Konu: Anlamlı Yazılar  (Okunma sayısı 66096 defa)

ecem13

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • İleti: 71
  • Teşekkür 1449
    • Çevrimdışı
  • # 27 Tem 2019 01:02:45
Evliliğinin bittiğini düşünenlere, yeni evlenenlere ve bekarlara...

Kocam bir mühendisti. Onunla sâkin tabiatını sevdiğim için evlenmiştim. Bu sâkin adamın göğsüne başımı koymak içimi nasıl da ısıtırdı…

Gel gör ki iki yıl nişanlılık ve beş yıl evlilikten sonra bu sâkinlik beni yormaya başlamıştı. Eşimin -birzamanlar çok sevdiğim- bu özelliği artık beni huzursuz ediyordu.

İş ilişkiye gelince oldukça içli, hattâ aşırı hassas bir kadınım. Romantik anlara, küçük bir çocuğun şekere düşkünlüğü gibi can atıyorum. Oysa kocamın sakinliği, başka bir deyişle vurdum duymazlığı, evliliğimize romantizm katmaması beni aşktan almış, uzaklaştırmıştı.

Sonunda kararımı ona da açıkladım: boşanmak istiyordum.

Şaşkınlıktan gözleri açılarak 'niye?' diye sordu.

'Gerçekten belli bir sebebi yok' dedim, 'sadece yoruldum.'

Bütün gece ağzını bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal kırıklığımı daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu: işte, sıkıntısını dışarı vurmaktan bile aciz bir adamla evliydim. Ondan ne bekleyebilirdim ki!

Sonunda sordu: 'seni caydırmak için ne yapabilirim?'

Demek ki söyledikleri doğruydu: insanların mizacı asla değiştirilemiyordu. Son inanç kırıntılarım da kaybolmuştu.'İşte mesele tam da bu' dedim. 'Sorunun cevabını kendin bulup kalbimi ikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim.'

'Diyelim dağın tepesinde bir uçurum kenarında bir çiçek var. O çiçeği benim için koparmak, düşüp vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına, hattâ ölümüne mâl'olacak. Bunu benim için yapar mısın?'

Yüzümü dikkatle inceledi ve 'Sana bunun cevabını yarın vereceğim' dedi.

Bu cevapla son ümidim de yok olmuştu.

Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu. Boş bir süt şişesini mutfak masasının üzerine koymuş, altına da bir not bırakmıştı.

'Sevgilim' diye başlıyordu,

'O çiçeği senin için koparmazdım'

Kalbim yine kırılmıştı. Okumaya devam ettim.

'Çünkü her zaman yaptığın gibi bilgisayarın altını üstüne getirip çökerttikten sonra monitörün önünde ağladığında, onu tekrar düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım var.'

'Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden, senden önce eve varabilmem üzere koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım var.'

'Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu kaybettiğinden, yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım var.'

'Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can sıkıntını hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikâyeler anlatabilmem için ağzıma ihtiyacım var.'

'Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan gözlerinin bozulması kaçınılmaz olduğundan, yaşlandığımızda tırnaklarını kesebilmem, saçlarında -görülmesini istemediğin- beyaz telleri ayıklayabilmem, merdivenlerden aşağı inerken elini tutabilmem, çiçeklerin renginin – gençliğinde senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için gözlerime ihtiyacım var.'

'Ama seni benden daha fazla seven biri varsa, evet o uçuruma gidip, o çiçeği senin için koparırım bir tanem.'

Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer dağılıyordu.

Göz yaşlarım mektuba düşüyordu. 'Mektubu okuduysan ve kalbin ikna olduysa lüften kapıyı aç canım. Çok sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütle kapıda bekliyorum.'

Koşarak kapıyı açtım. Endişeli bir yüzle ve ellerinde sıkıca tuttuğu susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi.

Artık çok iyi biliyordum: beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O çiçeği uçurumun kenarında bırakmaya karar verdim.

Bu gerçek aşktı.

İlk yıllardaki heyecanlar içinde görmeye alıştığımız aşkın, seneler sonra o heyecanlar kaybolup gittiğinde, huzur ve durgunluk içinde de hep var olmaya devam ettiğini göremeyebiliyoruz.

Oysa aşk hep vardır. Belki artık heyecansız, belki artık romantik değil... Belki sıkıcı, tekdüze, hatta belki yüzsüz... Ama hep oralarda bir yerdedir.

Çiçekler ve romantik dakikalar ilişkinin başlaması için elbette gereklidir. Bir zaman sonra bunlar gitse de gerçek aşkın sütunu ebedi kalır.

Hayat tam da böyle bir şeydir.
-Alıntı-

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 19.594
  • Teşekkür 139494
    • Çevrimiçi
  • # 28 Tem 2019 09:01:34
Bir fincan kahve 

   İş yaşamında önemli yerlere gelmiş bir grup eski mezun, üniversitedeki hocalarından birini ziyarete gitmiş. Sohbet ederlerken konu, işin yarattığı strese ve hayatın zorluklarına gelmiş.Bu arada, yaşlı akademisyen, porselen, seramik, cam ve plastikten yapılmış çeşitli fincanlarla bir termos kahve getirmiş masaya. Öğrenciler kahvelerini aldıklarında, hoca şöyle demiş: 

- Farkettiniz mi? Hepiniz güzel ve pahalı fincanları tercih ettiniz. Masada ucuzca olanlar kaldı. Herşeyin en güzelini istemek sorunlarınızın ve stresin nedeni. Aslında istediğiniz fincan degil, kahveyken, birbirinizin fincanlarına bakıp daha iyisini istediniz. Yaşam kahveyse,  iş, para ve mevki fincandır. Bazen fincana odaklanıp, içindeki kahvenin tadını almayı unutabiliyoruz. 

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 19.594
  • Teşekkür 139494
    • Çevrimiçi
  • # 29 Tem 2019 11:35:27
Günahdan tevbe (etmek), ondan pişman olup bir daha o günaha dönmemektir." 
(Hadîs-i Şerif, Müsned-i Ahmed)

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 19.594
  • Teşekkür 139494
    • Çevrimiçi
  • # 29 Tem 2019 23:01:35
Güvenmek
İki elini yanaklarına koy, gözlerini bu kelime üzerine kilitle ve düşün!
Nedir bu güvenme, güvenilme, güven duygusu?
Güven duygusunun hayatımızdaki yeri ne? Güven olmadan insan yaşayabilir mi? Düşün.
Geçmişten bu güne karşılaştığın insanları, aileni, kardeşlerini, dostlarını, herkesi düşün…
Aranızdaki güven bağlantılarını, bozulduğu anları ve olayları düşün.
Ne zaman çok güvenmiştin, ne zaman güvenin sarsıldı, düşün?
Ne ummuştun ne buldun düşün?
Kime ne kadar, nereye kadar güvenilecek, sınırı ne?
Nerede kopar bu bağ? Kaç kilo yüke dayanır? Düşün?
Sen ne kadar güvenilirsin?
Hangi sınıra kadar dost ve kardeşlerinin zor şartlarını göğüsleyebilirsin?
Nerede yeter artık dur dersin? Düşün!
Kendi dayanabileceğin sınırların üzerinde, daha fazlasını mı bekliyorsun yoksa dost ve kardeşlerinden düşün?
Çanakkale’de, cephede ölüme koşanların birbirine güvenini düşün!
Orada arkadaşını, dostunu terk etmek var mı buradaki gibi? Düşün!
Neden her şeye sahipken bir sınır koyuyoruz da orada sınır kalmıyor, düşün!
Kaybedecek bir şeyimiz kalmadığında, ortada tek canımız kaldığında mı daha güvenilir oluyoruz yoksa?
Sahip olduğumuz, ya da bize yönelen menfaat miktarı arttıkça güvenilme sınırlarını mı küçültüyoruz yoksa?
Kalbimize dünya sevgisini fazlaca yerleştirdikçe mi birbirimize güven duygularımız sarsılıyor?
Kaybedecek çok şey olduğunda, varlığımız yükseldiğinde, kaybetme korkusu mu sarıyor benliğimizi?
Bu korkular ve düşünceler bütün benliğimizi kapladıkça kuşkucu bir yapıya mı dönüşüyoruz?
Herkes ve her şeyden kuşku duymaya mı başlıyoruz?
İşimize gelmeyen her şeye bir bahane mi bulmaya başlıyoruz?
“ Ne kadar çok şeye sahip olduğumuz değil, önemli olan ne kadar az şeye ihtiyaç duyduğumuzdur ” sözünün yukarıdaki düşüncelerle ilişkisini hangi boyutta kurabiliyoruz acaba?...

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 19.594
  • Teşekkür 139494
    • Çevrimiçi
  • # 31 Tem 2019 09:35:07
Öyle çok pazarlık ettim ki Seninle ey Rabb'im...

Sen çağırınca, kendime ayırdığım vakitlerden çalındığını düşündüm.
Ezan okununca, sevdiklerimle geçirdiğim zamanların azalmasından korktum.Vakit girince, içim "cız" etti hep....

Odamdan uzaklaştım, bıraktım işimi, bozdum keyfimi; öylece namaza durdum.
Ayak diredim, "az sonra kılsam da olur!" dedim."Az sonra"larim "çok sonralar"a döndü, geç kaldım, geç kalmaktan utanmadım.

Sonunda ayaklarımı sürüye sürüye vardım huzuruna.
Pazarlığımı vaktin daralmışlığını bahane ederek yeniden ileri sürdüm.
Kaçıyordu namaz ya; o yüzden çabucak kıldım, selam verdim, hemen kalktım, rahatladım.Oysa rahatlığı Sana borçluyum.
Ağrımayan her bir dişim kadar huzur borçluyum Sana.
Damarlarımın her bir noktasında pıhtılaşmayan kanım kadar sükûnet borçluyum Sana.
Tenimin kaşınmayan her bir noktası kadar rahatlık borçluyum Sana.

Dişlerim ağrıyacak olsa her biri için harcayacağım zaman Senin.
Kanım pıhtılaşıp damarlarım tıkanacak olsa, her defasında ızdırap ve korkuyla geçireceğim saatlerin hepsi Senin.
Tenim her noktasında yırtılacakmış gibi acıyacak olsa, kendi kendime dar geleceğim huzursuz günler Senin. 

Gün oldu; usandım.Sabrımı tükettim; tükendim.Kendimi yontmaya heveslendim.Benden istediğin zamanı çok gördüm.
Benden istediğini, benim için istediğini bile bile, huzurunda huzursuz durdum.
Fazla buldum namazın rekatlarını; kısaltmak için bahaneler aradım.
Günümüdelik deşik etmeni, işimin arasına kesintiler sokmanı,hayatımın ortasına duraklar koymanı, uykumu bölmeni lüzumsuz gördüm.
"Beni banabırak!"larla durdum huzuruna; içim başka bir yerlerin türküsünü söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mihli kaldım. 

Oysa Sen, dileseydin dar edebilirdin zamanı bana!
Bir uçurumun dibine savrulmuş bir arabada çaresizce Sana yalvartıyor olabilirdin beni.
Korkulu bir savaşın orta yerinde ateş ve kan kusan bombaların altında günümü de, işimi de, uykumu da, hatta rüyalarımı da delik deşik etmelerini takdir edebilirdin.
Düşmeyen bombalar kadar, uçuruma savrulmayan arabalar kadar genişlik borçluyum Sana. 

İçten pazarlıktı benimkisi.
Öyle içten ki kendime bile söyleyemedim.
Gözlerimle birlikte gönlümü de secdene kilitlemeyi çok gördüm.
Kendimi sıfırlamayı, benliğimi hiçe indirgemeyi beceremedim.
Ensemde kaderin sıcacık nefesini hissedecek o teslimiyetin vadisine inemedim.
Acelem vardı; alnımı koyduğum gibi kaldırdım seccadeden.
Bütün benliğimle aşağı inemedim.
İşim vardı, secdemi işime zaman kazandım.
Secdeye kalbimi de sığdırmaya çalışmadım.
Uykum vardı, secdemi sığ bırakıp uykumu derinleştirdim. 

İtirafımdır:Bencilliğimi de sırtıma alıp rükûlarda eritemedim.
Bedenim eğilirken huzurunda, "emrolunduğum gibi dosdoğru olma"nın ağırlığını sırtıma almayı erteledim.

"Sırası değil!"di; "hele dur; sonra da olur!"du.
En Sevgili'ni bir gecede ihtiyarlatan emri üzerime alınmadım.
Sendileseydin, çocuğumun cılız nabızlarının eşliğinde, loş ve neşesiz bir yoğun bakım odasında, gözümü de gönlümü de, umutsuzca, çaresizce, ürpertiyle, korkuyla bir monitörün ekranına kilitleyebilirdin. 

Dileseydin,yeryüzünün sükûnetini bir anda kesip, küçücük bir duvar kıpırtısının gölgesinde, mini mini bir sarsıntının beklentisi içinde saçlarıma aklar düşürebilirdin. 

İçten pazarlık mı denir buna?Sen bilirsin Seninle ettiğim pazarlığı.
Kendime sakladığım ve hatta kendimden de sakladığım sır bu.
Dilime bile değdirmekten korktuğum, ağzıma almaktan utandığım öyle bir sır işte. 


Fısıldaması bile acı veriyor ya...
Meselâ,uzayınca Fatiha, uzayınca sûre, heceler sanki özgürlüğe giden yolu taşlar gibi kestikçe, "bitmez şimdi bu namaz!" dediğim çok oldu.
Ama içimden.Kimseler duymadı.
Bir Sen duydun beni ey Rabb'im.
Sırrımı bir Sen bildin.
Kendimi lüzumsuz hissederken seccadenın üzerinde, dudağım anlamına yetişemediğim kelimeler için oynarken,Sen beni söylediğimden fazlasıyla duydun, söyleyemedigimi de, dile getiremediğimi de bildin.
Ruhumu alıp uzaklara gittiğim halde, bir bedenimi bıraktığım halde huzurunda, kovmadın beni, yakınlığında tuttun. 

İtirafımdır; öyle anlatıldığı gibi özleyebilmeyi beceremedim henüz namazı... 

"Aradan çıkarmaya çalıştığım" oldu namazı.Geçiştirdim namazı.
Bir "sorun"du çözdüm, hallettim.
Selam verip sonra yaşamaya başladım...
Yaşamayı namazın içinde aramalıydım.Namazı yaşamanın içine sızdırmalıydım oysa.Bilemedim.
Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlık ettim; ama Sen utandırmadın, yine yine yine huzuruna aldın beni.
Her secdede rahmetinle okşadın alnımı.
Her rükûda "aferinler" fısıldadın gönlüme.
Her vakitte yeni bir sayfanın aklığına çağırdın ruhumu.
Yüzüme vurmadın.
Azarlamadın.
Aşağılamadın.
Hepten umut kesmedin benden.Yok saymadın.Utandırmadın.
Pazarlık ettiğimi Seninle, bir Sen bildin ey Rabb'im.
Kimselere söylemedin.
Sensin, bir Sana açabilirim içimi, bir Senin beni ayıplamandan korkmam.

Ben işte böyleyim; yine "bana ait"lerin hesabındayım.Başka kime söyleyeyim?
Başka kimin anlayışından medet umayım? 


~SENAİ DEMİRCİ~

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 19.594
  • Teşekkür 139494
    • Çevrimiçi
  • # 03 Ağu 2019 23:20:26
Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış…. Büyüğü Halil, küçüğü ise İbrahim… Halil, evli çocuklu, İbrahim ise bekarmış… Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin. Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş.. Bununla geçinip giderlermiş. Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı. İkiye ayırmışlar. İş kalmış taşımaya. Halil, bir teklif yapmış :

- İbrahim kardeşim ; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle.

- Peki abi demiş İbrahim…

Ve Halil gitmiş çuval getirmeye….

O gidince, düşünmüş İbrahim:

- Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine. Böyle demiş ve, kendi payından bir miktar atmış onunkine. Az sonra Halil çıkagelmiş:

- Haydi İbrahim…! Demiş, önce sen doldur da taşı ambara.

- Peki abi…!

İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola. O gidince, Halil’i düşünür bu defa: Der ki:

- Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var. Ama kardeşim bekar. O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek.

Böyle düşünerek, kendi payından atar onunkine birkaç kürek.

Velhasıl , biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar onunkine. Bu, böyle sürüp gider. Ama birbirlerinden habersizdirler. Nihayet akşam olur. Karanlık basar. Görürler ki, bitmiyor buğdaylar. Hatta azalmıyor bile.

Hak Teala bu hali çok beğenir. Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki; Günlerce taşır iki kardeş , bitiremezler. Şaşarlar bu işe… Aksine çoğalır buğdayları. Dolar taşar ambarları. Bugün “Bereket” denilince, bu kardeşler akla gelir.

Bu bereketin adı : Halil İbrahim bereketidir…

Allah hepimize Halil İbrahim bereketi nasip etsin


hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 19.594
  • Teşekkür 139494
    • Çevrimiçi
  • # 11 Ağu 2019 08:59:14
BİR KADIN GİTTİĞİNDE

Kadınlar gittiklerinde arkalarında daha büyük boşluklar bırakırlar.
Onlar bir gün çekip gittiklerinde, peşlerinde ‘yetim-öksüz’ kalan çok olur:
Mutfaktaki dolap, perdeler, kavanozun içindeki eski düğmeler, özenle saklanmış küçülmüş giysiler, dolap diplerindeki kurdeleler.. .
Sabah karanlığında mutfaktan gelen tıkırtılar susar, yetim kalmıştır tabaklar.
Bir kadın gittiğinde hep suyu unutulur saksıların.
Sık sık boynunu büker ’sarıkız’.
O teki kalmış eski bardağın anlamını bilen olmaz, değerini kimse anlayamaz krom hac tasının.
Balkon artık sessizdir, koridor kimsesiz.
Bir kadın gittiğinde…
Bir kadın gittiğinde ne çok kişi gider aslında; bir ağır işçi, bir temizlikçi, bir bakıcı, bir bahçıvan, bir muhasebeci.. .

Bir anne gider…

Bir dost…

Bir arkadaş…

Bir sevgili…

Ne çok kişi yok olur bir kadın gittiğinde.
Hep böyle olur; bir kadın gittiğinde; övgüler, uyarılar, yakınmalar, dualar yetim kalır.
Kapı eşiğindeki ‘Dikkat et…’ duyulmaz, annesi gitmiştir ‘geç kalma’nın.
Kadınlar, arkalarında büyük boşluklar bırakarak giderler.
Bir kadın gittiğinde pek çok kişi gitmiştir aslında.
Ve bir kadın gittiğinde pek çok ‘yetim’ bırakmıştır arkasında.  

Bekir COŞKUN

hepzaman

  • Uzman Üye
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 1.425
  • Teşekkür 9329
    • Çevrimdışı
  • # 14 Ağu 2019 13:41:56
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.]
BİR KADIN GİTTİĞİNDE

Kadınlar gittiklerinde arkalarında daha büyük boşluklar bırakırlar.
Onlar bir gün çekip gittiklerinde, peşlerinde ‘yetim-öksüz’ kalan çok olur:
Mutfaktaki dolap, perdeler, kavanozun içindeki eski düğmeler, özenle saklanmış küçülmüş giysiler, dolap diplerindeki kurdeleler.. .
Sabah karanlığında mutfaktan gelen tıkırtılar susar, yetim kalmıştır tabaklar.
Bir kadın gittiğinde hep suyu unutulur saksıların.
Sık sık boynunu büker ’sarıkız’.
O teki kalmış eski bardağın anlamını bilen olmaz, değerini kimse anlayamaz krom hac tasının.
Balkon artık sessizdir, koridor kimsesiz.
Bir kadın gittiğinde…
Bir kadın gittiğinde ne çok kişi gider aslında; bir ağır işçi, bir temizlikçi, bir bakıcı, bir bahçıvan, bir muhasebeci.. .

Bir anne gider…

Bir dost…

Bir arkadaş…

Bir sevgili…

Ne çok kişi yok olur bir kadın gittiğinde.
Hep böyle olur; bir kadın gittiğinde; övgüler, uyarılar, yakınmalar, dualar yetim kalır.
Kapı eşiğindeki ‘Dikkat et…’ duyulmaz, annesi gitmiştir ‘geç kalma’nın.
Kadınlar, arkalarında büyük boşluklar bırakarak giderler.
Bir kadın gittiğinde pek çok kişi gitmiştir aslında.
Ve bir kadın gittiğinde pek çok ‘yetim’ bırakmıştır arkasında. 

Bekir COŞKUN
Babamın sesini çok özlemiş biri olarak annemin sesini kaybetmeyi hiç istemiyorum

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 19.594
  • Teşekkür 139494
    • Çevrimiçi
  • # 15 Ağu 2019 08:13:39
Herkes, her kişiye söyleyebilir...
Marifet;
Kendine söyleyebilmektir!!!
*
Herkes oturabilir...
Oturduğu yerden ilerlemeyi teşvik edip, ilerlemenin erdemlerinden dem vurabilir.
Ama hüner, oturmak değil;
Yürüyebilmektir!
*
Herkes durabilir yolun ortasında...
Hakkıdır belki kim bilir, belki de yol onundur...
Fakat karşıdan gelen de ...aynı şeyi söylüyor, hatta gerçekten aynı şeyi düşünüyor olabilir.
Yiğitliğin büyüğü; karşısındakini değil, nefsini yenip yolu açmaktır...
Kabadayılık, inatlaşmak değil;
Kenara çekilebilmektir!..
*
Herkes ağlatabilir...
İnsanlar yabancı değildir zaten, uzak değildir ağlamaya.
Çoğu insan hazırdır ağlamaya...
Güzellik;
Güldürebilmektir! 
*
Herkes yıkabilir...
Vurursun yıkılır, kırarsın yıkılır, itersin yıkılır, çekersin yıkılır, oyarsın yıkılıverir bir şeyler.
Yere serilmiş olan yıkıntılar arasında; şimdilik ayaktaki kendisini çok büyük hissedenlerin yanılgısı da işte buradadır...
Etrafındakileri küçültmek, büyümek değildir...
Büyüklük; bozulanı onarabilmektir, devrileni kaldırabilmektir, yıkılanı yapabilmektir!
*
Herkes küsebilir...
Küsmek; akan muslukları kapatmak, yanan ocakları söndürmek, çalan radyoları susturmaktır...
Marifet;
Yüzleşebilecek kadar bile olsa konuşabilmektir, anlaşabilmektir...
*
Sökmek kolaydır. Takdir edilecek olan; dikebilmektir...
Yakmak kolaydır. Alkışı hak eden; yananı söndürebilmektir!
Ezmek kolaydır. Cesaret; geçenlerin ayağı altında kalanlara el uzatabilmektir...
*
Mert adam, cesur insan nargile başında, aş başında değil; çile başında, iş başında belli olur...
*
Herkes, her kişiye yazabilir, herkese söyleyebilir...
Önemli olan; yazılanı okuyabilmek, kendine de söyleyebilmektir!..
Ve kendi söylediklerini, anlayabilmektir!

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 19.594
  • Teşekkür 139494
    • Çevrimiçi
  • # 16 Ağu 2019 22:20:53
Vakti vardır...
Ve can çeker.
Ama berrak ve demli bir çaydan daha iyi olan şey, o çaya sohbet katan, lezzet katan dostlardır.
Çay da, dost da, teselli makamında bir talihtir.
Yalnızlığa hüzün taşır çay...
...Sohbete muhabbet...
.....
Hayatın neresinde, ne şekil ve görüntüde olursak olalım; mesele şudur:
Bir bardak demli çayın yanında ne kıymetimiz var?
Hangi dostun bir bardak demli çayı için "hasretin adı" ve "katma değer"iyiz?
.....
Vakti vardır..
Ve can çeker.
Can, çayı bahane edip dost ister.
Profesör istemez, genel müdür hiç istemez...
Makam ve mevki...
Ve dahi şan ve şöhret...
Ve dahi mal ve mülk sahibi istemez.
Aradığı insandır.
"İnsan" sıfatının yanında, som altına şekil katmak için sokuşturulmuş bakır kadar ehemmiyeti olmayan unvanları hesaba katmaz...
Ve can, insan çeker.
Bir bardak demli çayın her yudumunu, ab-ı hayata dönüştüren insan!
.....
Bir daha mesele şudur:
Canımız kimi çeker ve kimin canı bizi çeker?
Ve neden?
.....
Hayattan aldığımız ve hayata kattığımız can sıkıntılarının çoğunun sebebi, maalesef değersiz şeylerden ibarettir.
Ne bu dünyadan çekip giderken bizimle birlikte gelirler.
Ne sonrası için işe yararlar.
Üstelik, bir bardak demli çayın yanında bile, sahibini "beş kuruş" sahiplenmezler
.....
Su kaynar...
Aşk ateşinde...
Bir tutam çay yaprağıyla karışmak, vuslattır.
Bu sıcaklığa...
Bu buhara ram olur ve yayılır duygular.
Sonra aşkın rengidir ve demidir görünen.
Ve aşkın rayihası.
.....
Söyleyin şimdi:
Can kimi çeker?
Kimin canı bizi çeker?
Bu şiire kim bir mısra katar gönlünden?
Sohbeti kim demler?

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 19.594
  • Teşekkür 139494
    • Çevrimiçi
  • # 20 Ağu 2019 15:18:52
--EY OĞUL ----
Besmelesiz yemek yeme.
Sırrın var ise sakın kimseye söyleme.
Cünüp iken yemek yeme.
Elbisenin söküğünü üstünde dikme.
İyi adını kötüye çıkaracak davranışlarda bulunma.
Kötüyle arkadaş olma, pişman olursun.
Daima ileri hedefin olsun, geriye takılıp kalma.
Harama tevessül etme.
Kimsenin payına/hakkına göz dikme.
Bir şey koymadığın yere el uzatma.
İki kişi konuşurken dinleme.
Ekmek ve tuz hakkını gözet.
Namahreme bakıp ihanet etme.
Davetsiz bir yere gitme.
Gidersen emin olduğun yere, namuslu kimseye git.
Sır sakla.
Her mecliste duyduğun şeyleri/sözleri aklında tut.
Evden eve söz taşıma.
Kötülemekten, fenalıktan uzak ol.
Ahlaklı ol.
Herkesle iyi geçin.
İnat ve kötü sözlü olma.
Senden büyüklerin önünden gitme.
İhtiyarlara hürmet et.
Daima temiz ol.
Haram ve yasak edilen şeylere yaklaşma.
Beş vakit namaza devam edip iyi hâl ile tanınarak, ilim ve faziletle meşgul ol.
Her zaman geniş kalpli ve hoş meşrep ol.
Beraber olduğun, tanıştığın kişilerden asla bir şey isteme.
Buna riayet etmezsen seni küçük görürler, itibarını kaybedersin.
Rıza lokmasıyla yetin.
Elindeki imkânları israf etme.
Kanaatkâr ol. Çünkü kanaat tükenmez bir hazinedir.

- ŞEYH EDEBALI

seliali

  • Moderatör
  • *****
  • 3. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 4.489
  • Teşekkür 29129
    • Çevrimdışı
  • # 20 Ağu 2019 20:15:07
Geçtiğimiz günlerde bir trafik kazası sonucunda hayatını kaybeden Kültür Bakan Yardımcımız  Prof. Dr. A. Haluk Dursun'un gençlere altın değerinde 20 öğüdü.

GENÇLERDE NE YOK!

Ne kadar olumsuz bir başlık, ne kadar rahatsız edici bir tabir değil mi? Daha baştan gençleri tahkir ediyor, küçümsüyor, aşağılıyor. Al sana yeni bir polemik konusu. Memleketin bunca derdi varken adamın zoruna bak!

“Hiç olmazsa başlığı değiştirip gençlerde ne olmalı falan gibi daha olumlu baksa ya.” diyeceksiniz. Peki, o zaman başlığı değiştirelim:

“GENÇLERDE NE OLMALI?”

Mutlaka bunu da fark ettiniz; artık eskisi gibi zamane kızları, Bakanlık uzmanları gibi spekülatif, tartışmaya açık, siyasi malzeme olacak tabirler de kullanmıyorum. Doğrudan “Gençler” diyorum.

Meraklı insan olun; duyarsız, ilgisiz, heyecansız insan olmayın

Sevgili Gençler,

Gözümüzün Bebeği, Geleceğimiz Gençler,

Ne olur:

Birincisi: Meraklı insan olun; duyarsız, ilgisiz, heyecansız insan olmayın. Merak etmeye kendinizi alıştırın. Öğrenmenin başı merak etmektir.

Üzerinize vazife olmayan şeyleri de merak edin. Başta, tabiatı merak edin. Mesela, barajlardaki su seviyesini, buğday rekoltesini, fındık taban fiyatlarını, bu sene gelen turist sayısını, en çok hangi filmin izlendiğini, en fazla hangi kitabın sattığını, hangi müzenin gezildiğini, arkeolojik kazılarda neler bulunduğunu, nerenin nesinin meşhur olduğunu merak edin.

İkincisi: Bir merakınız olsun. Güzel sanatlarla ilgili bir merakınız olsun. Şiir yazamasanız bile ezberleyin.

Koleksiyoner bir ruha sahip olun. Ayrıca gezmeye, görmeye, öğrenmeye meraklı olun.

Üç: Soru sorma alışkanlığı edinin. Doğru adama, doğru soruyu sorun! Bizim millet “Bilmiyorum” demez...

Takipçi olun; konularınızı, işlerinizi takip edin

Dört: Öğrenmeye doymayın. İşi, konuyu sadece ehlinden dinleyin, uzman görüşüne önem verin. Kesin karar vermeden önce şüphe edin.

Beş: Takipçi olun. Konularınızı, işlerinizi takip edin; kendi haline bırakmayın. Hele, kendi işinizi başkasına hiç bırakmayın.

Eloğlu, elâlemin eşeğini ıslık çalarak ararmış.

Kurda “Niçin ensen kalın?” demişler, “Kendi işimi kendim görürüm.” demiş.

Altı: İşlerinizi önem sırasına göre sıralamayı bilin. En önemsiz işine en önemli iş gibi bakarak nice hayati gündemini atlayan insan gördüm. Başarılı insanlar, en önemli işi öne alan, önce onu bitirenler oldu hep. Çok iş yapar gibi gözüküp, devamlı bir faaliyet içinde olduğu görüntüsü verip hiç bir şey üretmeyen insanlardan olmayın.

Aman avare kasnak gibi boşa dönmeyin. Boşa koşturmayın, sonuç alıcı işler yapın. Üzerinize çok yük yükleyip de çok yıpranmayın, zorda kalıp kayış da attırmayın.

Yedi: Danışın. Önce aklınıza; sonra gönlünüze; en sonunda da sizi hesapsız, kitapsız, menfaatsiz, gönülden seven büyüklerinize danışın. Sizden daha tecrübesiz, dünya görmemiş, bir iş bitirmemiş, bir başarı göstermemiş insanlara danışmayın. Ama mutlaka şuna da dikkat edin ki danışacağınız kişinin soracağınız işle ilgili doğrudan bir menfaati olmasın. Size göre değil, kendi çıkarına göre tavsiyede bulunmasın.

Verdiğiniz sözü yerine getirin

Sekiz: Zamanlama konusunda dikkatli olun. Planlı-programlı, zamanlı çalışmak kadar iyi zamanlama yapmak da çok önemlidir. Bir işe erken başlamak, sabah erken kalkmak, yola erken çıkmak mutlaka önemlidir; ama çok daha mühim olanı, neticeye ulaşmaktır. Erken kalkıp oyalanmak, erken başlayıp eğlenmek, ağırkanlı hareket etmek, sizi hep başarısızlığa götürür.

Dokuz: Dikkatli olun. Öncelikle ağzınızdan çıkan söze, lafa dikkat edin. Laf olsun diye düşünmeden konuşmayın. Ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun.

On: Hafızanıza güvenmeyin. Devamlı not alın; kayıt tutun, arşiv yapın.

On bir: Randevulara vaktinde gidin. Verdiğiniz sözü yerine getirin. Bizim milletin bahane üretme kabiliyeti sınırsızdır. O yeteneğinizi fazla zorlamayın.

En büyük fazilet “Bilmiyorum” diyebilmektir

On iki: Bilgi sahibi olmadan yorum yapmayın. Yine bizim millete Allah, yorum yapma kabiliyeti vermiştir. Hâlbuki en büyük fazilet “Bilmiyorum” diyebilmektir. Öğrenme, bilmediğini bildiğin anda ve yerde başlar.

On üç: İleri görüşlü olun. Yapacağınız projenin, başlayacağınız bir işin birkaç hamle sonrasını da düşünün, hesaplayın. Alternatifli çalışın. İşin sonunu düşünmeden, yeterli analiz yapmadan ortaya atılmayın; yola çıkmayın. Sonra yolda kalmasanız bile yaya kalırsınız! Gerçi yine bizim millet “Kervan yolda düzülür.” demiş; besmele çekip yola koyulmuş. Ama siz kervanı önceden düzün.

En önemlisi, “Çala çala bir havaya dönecek.” demeyin. Akıntıya kürek çekmeyin.

On dört: Gözlem ruhuna sahip olun. Bakan kör olmayın, can kulağıyla dinleyin, can gözüyle bakın.

Kafanızın yazılımını “bir iş nasıl olmaz” diye uyarlamayın

On beş: Çözüm odaklı olun. Kafanızın yazılımını “bir iş nasıl olmaz” diye uyarlamayın; nasıl olabileceğini düşünecek, arayıp bulabilecek bir kafa yapınız olsun.

İşin olumsuz yanlarına takılıp kalmayın. İntikam hırsıyla yanmayın. Hep ileriye, geleceğe bakın. Küçük şeylerden de zevk alın. Acı bir kahve, demli bir çay, güzel bir pasta, bir parça çikolata, bir külah dondurma sizi mutlu etmeye yetsin.

On altı: İnsan kıymeti bilin. Büyüklerinizin bir gün yanınızda olamayacağını, sevdiklerinize uzak düşebileceğinizi, onlardan ayrılabileceğinizi düşünerek elinizdekilerin kıymetini bilin.

Fakirlere, gariplere, muhtaçlara el uzatın.

Veren el, alan elden hayırlıdır.

Ne verirsen elinle, o da gider seninle.

İyi ve kötü günde sevdiklerinizin yanında olun. Gidemeseniz bile mutlaka telefonla arayın; mesajla, maille oyalanmayın.

Allah’a şükrü, insanlara teşekkürü unutmayın

On yedi: Günlük politikalar, kısır siyasal çekişmeler sizi esir almasın.

Başkalarının yapamadıklarını konuşmak yerine kiminle ne yapabileceğinizi araştırın.

On sekiz: Eleştiri ve tenkide açık olun. En önemlisi de, bir büyüğünüz sizi yetersiz görebilir, eleştirebilir; hatta zaman zaman size sinirlenip kızabilir. Ama bu sizi sevmediği anlamına gelmez. Tam tersine o, sizi sevdiği, ilgilenmeye değer bulduğu için tepki gösteriyordur.

On dokuz: Şükrü ihmal etmeyin. Allah’a şükredin, insanlara teşekkür edin. Kalbinizi temiz tutun. Ameller niyetlere göredir. Aklınız, kalbiniz ve zevkiniz selim olsun.

Yirmi: En son olarak da öğrenmeye ve öğretmeye doymayın...

Aman ne olacaksanız olun sakın; "sıradan ve sürüden" olmayın!...

Prof. Dr. A. Haluk Dursun

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 19.594
  • Teşekkür 139494
    • Çevrimiçi
  • # 20 Ağu 2019 21:35:58
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.]
Geçtiğimiz günlerde bir trafik kazası sonucunda hayatını kaybeden Kültür Bakan Yardımcımız  Prof. Dr. A. Haluk Dursun'un gençlere altın değerinde 20 öğüdü.

GENÇLERDE NE YOK!

Ne kadar olumsuz bir başlık, ne kadar rahatsız edici bir tabir değil mi? Daha baştan gençleri tahkir ediyor, küçümsüyor, aşağılıyor. Al sana yeni bir polemik konusu. Memleketin bunca derdi varken adamın zoruna bak!

“Hiç olmazsa başlığı değiştirip gençlerde ne olmalı falan gibi daha olumlu baksa ya.” diyeceksiniz. Peki, o zaman başlığı değiştirelim:

“GENÇLERDE NE OLMALI?”

Mutlaka bunu da fark ettiniz; artık eskisi gibi zamane kızları, Bakanlık uzmanları gibi spekülatif, tartışmaya açık, siyasi malzeme olacak tabirler de kullanmıyorum. Doğrudan “Gençler” diyorum.

Meraklı insan olun; duyarsız, ilgisiz, heyecansız insan olmayın

Sevgili Gençler,

Gözümüzün Bebeği, Geleceğimiz Gençler,

Ne olur:

Birincisi: Meraklı insan olun; duyarsız, ilgisiz, heyecansız insan olmayın. Merak etmeye kendinizi alıştırın. Öğrenmenin başı merak etmektir.

Üzerinize vazife olmayan şeyleri de merak edin. Başta, tabiatı merak edin. Mesela, barajlardaki su seviyesini, buğday rekoltesini, fındık taban fiyatlarını, bu sene gelen turist sayısını, en çok hangi filmin izlendiğini, en fazla hangi kitabın sattığını, hangi müzenin gezildiğini, arkeolojik kazılarda neler bulunduğunu, nerenin nesinin meşhur olduğunu merak edin.

İkincisi: Bir merakınız olsun. Güzel sanatlarla ilgili bir merakınız olsun. Şiir yazamasanız bile ezberleyin.

Koleksiyoner bir ruha sahip olun. Ayrıca gezmeye, görmeye, öğrenmeye meraklı olun.

Üç: Soru sorma alışkanlığı edinin. Doğru adama, doğru soruyu sorun! Bizim millet “Bilmiyorum” demez...

Takipçi olun; konularınızı, işlerinizi takip edin

Dört: Öğrenmeye doymayın. İşi, konuyu sadece ehlinden dinleyin, uzman görüşüne önem verin. Kesin karar vermeden önce şüphe edin.

Beş: Takipçi olun. Konularınızı, işlerinizi takip edin; kendi haline bırakmayın. Hele, kendi işinizi başkasına hiç bırakmayın.

Eloğlu, elâlemin eşeğini ıslık çalarak ararmış.

Kurda “Niçin ensen kalın?” demişler, “Kendi işimi kendim görürüm.” demiş.

Altı: İşlerinizi önem sırasına göre sıralamayı bilin. En önemsiz işine en önemli iş gibi bakarak nice hayati gündemini atlayan insan gördüm. Başarılı insanlar, en önemli işi öne alan, önce onu bitirenler oldu hep. Çok iş yapar gibi gözüküp, devamlı bir faaliyet içinde olduğu görüntüsü verip hiç bir şey üretmeyen insanlardan olmayın.

Aman avare kasnak gibi boşa dönmeyin. Boşa koşturmayın, sonuç alıcı işler yapın. Üzerinize çok yük yükleyip de çok yıpranmayın, zorda kalıp kayış da attırmayın.

Yedi: Danışın. Önce aklınıza; sonra gönlünüze; en sonunda da sizi hesapsız, kitapsız, menfaatsiz, gönülden seven büyüklerinize danışın. Sizden daha tecrübesiz, dünya görmemiş, bir iş bitirmemiş, bir başarı göstermemiş insanlara danışmayın. Ama mutlaka şuna da dikkat edin ki danışacağınız kişinin soracağınız işle ilgili doğrudan bir menfaati olmasın. Size göre değil, kendi çıkarına göre tavsiyede bulunmasın.

Verdiğiniz sözü yerine getirin

Sekiz: Zamanlama konusunda dikkatli olun. Planlı-programlı, zamanlı çalışmak kadar iyi zamanlama yapmak da çok önemlidir. Bir işe erken başlamak, sabah erken kalkmak, yola erken çıkmak mutlaka önemlidir; ama çok daha mühim olanı, neticeye ulaşmaktır. Erken kalkıp oyalanmak, erken başlayıp eğlenmek, ağırkanlı hareket etmek, sizi hep başarısızlığa götürür.

Dokuz: Dikkatli olun. Öncelikle ağzınızdan çıkan söze, lafa dikkat edin. Laf olsun diye düşünmeden konuşmayın. Ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun.

On: Hafızanıza güvenmeyin. Devamlı not alın; kayıt tutun, arşiv yapın.

On bir: Randevulara vaktinde gidin. Verdiğiniz sözü yerine getirin. Bizim milletin bahane üretme kabiliyeti sınırsızdır. O yeteneğinizi fazla zorlamayın.

En büyük fazilet “Bilmiyorum” diyebilmektir

On iki: Bilgi sahibi olmadan yorum yapmayın. Yine bizim millete Allah, yorum yapma kabiliyeti vermiştir. Hâlbuki en büyük fazilet “Bilmiyorum” diyebilmektir. Öğrenme, bilmediğini bildiğin anda ve yerde başlar.

On üç: İleri görüşlü olun. Yapacağınız projenin, başlayacağınız bir işin birkaç hamle sonrasını da düşünün, hesaplayın. Alternatifli çalışın. İşin sonunu düşünmeden, yeterli analiz yapmadan ortaya atılmayın; yola çıkmayın. Sonra yolda kalmasanız bile yaya kalırsınız! Gerçi yine bizim millet “Kervan yolda düzülür.” demiş; besmele çekip yola koyulmuş. Ama siz kervanı önceden düzün.

En önemlisi, “Çala çala bir havaya dönecek.” demeyin. Akıntıya kürek çekmeyin.

On dört: Gözlem ruhuna sahip olun. Bakan kör olmayın, can kulağıyla dinleyin, can gözüyle bakın.

Kafanızın yazılımını “bir iş nasıl olmaz” diye uyarlamayın

On beş: Çözüm odaklı olun. Kafanızın yazılımını “bir iş nasıl olmaz” diye uyarlamayın; nasıl olabileceğini düşünecek, arayıp bulabilecek bir kafa yapınız olsun.

İşin olumsuz yanlarına takılıp kalmayın. İntikam hırsıyla yanmayın. Hep ileriye, geleceğe bakın. Küçük şeylerden de zevk alın. Acı bir kahve, demli bir çay, güzel bir pasta, bir parça çikolata, bir külah dondurma sizi mutlu etmeye yetsin.

On altı: İnsan kıymeti bilin. Büyüklerinizin bir gün yanınızda olamayacağını, sevdiklerinize uzak düşebileceğinizi, onlardan ayrılabileceğinizi düşünerek elinizdekilerin kıymetini bilin.

Fakirlere, gariplere, muhtaçlara el uzatın.

Veren el, alan elden hayırlıdır.

Ne verirsen elinle, o da gider seninle.

İyi ve kötü günde sevdiklerinizin yanında olun. Gidemeseniz bile mutlaka telefonla arayın; mesajla, maille oyalanmayın.

Allah’a şükrü, insanlara teşekkürü unutmayın

On yedi: Günlük politikalar, kısır siyasal çekişmeler sizi esir almasın.

Başkalarının yapamadıklarını konuşmak yerine kiminle ne yapabileceğinizi araştırın.

On sekiz: Eleştiri ve tenkide açık olun. En önemlisi de, bir büyüğünüz sizi yetersiz görebilir, eleştirebilir; hatta zaman zaman size sinirlenip kızabilir. Ama bu sizi sevmediği anlamına gelmez. Tam tersine o, sizi sevdiği, ilgilenmeye değer bulduğu için tepki gösteriyordur.

On dokuz: Şükrü ihmal etmeyin. Allah’a şükredin, insanlara teşekkür edin. Kalbinizi temiz tutun. Ameller niyetlere göredir. Aklınız, kalbiniz ve zevkiniz selim olsun.

Yirmi: En son olarak da öğrenmeye ve öğretmeye doymayın...

Aman ne olacaksanız olun sakın; "sıradan ve sürüden" olmayın!...

Prof. Dr. A. Haluk Dursun

Allah rahmet eylesin.
Gençler acısını çekmeden öğütleri dinleseler ne güzel olurdu.ille her şeyin hatasını görmeli akıllanmak için..Ahh Gençlik Ahh

helinka

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • İleti: 61
  • Teşekkür 582
    • Çevrimdışı
  • # 20 Ağu 2019 22:06:39
"Herkes kendine yakışanı yapar"
Anonim

eraegtm

  • Moderatör
  • *****
  • İleti: 6.264
  • Teşekkür 26107
    • Çevrimdışı
  • # 01 Eyl 2019 08:47:18
Ankara Terminalinden Gazi Hastanesine doğru giderken solda reklam panolarının altında taştan bir duvar vardır. Orada otururken gördüm adamı. Kadın ve çocuğu öyle görünce paraya ihtiyaçları olabileceğini düşünerek “Gideceğiniz yer uzaksa ücretini taksiciyle konuşur ben hallederim” dedim.

Kadın çoktan öne eğmişti başını. Çocuksa uyudu uyuyacak annesinin kucağında bir sağa bir sola dönüp duruyordu. Kasketini çıkartıp bana bakındı adam “Biz dilenci değiliz, yol bilmiyoruz o kadar” dedi.

O an öyle utanmıştım ki artık onları öylece bırakıp gidemezdim. Zor toparladım cümleyi “Tabi ki parasını siz ödeyeceksiniz ama adres bilmiyorsanız işiniz zor. Taksici sizi daha fazla dolaştırmasın diye söyledim” diyerek suçu taksicilere attım. Samimiyetime inanmış olmalıydı adam “Hacettepe Hastanesine gideceğiz” dedi “bu güne randevumuz var”

Fırsat bu fırsat deyip kendimi tanıttım adama. “Gazeteciyim” dedim. Kitaplarımdan söz edip güvenilir biri olduğumu ima etmeye çalıştım. Elimde ki bavulu gösterip “İstanbul kitap fuarından geliyorum, taksiye binip Sıhhiye yönüne doğru gideceğimi. Hem Hacettepe Hastanesi de yolumun üzerinde, isterseniz birlikte gideriz” dedim.

Erzurum Hınıslıymış adam, adı İbrahim’miş. “Bizim oralarda bana Sarı İbrahim derler” dedi “bilirsin bizim rengimiz karadır. Bir ben çıkmışım nasılsa o yüzden lakabımı böyle koymuşlar.”

Rençpermiş Sarı İbrahim. Koyunları kuzuları varmış. Karısı Songül çokta nefis peynir yaparmış. Beş çocuğu varmış Sarı İbrahim’in, en büyüğü on beş en küçüğü dört yaşındaymış. “Bu gördüğün Senem” dedi “en küçüğüdür kendisi. Şu anda 4 yaşında. Songül ise karım. Sara hastasıdır. Eskiden ayda bir nöbet geçirirdi şimdi günde iki kez geçirdiği bile oluyor. Ama sara hastalığı için gelmedik buraya. Yaklaşık iki sene önce bir hastalık geçirdi Songül. Birden konuşamamaya başladı. Anlayacağın eskiden sara hastasıydı şimdi ahraz oldu. Erzurum’da gitmediğim doktor kalmadı sonunda dediler ki "Hacettepe’dedir bunun çaresi". Bu yüzden düştük yollara.”

Sonra heybesinin en üstünde duran soğan taneciklerini gösterdi Sarı İbrahim “Bu soğanlar Songül nöbet geçirirse onu yere yatırıp burnuna tutmak için” dedi “Gördüğün gibi yolda yeriz diye hazırladığımız azıktan bile öncelikli bu soğanlar. Azık en altta soğan en üste.”

Tüm bunları elimde ki valizi yere koyup yanlarına oturduğumda anlatmıştı Sarı İbrahim. Ama her ne dedimse birlikte taksiye binmeyi kabul ettirememiştim. Baktım ısrar ettikçe yanlış anlaşılacağım “Bari sizi karşıya geçirmeme izin verin” dedim "ters yönde oturuyorsunuz."

Karşıya geçmemizle birlikte taksi durdurup Sarı İbrahim ve ailesini bindirmiş ve taksiciye “Hacettepe Hastanesine götür” demiştim. Sarı İbrahim ön koltuğa oturmadan önce benimle el sıkışmış teşekkür etmişti. Yaklaşık on dakika sonrada ben binmiştim taksiye ve yolumuz aynı güzergâh üzerindeydi.

Benim bindiğim taksi Tandoğan Meydanını geçip de Tren Garı güzergahına doğru döndüğünde sağda küçük parkın kenarında Sarı İbrahim ve ailesini gördüm birden. Acilen taksiyi durdurup yanlarına koştum. Küçük kızları Senem çimenlerin üzerine uzanmış uyuyordu. Sarı İbrahim ise sara nöbeti geçiren karısı Songül’ü boylu boyunca yere yatırmış ikiye ayırdığı soğanı karısının burnuna tutuyordu. Beni görünce sevinir gibi oldu Sarı İbrahim “Ellerini tut” dedi “çırpınınca sağa sola zarar veriyor.”

Hakikaten de yere sırt üstü uzanmış, ağzında biriken köpükleri sağa sola savurarak çırpınıp duruyordu kadın. Yumruğunu sıkmıştı "Açmamı" söyledi Sarı İbrahim “O zaman rahatlar” dedi. Bu arada taksici geldi yanıma “Birader, bunlar hep numara, para koparmak istiyorlar” dedi. Cebimden parayı çıkartıp verdim taksiciye “Bunlar tanıdıklarım” dedim “asıl sen işine bak burada kalacağım”

Yaklaşık yirmi dakika sonra kendine gelebilmişti kadın. Bu arada çocuk uyanmış “Su, abi su” diye ağlıyordu. Bir koşu tren garına gidip içecek ve yiyecek bir şeyler alıp geri dönmüştüm. Tedirgin olmuştu Sarı İbrahim rahatlattım onu “Burada size kimse bir şey diyemez rahatınıza bakın” dedim. Suyun birini açıp küçük Senem’e verdim. Bir yudum içtikten sonra geri kalanını annesinin yüzüne döktü Senem. Sonra da eliyle annesinin yüzünü sildi. İçimden "Demek çocuk buna alışık" diye geçirdim. Zira o böyle yaptıkça annesi daha da çabuk kendine geliyordu.

Zaten öylede olmuştu. Yarım saat daha oturduktan sonra bu kez aynı takside olmak üzere Hacettepe Hastanesinin önünde inmiştik. İner inmez “Doktorla görüşmeden sizi bırakmam” dedim. Güldü Sarı İbrahim “Yok desem gitmeyeceksin zaten, bu yüzden işimiz bitene kadar bize yardımcı olabilirsin” dedi.

Günün sonunda tahlil ve sonuçlar dahil toplam dört saat birlikte zaman geçirmiştik. İlk konuştukları doktor “İki ay sonra tekrar geleceksiniz” deyip Sarı İbrahim ve karısını odasından gönderdiğinde koridorda sandalyede uyuyordum. Sarı İbrahim kaldırmıştı beni “Zahmet verdik ama biz gidiyoruz artık. Doktor iki ay sonrasına gün verdi.” diyerek.

Hastane kantininde yemek yedikten sonra yine bir taksiye binip terminale götürdüm onları. Otobüs ücretini ben vermek istedim ama kabul etmedi Sarı İbrahim “Bizim durumumuz iyidir, zayıf tarafımız hastalığadır” dedi.

Otobüse binmeden önce telefon numaramı istedi “Gelince sana köy peyniri getireyim” diyerek. Bir kağıda yazıp verdim telefon numaramı. İki ay sonrasına da sözleşip yolcu ettim onları. Otobüs, çıkış kapısına doğru yöneldiğinde camdan her üçü de bana el sallıyordu.

Aradan bir sene kadar geçmişti ki bir akşamüzeri cep telefonum çaldı. Daha önce hiç duymadığım bir ses yarı Türkçe yarı Kürtçe “Ben Songül, Sarı İbo’nun karısı Songül” diyordu. Hemen hatırladım Sarı İbrahim ve ailesini. Doğrusu o günden sonra neden aramadılar diye de çok düşünmüştüm. Fakat önemli bir gelişme olmuştu ve artık Sarı İbrahim’in karısı Songül konuşabiliyordu. Çok sevindim buna, Ankara’ya geldiklerinde neden beni aramadıklarını ve eşinin durumunu sordum. Bir süre sessiz kaldı kadın. Yutkundu. Ağladığı her halinden belli oluyordu “İbo” dedi “ölmüştir.”

Sonra bir sessizlik daha oldu telefonda. Birkaç kez “alo” diye bağırdım kimse duymadı. Seçemediğim çocuk sesleri gelmeye başladı. Kimi “anne” diye bağırıyor kimi “soğan nerede” diye soruyordu. Belli ki sara nöbeti geçirmişti kadın ve benimle konuşurken yere yığılmıştı. Bekledim telefonda öylece bekledim. Kapatmadım da. On dakika sonra bir çocuk sesi geldi telefonun ucundan.
Küçük Senem’in sesiydi bu “Su” diyordu “abi su.”

(Ne hayatlar var halimize binlerce şükür!...)

Soner Oğuz

 

Egitimhane.Com ©2006-2023