Konu: Anlamlı Yazılar  (Okunma sayısı 64128 defa)

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 19.317
  • Teşekkür 137082
    • Çevrimdışı
  • # 01 Eyl 2019 09:13:24
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.]
Ankara Terminalinden Gazi Hastanesine doğru giderken solda reklam panolarının altında taştan bir duvar vardır. Orada otururken gördüm adamı. Kadın ve çocuğu öyle görünce paraya ihtiyaçları olabileceğini düşünerek “Gideceğiniz yer uzaksa ücretini taksiciyle konuşur ben hallederim” dedim.

Kadın çoktan öne eğmişti başını. Çocuksa uyudu uyuyacak annesinin kucağında bir sağa bir sola dönüp duruyordu. Kasketini çıkartıp bana bakındı adam “Biz dilenci değiliz, yol bilmiyoruz o kadar” dedi.

O an öyle utanmıştım ki artık onları öylece bırakıp gidemezdim. Zor toparladım cümleyi “Tabi ki parasını siz ödeyeceksiniz ama adres bilmiyorsanız işiniz zor. Taksici sizi daha fazla dolaştırmasın diye söyledim” diyerek suçu taksicilere attım. Samimiyetime inanmış olmalıydı adam “Hacettepe Hastanesine gideceğiz” dedi “bu güne randevumuz var”

Fırsat bu fırsat deyip kendimi tanıttım adama. “Gazeteciyim” dedim. Kitaplarımdan söz edip güvenilir biri olduğumu ima etmeye çalıştım. Elimde ki bavulu gösterip “İstanbul kitap fuarından geliyorum, taksiye binip Sıhhiye yönüne doğru gideceğimi. Hem Hacettepe Hastanesi de yolumun üzerinde, isterseniz birlikte gideriz” dedim.

Erzurum Hınıslıymış adam, adı İbrahim’miş. “Bizim oralarda bana Sarı İbrahim derler” dedi “bilirsin bizim rengimiz karadır. Bir ben çıkmışım nasılsa o yüzden lakabımı böyle koymuşlar.”

Rençpermiş Sarı İbrahim. Koyunları kuzuları varmış. Karısı Songül çokta nefis peynir yaparmış. Beş çocuğu varmış Sarı İbrahim’in, en büyüğü on beş en küçüğü dört yaşındaymış. “Bu gördüğün Senem” dedi “en küçüğüdür kendisi. Şu anda 4 yaşında. Songül ise karım. Sara hastasıdır. Eskiden ayda bir nöbet geçirirdi şimdi günde iki kez geçirdiği bile oluyor. Ama sara hastalığı için gelmedik buraya. Yaklaşık iki sene önce bir hastalık geçirdi Songül. Birden konuşamamaya başladı. Anlayacağın eskiden sara hastasıydı şimdi ahraz oldu. Erzurum’da gitmediğim doktor kalmadı sonunda dediler ki "Hacettepe’dedir bunun çaresi". Bu yüzden düştük yollara.”

Sonra heybesinin en üstünde duran soğan taneciklerini gösterdi Sarı İbrahim “Bu soğanlar Songül nöbet geçirirse onu yere yatırıp burnuna tutmak için” dedi “Gördüğün gibi yolda yeriz diye hazırladığımız azıktan bile öncelikli bu soğanlar. Azık en altta soğan en üste.”

Tüm bunları elimde ki valizi yere koyup yanlarına oturduğumda anlatmıştı Sarı İbrahim. Ama her ne dedimse birlikte taksiye binmeyi kabul ettirememiştim. Baktım ısrar ettikçe yanlış anlaşılacağım “Bari sizi karşıya geçirmeme izin verin” dedim "ters yönde oturuyorsunuz."

Karşıya geçmemizle birlikte taksi durdurup Sarı İbrahim ve ailesini bindirmiş ve taksiciye “Hacettepe Hastanesine götür” demiştim. Sarı İbrahim ön koltuğa oturmadan önce benimle el sıkışmış teşekkür etmişti. Yaklaşık on dakika sonrada ben binmiştim taksiye ve yolumuz aynı güzergâh üzerindeydi.

Benim bindiğim taksi Tandoğan Meydanını geçip de Tren Garı güzergahına doğru döndüğünde sağda küçük parkın kenarında Sarı İbrahim ve ailesini gördüm birden. Acilen taksiyi durdurup yanlarına koştum. Küçük kızları Senem çimenlerin üzerine uzanmış uyuyordu. Sarı İbrahim ise sara nöbeti geçiren karısı Songül’ü boylu boyunca yere yatırmış ikiye ayırdığı soğanı karısının burnuna tutuyordu. Beni görünce sevinir gibi oldu Sarı İbrahim “Ellerini tut” dedi “çırpınınca sağa sola zarar veriyor.”

Hakikaten de yere sırt üstü uzanmış, ağzında biriken köpükleri sağa sola savurarak çırpınıp duruyordu kadın. Yumruğunu sıkmıştı "Açmamı" söyledi Sarı İbrahim “O zaman rahatlar” dedi. Bu arada taksici geldi yanıma “Birader, bunlar hep numara, para koparmak istiyorlar” dedi. Cebimden parayı çıkartıp verdim taksiciye “Bunlar tanıdıklarım” dedim “asıl sen işine bak burada kalacağım”

Yaklaşık yirmi dakika sonra kendine gelebilmişti kadın. Bu arada çocuk uyanmış “Su, abi su” diye ağlıyordu. Bir koşu tren garına gidip içecek ve yiyecek bir şeyler alıp geri dönmüştüm. Tedirgin olmuştu Sarı İbrahim rahatlattım onu “Burada size kimse bir şey diyemez rahatınıza bakın” dedim. Suyun birini açıp küçük Senem’e verdim. Bir yudum içtikten sonra geri kalanını annesinin yüzüne döktü Senem. Sonra da eliyle annesinin yüzünü sildi. İçimden "Demek çocuk buna alışık" diye geçirdim. Zira o böyle yaptıkça annesi daha da çabuk kendine geliyordu.

Zaten öylede olmuştu. Yarım saat daha oturduktan sonra bu kez aynı takside olmak üzere Hacettepe Hastanesinin önünde inmiştik. İner inmez “Doktorla görüşmeden sizi bırakmam” dedim. Güldü Sarı İbrahim “Yok desem gitmeyeceksin zaten, bu yüzden işimiz bitene kadar bize yardımcı olabilirsin” dedi.

Günün sonunda tahlil ve sonuçlar dahil toplam dört saat birlikte zaman geçirmiştik. İlk konuştukları doktor “İki ay sonra tekrar geleceksiniz” deyip Sarı İbrahim ve karısını odasından gönderdiğinde koridorda sandalyede uyuyordum. Sarı İbrahim kaldırmıştı beni “Zahmet verdik ama biz gidiyoruz artık. Doktor iki ay sonrasına gün verdi.” diyerek.

Hastane kantininde yemek yedikten sonra yine bir taksiye binip terminale götürdüm onları. Otobüs ücretini ben vermek istedim ama kabul etmedi Sarı İbrahim “Bizim durumumuz iyidir, zayıf tarafımız hastalığadır” dedi.

Otobüse binmeden önce telefon numaramı istedi “Gelince sana köy peyniri getireyim” diyerek. Bir kağıda yazıp verdim telefon numaramı. İki ay sonrasına da sözleşip yolcu ettim onları. Otobüs, çıkış kapısına doğru yöneldiğinde camdan her üçü de bana el sallıyordu.

Aradan bir sene kadar geçmişti ki bir akşamüzeri cep telefonum çaldı. Daha önce hiç duymadığım bir ses yarı Türkçe yarı Kürtçe “Ben Songül, Sarı İbo’nun karısı Songül” diyordu. Hemen hatırladım Sarı İbrahim ve ailesini. Doğrusu o günden sonra neden aramadılar diye de çok düşünmüştüm. Fakat önemli bir gelişme olmuştu ve artık Sarı İbrahim’in karısı Songül konuşabiliyordu. Çok sevindim buna, Ankara’ya geldiklerinde neden beni aramadıklarını ve eşinin durumunu sordum. Bir süre sessiz kaldı kadın. Yutkundu. Ağladığı her halinden belli oluyordu “İbo” dedi “ölmüştir.”

Sonra bir sessizlik daha oldu telefonda. Birkaç kez “alo” diye bağırdım kimse duymadı. Seçemediğim çocuk sesleri gelmeye başladı. Kimi “anne” diye bağırıyor kimi “soğan nerede” diye soruyordu. Belli ki sara nöbeti geçirmişti kadın ve benimle konuşurken yere yığılmıştı. Bekledim telefonda öylece bekledim. Kapatmadım da. On dakika sonra bir çocuk sesi geldi telefonun ucundan.
Küçük Senem’in sesiydi bu “Su” diyordu “abi su.”

(Ne hayatlar var halimize binlerce şükür!...)

Soner Oğuz

Ve pek çoğumuz boş şeylerin derdindeyiz...😥😥

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 19.317
  • Teşekkür 137082
    • Çevrimdışı
  • # 10 Eyl 2019 22:18:30
''Hayatta olabileceğiniz en güzel yer,
   bir duanın içinde yer almaktır..''

gandalff34

  • Çalışkan Üye
  • ***
  • Öğrenci Velisi
  • İleti: 34
  • Teşekkür 1013
    • Çevrimdışı
  • # 11 Eyl 2019 19:34:59
Allah öğretmenleri kibirli, kibriyle içi fesatlıkla dolu olan idarecilerden korusun. İnanın kendini bir şey zanneden, adeta kibir abidesi insanlarla asla çalışamazsınız. Hayatım boyunca ne kibri ne de kibirli insanları asla sevmedim
                                                 Gandalff

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 19.317
  • Teşekkür 137082
    • Çevrimdışı
  • # 11 Eyl 2019 20:13:28
EVLİLİKTE KIYAMET NE ZAMAN KOPAR?
Bir dost meclisinde sohbet ediyorduk. Laf döndü dolaştı, aile içi iletişime geldi. Herkes aynı şeyi düşünüyordu:
-Günümüzde eşler eşlerini ihmal ediyor, Çocuklar ihmal edilmiş eşlerin hırçınlıkları içinde yetişiyor…”
-Çoluk çocukla uğraşacağım derken, dev bir yük biniyor kadınların sırtlarına. dedi bir akademisyen arkadaşım.
-Kadın da insan. Onun da nefes almaya, çıkıp gezmeye ihtiyacı var. dedi bir diğeri.
-Kadın da insan diye bakmak, doğru bir bakış açısı değildi, tuhafıma gitti. Zira kadın, “da”sız insandı. Erkeğin yaşamına ortak olmuş bir asalak değil, kendi yaşamının öznesiydi o.
Tuhafıma gitti bu konuşmalar. Anlatmaya çalıştım; ama beceremedim.
Bir soru sordum: -Eşinizi en son ne zaman dışarı çıkarttınız, ne zaman gezdirdiniz, söyler misiniz?
Herkes kendince cevap vermeye çalıştı ama kimse -Ne demek eşinizi gezdirdiniz mi, kardeşim? O kedi mi, fino mu da dışarı çıkartalım da gezdirelim, bu nasıl soru böyle? demedi. Diyemedi.
Günümüz evliklerinin temel problemi işte bu: -Aynileşme-!
Eşin, eşini bir süre sonra ‘kendi gibi değil, kendisinin gibi’ görmeye başlamasıdır aynileşme problemi. Kendisinin gördüğü eşine -iyilik- yapmak için “biraz dışarıda gezdirilmeye ihtiyacının olduğunu” düşünme basitliğine düşmedir ülkemiz evliklerinin iç acınası durumu.
Kafeteryada oturmuştum bir gün. Yan masaya orta yaşlarda bir çift geldi. Garson sipariş almak için -Ne arzu edersiniz? diye sordu.
Kadın, adamın gözüne baktı. Adam da elindeki listeye… “Ne istersin?” diye sordu karısına. Kadın, “
-Bilmem, Sen söyle, dedi.
Bu, görünürde -Ne kadar uyumlu bir çift gibi gelse de kendi damak tadını bir kenara iten, eşi kendisine hangi damak tadını sunarsa onu kabul edeceğim diyen bir -aynileşme- problemi idi hâlbuki..
-Zaman geçtikçe ister istemez eşler birbirine benziyor, demeyin sakın. Zira birbirine dönüştükçe eşler, o evlilik evlilik olmaktan çıkar..
Evliliğin kalitesi, eşler birbirine benzedikçe değil, kendi gibi kaldıkça olur.
Bir fizik hocasına “Kıyamet ne zaman kopar?” diye sordum.
“Enerji düzeyleri farklılığını kaybettiğinde.” diye cevap verdi. “Bunun adına Entropik Kıyamet.denilir diye ilave etti.
“Evrende enerji düzeyleri eksi ile artı arasında aktığı sürece dünya dönmeye devam edecek... Rüzgâr esecek, gök gürleyecek.Zıtlar arası enerji akımıdır canlılığı koruyan. Ne zaman ki bütün enerji düzeyleri aynı olursa, fizik kanunlarına göre kıyamet işte o zaman kopar. dedi.
Her evliliğin bir kıyameti vardır, o kıyamet...
Yazının devamı için... [linkler sadece üyelerimize görünmektedir.] …/

sebocan

  • Moderatör
  • *****
  • İleti: 26.431
  • Teşekkür 416071
    • Çevrimdışı
  • # Dün, 23:48:18
KAĞIT BARDAK
Eski bir bakandan bir konferansta konuşma yapması istenmişti.
Elinde kağıt kahve bardağı ile kürsüye çıktı ve konuşmasına başladı.
Ama kafasının başka yerde olduğu sanki anlaşılıyordu.
Daha bir iki cümle söylemiş iken durdu, kahve bardağından bir yudum aldı ve sonra bir süre bardağı kaldırıp baktı.
Derin bir nefes aldı ve;
“Biliyor musunuz ne düşünüyorum?” diye sordu.
“Bu konferansta geçen yıl da, hem de aynı kürsüde konuşmuştum.
Tek bir fark vardı; o zaman hâlâ bakanlık görevim sürüyordu.
Buraya gelirken bana business class bileti alınmıştı, hava alanında beni bir limuzin ve eskort araba bekliyordu.
Beni önce bir otele götürmüşlerdi.
Otel müdürü beni otelin kapısında karşılamış ve kral dairesine çıkarmıştı.
Ertesi sabah lobide benim odadan inişimi bekleyen bir heyet vardı.
Beni yine aynı limuzinle bu salona getirmişlerdi.
Özel bir kapıdan içeri almışlardı.
Çok şık bir bekleme odasında konferansı beklerken porselen bir kapta kahve ikram etmişlerdi.
Sonra da beni salona aldılar ve en ön sırada ayrılan yerime geçmiştim.
”Eski bakan derin bir nefes aldı, seyircilere gülerek bir süre baktı ve devam etti;
“Fakat bu yıl karşınızda bir bakan olarak bulunmuyorum.”
bir an durdu ve sonra
“Dün buraya kendi ödediğim uçak bileti ile uçtum.
Beni hava alanında kimse karşılamadı.
Otele taksi ile geldim. Kendi odama kendim çıktım.
Bu sabah buraya otelden yine taksi ile geldim.
Kapıdan girerken güvenlikten geçtim, hüviyetimi alıp listede olduğuma emin olmadan salona almadılar bile.
Sonra da bulabildiğim yerde oturdum.
Canım kahve istedi ve görevliye sordum
“bana dışarıda kahve makinesi olduğunu” söyledi.
Ben de çıktım ve şu gördüğünüz kağıt bardağa kahveyi kendim doldurdum.
Seyirci gülmeye başlamıştı.
“Sanıyorum geçen yıl porselen bardak bana sunulmamıştı. Makamıma sunulmuştu.
Benim asıl bardağım işte bu.
"Konuşmanın bu noktasında gülüp alkışlayan seyircilere kahve bardağını kaldırıp gösterdi.
Alkışlar bitince de şunları söyledi;
“Size verebileceğim en iyi ders bu işte.
Bütün o övgüler, hizmetler, avantajlar rütbeniz, rolünüz, makamınız içindir.
Size ait değildir.
Ve bir gün makamınızı görevinizi bitirdiğinizde porselen bardağınızı halefinize verirler.
Çünkü aslında hep layık olduğunuz kâğıt bardaktır...”

MEKİLER

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • İleti: 842
  • Teşekkür 4533
    • Çevrimdışı
  • # Bugün, 00:07:48
Elemin zevali lezzet, lezzetin zevali elemdir.

PINARCIK

  • Bilge Üye
  • *****
  • Müdür Yardımcısı
  • İleti: 4.721
  • Teşekkür 27022
    • Çevrimdışı
  • # Bugün, 01:21:23
KİMİ ZAMAN...

Gerçek sevgi temelinde kısır olan haklı haksız tartışmasını aşar, şayet aşamıyorsa, o sevginin gerçek olduğundan kendiniz bile kuşku duymalısınız. Küçük şeyleri affedip beraberce aşamıyorsanız, zaten hiç sevmemişsiniz demektir. İnsana yapılacak en büyük kötülük ise sevmediği halde sevmiş gibi yapmaktır.

 Haklı haksız demeden birini kaybettiğimizde yüreğimizin başında bir sızı hissediyorsak, pişman olacağımız günleri bekleyelim…

 Şayet bu bir bahane olarak kullanılmıyorsa, seviyorsak, bir takım varsayımlar üzerinden, geleceğe atıf çıkarımlar yaparak, vazgeçmenin anlamsızlığını, pişmanlığın geri dönülmez acısıyla öderiz. Eğer bir bahane olarak kullanılıyorsa, bu dürüstlük değil, zaten bunun bedeli vicdanda da olacak, İlahi adalette de.
 
 Her insan kendi penceresinden baktığı için kendini haklı görür, görmesi de normaldir zaten… Lakin haklıyı haksızı ancak zaman belirliyor.

 Kişiler kendi penceresinden baktığında, penceresinin izin verdiği ölçüde gökyüzünü görebilir. Bizlerin penceresi, yaşadıklarımız, bilgimiz, tecrübemiz ve bunların o anda ki ruh halimize yansıyan kısmıdır. Bazen içinde bulunduğumuz anlarda iknalar kifayetsizdir, sözler kifayetsizdir, davranışlar da kifayetsiz kalır… Zaman bizi ipe dizdiğinde ve hayatımızda yeni pencereler açtığında, o vakit biz anlarız, haklı mı haksız mı olduğumuzu…

 Kimi zaman haklı oluşumuz pişmanlıkların önüne de geçmez. Yani haklı olmamız pişman olmayacağımız anlamına da gelmez…

 Her ne olursa olsun, eğer affedilmez hatalar yoksa ve siz buna rağmen ayrılık kararı almışsanız bu bir hatadır. Zaten bu hata size özlem, arama isteği, merak etme dürtüsü ile kendini hatırlatır. Siz bunlara rağmen hatanızdan dönmezseniz ya inat, ya ego veya başka bir sorununuz vardır. Çok doğaldır ki bu sorun hayatınızın geri kalanını da etkileyecektir.

 Mirza Tazegül

 

Egitimhane.Com ©2006-2023