiftçinin cesedi de gömüldüğü yerde bulundu. Kızakçı, ilk sorgusunda suçunu itiraf etti. Savcı Necdet Öztürk dava sürecine iliþkin şunları anlattı: “İfade Alırken kızakçının olay hakkında söyleyecek bir şeyi yoktu. Demir çubuk bir delildi, elde edildi. Adamın kafasına ve sol tarafına gelen darbeler sonucu öldüğü tespit edildi. Adamın kendi çocuğunu yorgana sararak götürüp münasip bir gömmeye uğraşırken yakalandığı sabit. Sadece ‘şeytana uydum yaptım’ dediğini hatırlıyorum. Kadınsa, ‘kocam zorladı, benim olayda herhangi bir sucum yoktur “dedi.”Yargılama Erzurum Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapıldı. Kızakçı idam cezasına çarptırıldı. Karısı ise, cinayete yardım etmek suçuyla birkaç yıl hapis yattı. Erzurum Oltu ve çevresinde kızakçının hikayesi hâlâ anlatılıyor. Ama gençler bu hikayeyi masal zannediyor. Oysa Mehmet’in kaydı hâlâ Erzurum Lisesi’nin arşivinde. Anlattığımız hikayeye belge isteyenler için kanıtlar da Erzurum Ağır Ceza Mahkemesi arşivinde. Bizim için aslında çok ibret verici bir hikaye.

Yapılan iyilik ve kötülük, dönüp dolaşıp, yine insanın kendisini buluyor.
(Alıntıdır)

Çevrimdışı hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 29.983
  • 235.679
  • 29.983
  • 235.679
# 23 Kas 2025 00:33:19
KARINCA DUASININ SIRRI
**
Genelde dükkanlarda asılı duran karınca duasının kıssasını biliyormuydunuz?

Hz. Süleyman devridir Kuraklık ve kıtlık her yeri kavurmaktadır. Hz. Süleyman mü’min bir toplulukla beraber, şehrin dışına, yağmur duasına yönelmiştir. Yolda bir karınca dikkatini çeker… Zavallı hayvan sırtüstü yatmış, ayaklarını göğe doğru uzatmış, debelenip dua etmektedir. Karıncanın duasına kulak kabartır, Hz. Süleyman… karınca demektedir ki: “ALLAH’ım bizi Sen var ettin… Ve Senin rahmetin olmadan biz yaşayamayız Ya, bize su verirsin ya da bizi helak edersin. Emir, ferman Senindir.”
Gözleri yaşarır, peygamberin… Ve az sonra Cebrail’in getirdiği bir haberle de coşar, taşar, ağlamaya başlar..Cebrail, o karıncanın duasının kabul edildiği haberini getirmiştir.”
Peygamber yanındaki topluluğa döner:
“Dönün” der “Siz başkasının duasıyla sulanacaksınız.

Çevrimdışı ytas@

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 928
  • 2.001
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • 928
  • 2.001
  • 4. Sınıf Öğretmeni
# 26 Kas 2025 08:18:19
Ben her gün patronuma yalan söylüyorum.
72 yaşındayım.Hızlı tren kartımı bile tam alırım, faturami geciktirmem, hayatım boyunca kimseye yanlışım olmadı.
Ama on yıldır Kocaeli’nin Çarşı içindeki “Outlet Eşya Merkezi”nde,
benden beklenmeyecek bir düzen çeviriyorum.

Yakalasalar, işten atarlar.
Umurumda mı?
Değil.

Çünkü insanın onurunu un ufak eden bu dünyada,
ben küçük küçük… geri koymaya çalışıyorum.

Benim iş basit:
Defolu eşyaları ayırırım.
İş botu, mont, okul çantası, ikinci el tencere…
Etiket takarım.
Kimse dönüp bakmaz bana.
Sanayide yıllarını vermiş, elleri titreyen yaşlı bir adam işte.

Ama görünmez olmak iyidir.
Görünmeyen, herkesi görür.

Görürüm:

– Ay sonu marketle ayakkabı fiyatını aynı anda hesaplayan anneleri.
– Doğalgaz  parasıyla çocuk montu arasında sıkışan babaları.
– İş görüşmesine gidecek cekete son kez bakan gençleri.

Ve hep…
o çocuğu hatırlarım.

Kocaeli ayazının yüzü kestiği bir Kasım günüydü.

Kapıdan içeri incecik bir kapüşonla girdi.
Tişörtü görünüyordu.
Çok belli… evi buz gibi.
On dört yaşında ya var ya yok.
Zayıf.
Sessiz.
Hani devlet kapısından bir kere dönen çocukların yüzünde olur ya o ifade…
Aynen öyle.

Doğru mont bölümüne gitti.
Koyu lacivert, kalın, markalı bir mont.
Sıfır ayarında.
Etikette 600 lira yazıyor.

Bizim için kelepir.
Onun için imkânsız.

Montun kolunu sıktı, sıcaklık hissine baktı.
Etikete baktı…
Omuzları düştü.
Sızlanmadı.
Mızmızlanmadı.
Sessizce geri astı.

Kapıya yürüyordu ki… dayanamadım.

Montu kaptım, tezgâha koştum.

“Evlat!” dedim.

Korkudan zıpladı.
“Haa… bir şey çalmadım!”

“Biliyorum,” dedim.
“Bu mont defosu büyük. Fermuarı bozuk.
Kural var defolular en fazla 30 lira.
30 liran var mı?”

Bana baktı… etikete baktı…
Kafası karıştı.

“Etiket yanlış,” dedim, söküp attım.
“Fiyatlara ben bakıyorum.
İstersen al, istemezsen çöpe atarım.”

Cebinden buruşmuş otuz lira çıkardı.

“A–alırım…” dedi.

Montu orada giydi.
Fermuar şak diye çıktı tabii.
Ama o an…
O çocuk üşüyen bir sokak çocuğu değil,
akıllı alışveriş yapan bir müşteri oldu.

“Sağ ol,” dedi.

“Magaza politikası,” dedim.
Arkamı dönüp gözümü sildim.

Sonra başladı bu düzen.

Yıllar içinde:

– Gölcük’te yaşayan dul bir teyzeye, “Kordonu bozukmuş,” diye 1500tl lik tost makinesini 200’e verdim.
– İnşaata yeni girecek bir babanın çelik burunlu ayakkabısına “Salı sabahı indirimine denk gelmişsiniz,” dedim.
– Derince’den gelen üniversiteli kıza valizi “Tekerleği ses yapıyor,” diyerek yarı fiyatına verdim.

Kasayı çoğu zaman cebimden tamamladım.
Bazı ürünleri “kırık/çöpe” işledim.
Yakalanma korkusu her gün içimdeydi.
Ama “doğru olan” diye bir şey vardır hayatta,
bir kere tutunca bırakmazsın.

Bir gün… kaşmir atkılı bir kadın beni izliyormuş.
Yeni doğum yapmış bir genç kıza bebek arabasını 350 liraya verdiğimi gördü.

Yanıma geldi.
Titredim.
Kesin şikâyet edecek.

Önlüğün üstüne bir zarf bıraktı:

“Bir sonraki hatalı fiyatlandırma için,” dedi.
Göz kırptı.

O gün… bunu Kocaeli halkının sessiz dayanışması izledi.

Kimse konuşmadı.
Ama herkes anladı.

– 50 liralık bibloya 2000 lira veren oldu.
– “Para üstü kalsın, sistem yine çökebilir,” diye fısıldayan oldu.

Dükkân kendi içinde gizli bir ekonomi kurdu:
Onur ekonomisi.
Şefkatin sesi çıkmayan, gösterişsiz hâli.

Geçen salı, kapı açıldı.

İçeri uzun boylu,  üniformalı bir adam girdi.

Tezgâha geldi.

“Siz Mahmut Bey misiniz?”

“Derler,” dedim gözlüğümü düzelterek.

Gülümsedi.
Bir anda o on dört yaşındaki çocuk gözlerimin önüne geldi.

“Bana on yıl önce lacivert mont satmıştınız,” dedi.
“Hani fermuarı bozuk olan.”

Yutkundum.
“Evlat çok mont geçer elimden.”

“Fermuar bozuk falan değildi,” dedi.
“Yalandı.
Ama beni dilenci yapmadınız.
Müşteri yaptınız.
Adam olma hissimi aldım o gün ben.”

Cebinden bir zarf çıkardı.

“Ben şimdi paramedik oldum.
Can kurtarıyorum.
Ama o kışı o montla geçirdim.
Belki geçirmesem… buralara gelemezdim.”

Zarfı tezgâha bıraktı.

“5.000 lira var içinde,” dedi.
“Bir sonraki üşüyen çocuk için…
Yine fermuarı bozuk olsun.”

Geri itmeye çalıştım.

“Elinizi değil,” dedi.
“Kırılan yürekleri onaran düzeninizi destekliyorum.”

Çıktı.
İzmit ayazına, başı dik.

Ben 72 yaşındayım.
Sırtım ağrıyor, ayaklarım şişiyor.
Ama dünyanın en güzel işini yapıyorum.

Bu ülkede değer para ile ölçülüyor.
‘Kendin hallet’ diyorlar.
“Bot yoksa bağcığını çek,” diyorlar.

Ama ben bu eski dükkânda şunu öğrendim:

Onur, yardımdan daha kıymetlidir.

İnsan bir şeyi alırken ezilmiyorsa…
Bir çocuğun başı dik çıkıyorsa kapıdan…
Bir babanın gururu kırılmıyorsa…

Dünyanın en büyük iyiliği budur.

Bu yüzden yalan söylemeye devam edeceğim:

“Fermuar bozuk.”
“Sap gevşek.”
“Salı indirimi.”

Çünkü önemli olan fiyat değil…
O fiyat etiketini taşıyan omuzlardır.
Ve bir ülkeyi yoksulluk değil…

Yoksulun utandırılması çürütür.”

Allah, üşüyeni ısıtanın elini güçlendirsin…

Çevrimdışı hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 29.983
  • 235.679
  • 29.983
  • 235.679
# 26 Kas 2025 18:14:01
😭😭😭🤲🤲🤲
Rabbim böyle insanların sayısını artırsın.
Bizleri de vesile eylesin.

Çevrimdışı hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 29.983
  • 235.679
  • 29.983
  • 235.679
# 26 Kas 2025 19:39:00

Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var ?

-- Akşam garip bir rüya gördüm.

- Hayırdır inşallah?..

-- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.

- Nasıl yani?

-- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar;

-- Kimdir bu?

Ahali:

- Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhusun
biri işte!..

-- Nerden biliyorsunuz?

- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz... Bir başkası tafsilata girer;

- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir. - isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kiyafet mollalar kalırlar mı ortada!.. Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu :

-- Nereye?

- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.

-- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir sey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.

- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.

-- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.

- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?

-- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.

- Aman efendim, nasıl kaldırırız?

-- Basbayağı kaldırırız işte.

- Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini...

-- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.

- Şurada bir mahalle mescidi var ama...

-- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?

- Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...

-- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim... Ve
gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Mechul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.

- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...

-- Nasıl yani?..

- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..

-- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.

- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...

- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..

-- Niye?

- Ümmeti Muhammed içmesin diye...

-- Hayret...

- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal. Hucceti islam okurdum...

-- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...

- Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...

-- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?

- işte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. inan cenazen kalacak ortada...

-- Doğru, öyle ya?..

- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?

-- Peki o ne dedi?

- Önce uzun uzun güldü, sonra;

- Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?

Çevrimdışı hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 29.983
  • 235.679
  • 29.983
  • 235.679
# 23 Ara 2025 22:12:48
Hayatın Sırrı

Bir gün yaşlı bilgenin sarayına bir adam gelir.
Der ki; bana mutluluğun sırrını söyler misin? Bilge, adama şöyle bir bakar ve içine sıvı yağ konmuş olan bir kaşık verir ve 'bu kaşığı al, sarayımı gez, sonra neler gördüğünü gel bana anlat. Ama sakın ha kaşıktaki yağı dökme' der. 'Peki' der genç adam, içi yağ dolu kaşığı alır ve gezmeye başlar, iki saat sonra tekrar bilgenin yanına gelir. Bilge sorar; 'gezdin mi sarayımı?' Adam gezdim der gibi kafasını sallar. 'Peki, cennet bahçemdeki gülleri gördün mü?' Adam cevaplar 'hayır'. Bilge tekrar sorar; 'Peki yeni doğmuş tayları?' 'Hayır'. 'Mis kokulu çam ağaçlarımı?' 'Hayır'. 'Sarayımın duvarlarında ki çinileri?' 'Hayır'...
Bilge ne sorduysa adam hayır diye cevaplamaktadır. Hayır demekten sıkılan adam 'Kaşıktaki yağı dökmemek için hiçbir şeye bakamadım ki' der. Bilge yağ dolu bir kaşık daha verir, 'al bu kaşığı ve tekrar gez ama bu kez evrenimin güzelliğini görmeden gelme'. Bir - iki saat sonra adam tekrar bilgenin yanına gelir. Daha bilge sormadan heyecanlı bir şekilde gördüklerini anlatmaya başlar.

'Çiftlikte koşan taylar ve anneleri ile oynayan oğlaklar bana çocukluğumu hatırlattı. Bahçenizde ne kadar çok gül var, sayamadım doğrusu. Ama en çok kırmızı gülleri beğendim. Küçük göletteki ördek yavruları da çok sevimliydi. Doğrusu insan bunları seyrederek bir ömür geçirebilir. Sarayınız çok büyük, hele fil ayağına benzeyen o ihtişamlı mermer sütunlar. Özellikle de çinilere çok dikkat ettim. Bunları yapan ustalar çok uğraşmış olmalı...'
Adam o kadar heyecanlıdır ki içi içine sığmamaktadır. 'Pekâlâ', der bilge eliyle dur işareti yaparak, 'kaşığımı verdiğim gibi geriye getirdin mi?' Adam 'tabi getirdim' der. Kaşığı uzatır bilgeye, bir de ne görsün? Kaşıkta hiç yağ kalmamıştır.
'İşte evlat' der durumu gören bilge. 'Mutluluğun sırrı hayatın bütün güzelliklerini yaşamak onların farkına varmaktır. Ama elinde ki bir kaşık yağı da unutmadan.'

Çevrimdışı hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 29.983
  • 235.679
  • 29.983
  • 235.679
# 30 Ara 2025 00:21:27
Terzinin tövbesi


Bir terzi Allah dostlarından birine sorar:
-Peygamberimizin, “Allahü teâlâ, günahkâr kulunun tövbesini, canı gargaraya gelmeden kabul eder” hadis-i şerifi hakkında ne buyurursunuz?

Cevap vermeden o kimseye sorar mubarek zat.

- Mesleğin nedir?

-Terziyim, elbise dikerim.

-Terzilikte en kolay şey nedir?

-Makası tutup, kumaş kesmektir.

-Kaç senedir, bu işi yaparsın?

-Otuz senedir.

-Canın gargaraya geldiği zaman kumaş kesebilir misin?

-Hayır, kesemem!

-Bir müddet zahmet çekip, öğrendiğin ve otuz sene kolaylıkla yaptığın bir işi, o zaman yapamazsan, ömründe hiç yapmadığın tövbeyi o zaman nasıl yapabilirsin? Bugün gücün yerinde iken tövbe et! O zaman belki yapamazsın, buyurdu.

… ve tövbe…

Çevrimdışı dark city

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 11.396
  • 70.818
  • 11.396
  • 70.818
# 01 Oca 2026 05:23:32
          KIRMIZI KAZAKLI KIZ

Yine hayatın içinden bir hikaye. Kahramanlarımız bir öğretmen ve kırmızı kazaklı bir öğrenci. Aslında hayatın kendisi bir öğretmen. Neler öğretiyor bize neler. Hikayeyi yaşayan ve anlatan hem bir öğretmen hem de bir yazar: Vehbi Vakkasoğlu.  "Sınıfta bir kızcağız dikkatimi çekti. Zayıf, naif. Üstünde kolsuz, kırmızı bir kazakla geliyor okula. Öğrendim ki babası iflas etmiş bir çocuk. Baba, önlük ve yaka alamadığı için kızının bir dönem okula böyle kabulünü rica etmiş. Seksen beş kişinin içinde öğretmenlerinin dilinde:

"Kırmızı kazaklı, hey sen kırmızı kazaklı..."

Çocuğun adı "kırmızı kazaklı" kalmış. Ben de o sınıfa din dersine giriyorum.

  Aradan yıllar geçiyor. Hanımı muayene ettirmek için Çapa Tıp Fakültesine gidiyorum. Muayene için genç bir asistan hanıma düştük. Doktorumuz hanımı muayene etti. Nasıl ilgi gösteriyor sevgiyle, inanılmaz bir şey! Bir çay, kahve ısmarlamadığı kaldı. Dedim:



-Doktor hanım çok meşgul ettik sizi. Allah razı olsun. Dışarıda sizi bekleyen, sizi çok yoracak insanlar var. Biz müsaade alalım.

-Ya hocam, lafı o kadar dolandırdım,  ettim, tuttum. Siz beni tanıyamadınız değil mi?

-Hayır, tanışıyor muyuz?

-Tabi

-Kimsin sen?

-Ben kırmızı kazaklı kızım. Ben size çok minnettarım hocam. Yıllardır peşinizdeyim. Allah gönderdi sizi bana. Bugün buradaysam bunu size borçluyum. Bütün okul hayatımda "adımla" çağıran, "Suzan" diyen bir tek sizdiniz. Hele bir de "Suzan kızım" demez miydiniz. Hep isterdim ki beni tahtaya kaldıraydınız. Suzan kızım gel, demenizi beklerdim. Çok minnettarım size.

 Nasıl bir şey? Basit bir şey değil mi yani insana ismiyle hitap etmek? Bunun gibi hâlâ ismiyle, kimlik ve kişilikleriyle  çağrılmayı isteyen bir sürü kırmızı kazaklı kızımız var, kırmızı kazaklı evlatlarımız var.    İşe yaramaz insan yok. Toplum aslında bunları, keşfedemediği değerleri harcıyor." İşte öğretmenlik budur: Yani Öğrencilerde nasıl iz bırakılırı, onların gönlüne nasıl giriliri, onlara nasıl kimlik ve şahsiyet kazandırılırı, bilmektir.  Bu hikaye bize öğretmenliğimizi hatırlattı:

Çevrimdışı hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 29.983
  • 235.679
  • 29.983
  • 235.679
# 18 Oca 2026 23:14:01
KUL HAKKINI GÖZETEN KOMUTAN VE ASKER.
İşte evde bıraktığı o not:

“Ben Bolu Tugay Personeliyim. Hava kar yağışlı, fırtınalı ve soğuk olduğundan ben ve bir askerim evinizde 2.5 saat konakladık. Sobanızda 8-10 tane küçük odun yakarak ısındık. Her şeyi ilk haliyle bıraktım. 10 TL’de para bıraktım. Hakkınızı helal edin.”

Yayla evinde bulduğu notla gazetemize gelen Mehmet Günçiçek konuyla ilgili yaptığı açıklamada; “Notu okuyunca eşimle birlikte oturup ağladık. Lakin parayı görünce üzüldüm. Benim üç oğlum var ve ben bu vatana üç tane asker yetiştirdim. Bugün Allah bana yine bu vatana hizmet etme şansı vermiş ve o askerler soğuktan benim evime sığınmışlar. Ben o parayı nasıl alırım. O paraya hiç dokunmadık ve olduğu yerde duruyor. O ev ve yakılan odunlar askerlerimize nasıl ana sütü gibi helalse o parayı almakta bana o derece haramdır” ifadelerine yer verdi...

Çevrimdışı hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 29.983
  • 235.679
  • 29.983
  • 235.679
# 24 Oca 2026 19:13:26
Hz. Musa'nın Elini Tutan Adam

Bir gün Musa (a.s.) bir kafirle din hakkında tartışmaya girmiş ve kimin haklı olduğunu anlamak için:

"Ateş yakıp ateşin üstünden geçelim. Kim yanmazsa o haklıdır" demişler.

Musa (a.s.) ve adam el ele tutuşup ateşin üstünden geçmişler fakat kafir adam yanmamış. Musa (a.s.) Cenab-ı Hakk'a sormuş:

- Ya Rab! Beni yakmayışını anlarım da kafiri niye yakmadın?

Cenab-ı Hakk'ın verdiği cevap ise çok manidar:

"Bilmez misin ya Musa; biz dostumuzun elinden tutanı yakmayız."


Hz. Mevlâna

 


Egitimhane.Com ©2006-2023 KVKK