Konu: İbretlik Hikayeler  (Okunma sayısı 1097134 defa)

also1

  • B Grubu
  • İleti: 1.543
  • Teşekkür 4080
    • Çevrimdışı
  • # 01 Kas 2011 21:44:47
FİNCAN TAKIMI
Yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk
kapımı çaldılar: “Eski gazeteniz var mı bayan?”
Çok işim vardı. Önce hayır demek istedim ama ayaklarına
gözüm ilişince sustum. İkisinin de ayaklarında eski sandaletler
vardı ve ayakları su içindeydi.
“İçeri girin de, size kakao yapayım”
dedim. Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı.
Kakaonun yanında reçel, ekmek de hazırladım onlara, belki dışarıdaki
soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri.
Onlar şöminenin önünde karınlarını doyururken ben de mutfağa döndüm ve yarıda bıraktığım işlerimi yapmaya koyuldum.
fakat oturma odasındaki sessizlik dikkatimi çekti
bir an ve başımı uzattım içeriye. Küçük kız elindeki boş fincana bakıyordu…
Erkek çocuğu bana döndü
“Bayan, siz zengin misiniz?” diye sordu.
Zengin mi?  “Yo hayır!” diye yanıtlarken çocuğu,gözlerim bir an ayağımdaki eski terliklere kaydı.
Kız elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve
 “Sizin fincanlarınız,  fincan tabaklarınız takım” dedi. Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu.
Sonra gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa. Teşekkür bile etmemişlerdi
ama buna gerek yoktu. Teşekkür etmekten daha öte bir şey yapmışlardı.
Düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı.
Pişirdiğim patateslerin tadına baktım. Sıcacıktı patatesler, başımızı sokacak bir evimiz vardı, bir eşim vardı ve eşimin de bir işi…..
 Bunlar da fincanlarım ve fincan tabaklarım gibi bir uyum içindeydi.
Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırıp, yerlerine yerleştirdim. Çocukların
sandaletlerinin çamur izleri,halının üzerindeydi
halâ. Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim
de. Olur unutuveririm ne denli zengin
olduğumu…
ZENGİNLİKLERİMİZİ FARKEDEBİLMEMİZ VE ŞÜKREDEBİLMEMİZ DİLEKLERİMLE...

also1

  • B Grubu
  • İleti: 1.543
  • Teşekkür 4080
    • Çevrimdışı
  • # 10 Kas 2011 20:43:02
yıl 1071 Sulltan Alparslan bizans sınırına gönderdiği gözcüler gelirler, heyecanla ve korkuyla :"sultanım bizden 10 kat büyük bizans ordusu hızla yaklaşıyor".
sultan gayet sakin :
"biz de onlara yaklaşıyoruz"....

siraçisra

  • Bilge Üye
  • *****
  • Zihin Eng. Öğrt.
  • İleti: 6.775
  • Teşekkür 29849
    • Çevrimdışı
  • # 10 Kas 2011 21:05:24
Sultan Mahmut kıyafet değiştirip, beraberinde sadrazam ve birkaç muhafız ile halkı teftişe çıkmış. Dolaşırken bir kahvehaneye girip oturmuşlar. Bakmışlar müşteriler kahvehaneciye seslenip duruyor: "Tıkandı Baba, çay getir"; "Tıkandı Baba kahve getir". Tıkandı Baba lakabı Sultan Mahmut'a ilginç gelmiş. Merak edip kahvehaneciyi çağırmış. Kahvehaneci gelince:

- Baba sana neden "Tıkandı Baba" derler?
 Hele otur da anlat, demiş.

Tıkandı Baba başlamış anlatmaya:

- Ben bir gece, bir rüya gördüm.
Rüyamda tanıdığım tüm insanların bir çeşmesi vardı ve hepsinin çeşmesinden oluk oluk su akıyordu. Benim de bir çeşmem vardı fakat benim çeşmemdeki su ip gibi akıyordu. Sonra ben;
 "Keşke benim çeşmem de onlarınki kadar aksa" diye içimden geçirdim. Sonra yerden bir çomak alıp suyun geldiği oluğu dürtmeye başladım. Ben oluğu dürterken çomak kırıldı
 ve ip gibi akan suyum damlamaya başladı.
Bu sefer ben; "Keşke çeşmem diğerlerininki kadar olmasa da,
 bari eskisi kadar aksa" diye içimden geçirdim ve oluğu kurcalamaya devam ettim. Ben uğraşırken suyun geldiği oluk tamamen kırıldı. Az önce damlayan suyum, tamamen kesildi. Ben yine uğraşmaya devam ediyordum ki,
o sırada Cebrail göründü; "Tıkandı, baba! Artık uğraşma!" dedi. O gün bu gündür bu rüyamı kime anlattıysam adım Tıkandı Baba'ya çıktı. Hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp zar zor geçinmeye çalışıyorum.

Tıkandı baba'nın anlattıklarından etkilenen Sultan Mahmut, muhafızlarına; "Bundan sonra her gün bu adama bir tepsi baklava getirin; her baklava diliminin altına da bir altın koyun."
diye emir vermiş. Hemen ertesi gün askerler ilk tepsi baklavayı getirip,
 Tıkandı Baba'ya teslim etmişler.
"Padişahımızdandır" diyerek...

Tıkandı Baba baklavaya sevinmiş.
"Ne zamandır tatlı yemişliğim de yoktu"
 diye içinden geçirmiş. Almış tepsiyi tutmuş evinin yolunu.
Yolda düşünmüş kendi kendine; "Yahu ben bir canıma nasıl yerim bir tepsi baklavayı? En iyisi ben buna hiç dokunmadan satayım."

Tıkandı Baba işlek bir yol kenarına kurmuş tezgâhını başlamış;
"Taze baklava! Taze baklava!" diye bağırmaya...
Bu sırada yoldan geçen bir Yahudi baklavaya talip olmuş.
 Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar, Yahudi baklavayı alıp gitmiş...
 Tıkandı Baba baklavadan kazandığı ile ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış.

Yahudi baklavayı evine götürmüş.
 Bir dilim atmış ağzına... Fakat dişine bir şey değmiş... Bu nedir diye bir bakmış ki; altın. Ve baklavanın her diliminin altında bir tane altın... Yahudi bu duruma anlam veremese de ertesi gün tekrar aynı yere gitmiş ki; aynı adamı görür müyüm diye... Bakmış ki adam orada...
 Demiş ki; "Sen her akşam burada olacaksan, biraz indirim yap da ben her akşam alayım bu baklavaları senden." Tıkandı Baba kabul etmiş ve her akşam baklavayı Yahudi'ye satmaya başlamış.

Sultan Mahmut, bir ay baklava gönderdikten sonra;
 "Bakalım Tıkandı Baba şimdi ne durumda?"
deyip adamlarıyla beraber tutmuş kahvenin yolunu. Fakat bu kez kıyafet değiştirmeden... Sultan Mahmut bakmış ki; Tıkandı Baba aynı tas aynı hamam. Ne uzamış ne kısalmış. Yine aynı kahvehanede, ekmek kavgasında... Sultan Mahmut, Tıkandı Baba'yı yanına çağırtıp sormuş:

- Tıkandı Baba sana yolladığım baklavaları almadın mı?

Tıkandı Baba biraz mahcup:

- Geldi hünkârım, demiş. Ben de satıp ihtiyaçlarımı giderdim. Duacınızım.

Sultan Mahmut, bunu duyunca tebessüm etmiş. "Anlaşıldı Tıkandı Baba, sen gel bakalım benimle" demiş. Birlikte sarayın yolunu tutmuşlar. Saraya varınca Sultan Mahmut, Tıkandı Baba'yı doğruca hazine odasına götürmüş. Sultan Mahmut, Tıkandı Baba'nın eline bir kürek tutuşturup:

- Baba daldır bakalım küreği istediğin yere...
 Küreğin üzerinde ne kalırsa senindir, demiş.

Bunu duyan Tıkandı Baba öyle heyecanlanmış ki;
küreği ters tuttuğunu fark etmemiş bile...
Hızla küreği daldırıp çıkarmış ama ne çare? Kürek ters olunca üzerinde bir tanecik altın kalmış o da düştü düşecek... Derken o da düşmüş. Sultan Mahmut:

- Baba, demiş. Senin buradan nasibin yok! Sen şu bizim askerleri takip et. Onlar ne derse yap.

Tıkandı Baba boynunu büküp düşmüş askerlerin önüne... Sultan Mahmut askerlerden birini yanına çağırmış:

- Bu adamı alın Üsküdar'a götürün, demiş. Deyin ki; baba bir taş seç. Seçtiği taşa karışmayın. Sonra deyin ki; seçtiğin taşı fırlat. Tıkandı Baba taşı ne kadar uzağa atarsa; durduğu yerden taşı attığı yere kadar ona verin.

Askerler Tıkandı Baba'yı alıp Üsküdar'a götürmüş. Demişler ki baba bir taş seç. Tıkandı Baba sormuş "Ne için ki?" diye ama askerler bir şey söylememiş. Tıkandı Baba; şu büyüktü, şu küçüktü, şu yamuktu derken kocaman bir kayaya sarılmış demiş ki seçtiğim taş budur. Askerler demiş ki; "Baba sen şimdi bu taşı fırlat, ne kadar uzağa atarsan o kadar yer senindir." Bunu duyan Tıkandı Baba heyecanla seçtiği taşa atılmış, güç bela yerden kaldırmış. Fakat taşın ağırlığını direyemeyip elinde taş olduğu halde sırtüstü devrilmiş. Taş da üzerine düştüğünden oracıkta can vermiş. Askerler gidip durumu Sultan Mahmut'a anlattıklarında, Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş:

- Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut?

also1

  • B Grubu
  • İleti: 1.543
  • Teşekkür 4080
    • Çevrimdışı
  • # 10 Kas 2011 23:32:22
Zalim09 öğretmenimden alıntı.
Yılların marangozuydu.
Saçlarını o küçük atölyesinde ağartmıştı. Eskisi kadar işi yoktu artık. Fabrika mamulü eşyalar piyasayı istila etmişti. El işi özel imalat meraklıları dışında kimse gelmiyordu dükkânına. Hani neredeyse birer sanat eseri olan masalar, sehpalar, kitaplıklar yapar, geçimini bununla sağlardı. En iyi tahtaları kullanır, görülmedik bir özenle çalışırdı.

Tahta mı gerekiyor, ker...esteciye mutlaka kendisi gider; ceviz, gürgen, çam cinsinden en iyi tahtaları bizzat seçip alırdı. Üzerlerinden en az bir yıl geçmedikçe bu tahtaları asla kullanmaz, kurumalarını beklerdi. Bu yüzden de yaptığı eserlerinde en küçük bir ayrılma, eğilme, bükülme olmazdı. İmal ederken pek az çivi kullanırdı, “Demir çivi eşyanın ömrünü kısaltır” derdi.

İşinde gayet titizdi. Az konuşur, sorulan sorulara kısa cevaplar verir, ücret konusunda hiç pazarlık etmezdi. Tanıyanlar bilirlerdi bu huyunu, tanımayan müşteri gelir de fiyata itiraz ederse, sözü uzatmaz, “Ben hakkımdan fazlasını istemem” der, . pahalı geliyorsa başka bir marangoza gitmesini söylerdi. Sinirliydi biraz, bu huyunu bilir, kimseyle tartışmamaya çalışırdı.

Sabah namazından beri çalışıyordu. Bir hayli yorulmuştu. Sipariş edilen bir masayı daha bitirdikten sonra, “Bugünlük bu kadar yeter” deyip oturdu. Kurban bayramına üç gün kalmıştı, kurbanlık alması gerekiyordu. “Bir bardak çay içeyim de ondan sonra giderim” dedi. Kendi kendine konuşurdu yalnız zamanlarında. Emektar aletleriyle sohbet ederdi bazen. Bunlar onun organları gibiydi.

İki dükkân ötedeki çay ocağına gitti, selam verip bir sandalyeye oturdu. Onun her zaman “orta açık çay” içtiğini bilen garson, sormaya bile lüzum görmeden getirdi çayını. Şekeri karıştırırken, kendisi gibi emektar ustalardan biri olan arkadaşı kapıda belirdi. Sonra da gelip yanına oturdu. Tornacıydı adam. Son zamanlarda iyice yaşlanmış, işini göremez olmuştu. Dalgındı, hüznün resmi mürtesemdi yüzünde.

Söz kurbandan açıldı, konuştular bir iki satır.

“Biraz sonra gidip kurbanlık alacağım” dedi marangoz.

Tornacı dalgın gözlerle marangozun yüzüne bakıyordu. Söyleneni işitiyor ama anlamıyordu. Marangoz farkına vardı bunun:

“Canın sıkkın” dedi.

“Evet.”

“Sebep?”

“Bir talebe var... Üniversitede okuyor.”

“Ne var bunda?”

“Önüm sıra yürürken birden yere yıkıldı çocuk.”

“Niye?”

“Kaldırdım hemen. Sebebini sordum. Önce söylemek istemedi. Israr ettim... Açlıktan başı dönmüş...”

“Kimi kimsesi yok mu peki?”

“Gurbet hali, bilirsin. Arkadaşları var gerçi. Bizim binanın bodrum katında kirada oturuyorlar. Hepsi memleketlerine
gitmişler.”

“Bu niye gitmemiş?”

“Gidememiş. Para beklemiş ama gelmemiş parası. Ailesi fakirmiş anlaşılan, gönderememişler. Cebindeki üç beş kuruş da bitince aç kalmış. Kimselere söyleyememiş derdini.”

Marangoz şakaklarını ovdu bir süre. İri bir eli, nasırlı parmakları vardı. Âdetiydi, canı sıkıldı mı iyice bastırarak alnını, şakaklarını, göz çukurlarını ovardı. Tornacıyı ilk kez görüyormuş gibi bakarak sordu:

“Sen ne yaptın peki?”

“Ne yapacağım” dedi Tornacı, “aldım eve götürdüm. Allah ne verdiyse beraber yedik. Lakin fazlasını yapamadım. Benim de meteliksiz zamanıma rast geldi. Kalktım buraya geldim, belki bir iş çıkar diye.”

“Çıktı mı peki?”

Tornacı “Nerde o eski günler!” dercesine elini sallayıp sustu. Önüne konan çayı karıştırmaya başladı. Şeker atmayı unutmuştu.

Marangoz da susuyordu. Bir yanda evde kurban bekleyen hanımı vardı, öte yanda parasızlıktan yere yıkılan bir garip talebe. Elini cebine attı, bütün parasını çıkarıp tornacıya uzattı:

“Götür ver!” dedi, “Söyle ona, memleketine gitsin.”

Tornacı hayretle baktı:

“Hepsini mi?”

“Hepsini.”

“Kurban alacaktın hani?”

“Allah kerim!” dedi Marangoz, başka da bir şey söylemedi.

Uzunca sustular. Tornacı parayı cebine koyup gitti. Marangoz da atölyeyi kapatıp evin yolunu tuttu. Yürüyerek gitmek zorundaydı, son parasını da çaycıya vermişti çünkü.

Evde, “Kurbanlık almadın mı Bey?” diyen hanımına da Tornacıya verdiği cevabı verdi:
“Allah kerim!”

Kadın başka soru sormadı. Tanırdı kocasını. Sessizce sofra hazırlamaya başladı.

İkinci gün tekrar atölyesine gitti Marangoz. İş elbisesini giyip tezgâhının başına geçti. Çam ve tutkal kokuyordu atölye. Yıllardır bu kokuyla yaşamıştı. Bu koku elbisesine de siner, her nereye gitse onunla gelirdi. Eline planyayı aldı, işe başlayacaktı ki kapıda bir adam belirdi:

“Merhaba usta!”

“Merhaba!”

Adam eşikte duruyordu, arkası güneşe dönük olduğu için yüzü iyi seçilmiyordu. Marangoz tanıyamamıştı. Adam anladı durumu, bir iki adımda içeriye girdi.

“Beni tanıyamadın galiba.”

“Evet.”

“Üç ay kadar önce sana bir iş yaptırmıştım. Çalışma odam için masa, sehpa, kitaplık falan... Paranın bir kısmını
vermiş bir kısmını sonraya bırakmıştım. Şimdi hatırladın mı?”

“Hatırlar gibi oldum. Gebzeliydin galiba.”

“Evet... Ya usta, kusura bakma, parayı geciktirdim. Bir türlü yolum düşmedi buralara. Sen de arayıp sormadın.”

Cebinden bir deste para çıkartıp uzattı Marangoza:

“Buyur. Bayram yaklaştı, lazım olur. Hakkını helal et.”

Marangoz parayı alıp tezgâhın üstüne koydu.

“Buyur bir çay iç” dedi.

“Sağ ol usta, başka zaman. Arabayı çalışır vaziyette bıraktım. Bana müsaade.”

Ustanın elini sıkıp gitti adam.

Marangoz parayı saydı.

Kurban bayramı için ayırıp da sonra Tornacıya verdiği paranın tam iki katıydı!

En küçük bir hayret ifadesi belirmedi yüzünde. Hafifçe gülümsedi . ve “Allah kerim ! ” dedi

huseyinyesilot

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 10.818
  • Teşekkür 131821
    • Çevrimdışı
  • # 11 Kas 2011 00:00:59
                        AMCA DİYEN PAPAĞAN
 
    Adamın biri güzel bir papağan satın alarak eve getirmiş ve başlamış konuşmayı öğretmeye. Özellikle papağanın "amca"
demesini istiyormuş.
 
  ...Günlerce uğraşmış ancak papağana tek kelime
öğretmeyi başaramamış. Bir gün iyice sinirlenmiş ve papağanın bir
tüyünü kopararak, "amca de bakayım" diye bağırmış. Papağandan yine ses
çıkmayınca her seferinde "amca de" diyerek hayvanın tüylerini tek tek
yolmuş. Adam, tüylerini tamamen yolduğu papağanı tavuk kümesine atmış..
 
   Sabaha karşı kümesten gürültüler gelmeye başlamış. Kümese giden adam birde negörsün, papağan bir tavuğun üzerine çıkmış, tavuğun tüylerini tek tek yolarak her seferinde "amca de bakayım", "amca de bakayım" diye bağırıyormuş.
 
   Bir insana bir şeyler öğretmek istiyorsak çok sabırlı  ve esnek olmalıyız. Öğrenme kişinin istemesi ve bilgiyi veren kişiyi sevmesi ile mümkündür.
Öğrenme sırasındaki olumsuz davranışlar, kişinin bilgiye öğrenememesine neden olacağı gibi bu davranışları aynen modellemesine de sebep olabilir.
 
Ne öğrettiğinizden çok, karşınızdakinin ne aldığı önemlidir.

huseyinyesilot

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 10.818
  • Teşekkür 131821
    • Çevrimdışı
  • # 11 Kas 2011 00:03:23
                       PENCERE
 
Genç bir çift yeni bir mahalledeki yeni evlerine taşınmışlar,

Sabah kahvaltı yaparlarken komşu da çamaşırları asıyormuş,  

Kadın kocasına :
......
'Bak,çamaşırları yeterince temiz değil,çamaşır yıkamayı bilmiyor,belki de doğru sabunu kullanmıyor.' demiş.. ...

Kocası hiçbir şey söylememiş,kahvaltısına devam etmiş..

Kadın komşusunun çamaşır astığını gördüğü her seferinde aynı yorumu yapmaya devam etmiş.

Bir ay kadar sonra, bir sabah, komşusunun çamaşırlarının tertemiz olduğunu gören kadın çok şaşırmış :

'Bak' demiş kocasına 'Çamaşır yıkamayı öğrendi sonunda, merak ediyorum, kim öğretti acaba ?' ve kocasından şöyle cevap gelmiş:

'Ben bu sabah biraz erken kalkıp penceremizi
temizledim çok kirliydi'...


Göz penceren, kalp penceren kirliyse her şeyi kirli görürsün.


munzeviçığlık

  • Uzman Üye
  • *****
  • Okul Müdürü
  • İleti: 4.662
  • Teşekkür 22344
    • Çevrimdışı
  • # 11 Kas 2011 00:13:21
Küçük kuş
Mori Schwartz, hayat dolu bir üniversite profesörüydü. 1994'te vücudunda bir gariplik hissetmiş. 60'lık vücudu artık dans derslerini kaldıramayacak kadar bitkinleşmiş.

Doktora gittiğinde yakında öleceği haberini almış: Hastalık Mori'yi tekerlekli sandalyeye bağlamış. Dersleri bırakmış, evdeki bakıcının kollarında bebekliğe yeniden dönmüş.

Kucaklanıp kaldırılır, başkası tarafından yıkanır, poposu pudralanır olmuş.

Düşünmüş o zaman:

-"Kendimi bırakıp yok olmayı mı bekleyeyim, yoksa kalan zamanımı en iyi şekilde değerlendireyim mi?"

Sonunda ölümünden utanmamaya ve yaşamla ölüm arasındaki son köprünün bütün ayrıntılarını anlatmaya karar vermiş. Hayattaki son dersi, "kendi ölümü" olacakmış.

Önce sevdiklerini toplayıp, onlara bir "canlı cenaze töreni" düzenlemiş. Bizim ancak ölenlerin ardından yaptığımız sevgi konuşmalarını hayattayken dinleme ve gönlünceyanıt verme şansını yaratmış.

ABC televizyonunun ünlü haber sunucusu Ted Koppel'ın programına konuk olunca üne kavuşmuş. Dünyanın dört bir yanından mektup yazan, röportaja gelen insanlar ona "son yolculuk"u sormaya başlamışlar. Mori'nin bu sorulara verdiği yanıtlar Türkçede de yayımlandı. (Mitch Albom, "Öğretmenim Mori'yle Salı Buluşmaları", Boyner Y. 1997)

Birbirinden ilginç o yanıtlardan benim aklımda kalan ders şu oldu:

"Herkes öleceğini bilir, ama kimse buna inanmak istemez. Oysa öleceğimize inansak, bazı şeyleri farklı yapardık. İnsan ölmeyi öğrenince yaşamayı da öğrenmiş oluyor. Budistlerin yaptığını yap ve her sabah omuzundaki küçük kuşa sor:

- O gün, bugün mü? Hazır mıyım? Olmak istediğim insan mıyım? Kariyer, iyi maaş,araba ve ev taksitleri. Hayattan istediğim şey bu mu?"

- "Şuraya uzanmış yavaş yavaş ölürken rahatlıkla söyleyebilirim ki, istediğin kadar güce ya da paraya sahip ol, yaşamı satın alamazsın." diyor Mori... "

- “Son bir 24 saatin olsa ne yapmak isterdin?" sorusuna ise herkesi şaşırtacak kadar sade bir yanıt veriyor:

-"Sabah kalkar, jimnastiğimi yapar, ardından çörek ve çayla kahvaltı eder, yüzmeye giderdim. Sonra arkadaşlarımı evde güzel bir öğle yemeğine davet eder, onlara ne kadar değer verdiğimi anlatırdım. Ardından ağaçlıklı bir bahçede yürüyüp renkleri, kuşları seyreder, doğayı içime çekerdim. Akşam sevdiklerimle bir restorana gidip yemek yer ve en güzel kızlarla tükeninceye dek dans ederdim. Ardından eve gelir mükemmel bir uyku çekerdim."

Sizin bunları yapacak vaktiniz var. Bütün yapmanız gereken arada bir omuzunuza bir bakış atıp sormak:

-"Bugün mü küçük kuş, bugün mü?"

siraçisra

  • Bilge Üye
  • *****
  • Zihin Eng. Öğrt.
  • İleti: 6.775
  • Teşekkür 29849
    • Çevrimdışı
  • # 12 Kas 2011 10:32:42
Sultan Murat Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
 
- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
 
- Akşam garip bir rüya gördüm.

- Hayırdır inşallah?...
 
- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
 
- Nasıl yani?
 
- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
 
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar:
 
- Kimdir bu?
 
Ahali:
 
- Aman hocam hiç bulaşma, derler.
 
Ayyaşın menhusun biri işte!...
 
- Nerden biliyorsunuz?
 
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz...
 
Bir başkası tafsilata girer:
 
- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar Çarşısı’nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine…
 
Hele yaşlının biri çok öfkelidir:
 
- İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?
 
Hâsılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada?! Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu:
 
- Nereye?
 
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
 
- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem...
 
Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebaamızdır. Defini tamamlamak gerek.
 
- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
 
- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
 
- Peki, ne yapmamı emir buyurursunuz?
 
- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
 
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
 
- Basbayağı kaldırırız işte.
 
- Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini...
 
- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
 
- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
 
- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
 
- Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...
 
- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkânı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim...
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkânınca bir güzel yıkarlar ki; naaş, ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manalı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
 
- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
 
- Nasıl yani?...
 
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?
 
- Doğru! Öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.
 
Vezir, cüzüne, tespihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
 
- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun.
 
Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...
 
- Biliyor musun oğlum? diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!...
 
- Niye?
 
- Ümmeti Muhammed içmesin diye...
 
- Hayret!?.
 
- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. “Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım!” derdi. “Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek...” O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal. Hücceti İslam okurdum...
 
- Bak sen! Millet ne sanıyor hâlbuki...
 
- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescitlere giderdi. “Öyle bir imamın arkasında durmalı ki…” derdi. “Tekbir alırken Kâbe’yi görmeli...”
 
- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
 
- İşte bu yüzden Nişancı’ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada...
 
- Doğru, öyle ya?...
 
- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
 
- Peki, o ne dedi?
 
- Önce uzun uzun güldü, sonra; “Allah büyüktür hatun” dedi. Hem padişahın işi ne?

özgürinsan

  • Üyeliği İptal Edildi
  • İleti: 43
  • Teşekkür 97
    • Çevrimdışı
  • # 12 Kas 2011 11:08:21
MEMURUN ÖLÜMÜ

Bir gece, mümeyyiz İvan Dimitriç Çerviakov, ikinci sıra koltuklardan birine oturmuş, dürbünle “Kornevil Çanları”nı seyrediyordu. Çerviakov seyrediyor, mutluluğun en yükseklerine ulaştığını duyuyordu. Derken birdenbire… hikayelerde bu “Derken birdenbire”lere sık sık raslanır. Yazarların hakları var: hayat beklenmedik şeylerle öylesine dolu ki… Derken birdenbire yüzü buruştu. Gözleri kaydı, soluğu kesildi. Dürbünü gözünden ayrıldı, eğildi ve… hapşuuuu!.. diye aksırdı. Bildiğiniz gibi aksırık, hiçbir yerde, hiç kimseye yasak edilmemiştir. Köylüler de aksırır, emniyet amirleri de aksırır, hatta bazen, danışmanların bile aksırdığı olur. Herkes aksırır. Çerviakov hiç de bozulmadı, mendili ile ağzını burnu sildi, nazik bir insan gibi, kimseyi rahatsız edip etmediğini anlamak için etrafına bakındı. Ve hemen utanmak zorunda kaldı; önünde, birinci sıra koltuklardan birinde oturmakta olan yaşlı bir zatın kafasını, ensesini eldiveni ile dikkatle silmekte olduğunu, bir şeyler mırıldandığını gördü. Çerviakov, ihtiyarın ulaştırma bakanlığında çalışan sivil generallerden Brizjalov olduğunu tanımakta gecikmedi:
- Adamın üstünü başını berbat ettim, diye düşündü. Gerçi, benim amirim değil, yabancı, ama ne de olsa hoş bir şey değil. özür dilemeliyim.
Çerviakov, öksürdü, gövdesini biraz ileri doğru verdi, generalin kulağına:
- Af buyurun, efendimiz, diye fısıldadı; üstünüzü başınızı berbat ettim. İstemiyerek oldu.
- Zararı yok, zararı yok!..
- Allah rızası için af buyurun! Ama ben… Böyle olmasını istemezdim.
- Ama oturunuz rica ederim. Bırakın da dinleyeyim!..
Çerviakov utandı, alık alık sırıttı, sahneye bakmaya başladı. Tiyatroyu seyrediyor ama, zevk duymuyordu. İçini bir kurt kemirmeye başlamıştı. Perde arasında Brizjalov’a yaklaştı, yanıbaşında yürüdü, ürkekliğini yenerek mırıldandı:
- Efendimiz, üstünüzü başınızı berbat ettim. Af buyurun! Oysa ben… Hiç de böyle olmasını istemiyordum.
General:
- Yeter artık canım, ben onu unutmuştum bile, oysa siz boyuna tekrarlayıp duruyorsunuz, diye söylendi, alt dudağını da hızlı hızlı oynatmaya başladı.
Çerviakov, şüpheli şüpheli generale bakarak: “Unutmuş ama, gözleri hain hain bakıyor, konuşmak bile istemiyor,” diye düşündü. “Bunun bir tabiat kanunu olduğunu kendisine anlatmalıydım. Yoksa herif tükürmek istediğimi sanabilir. Şimdi sanmasa bile, sonra sanabilir.”
Çerviakov evine gelince ettiği kabalığı karısına anlattı. Karısı, görünüşe göre, olup biteni pek de umursamadı. Yalnız korktu, ama Brizjalov’un bir “Yabancı” olduğunu öğrenince rahat bir nefes aldı:
- Neyse sen yine gidip ondan özür dile, dedi. Sosyete hayatında nasıl davranılacağını bilmediğini sanabilir.
- Bütün mesele işte burada ya! Ben özür diledim ama, o biraz tuhaf davrandı. Akla yakın bir söz söyleyemedi. Hoş konuşmayada vakti yoktu ya.
Ertesi gün Çerviakov yeni üniformasını giydi, traş oldu, meseleyi Brizjalov’a anlatmaya gitti. Brizjalov’un bekleme odasına girince orada bir çok ricacılar, bunların arasında da, ricacıların dertlerini dinlemeye başlamış olan Brizjalov’u gördü. General, birkaç ricacının derdini dinledikten sonra gözlerini Çerviakov’a kaldırdı. Mümeyyiz:
- Dün gece “Arkadi” de… diye anlatmaya başladı, eğer hatırlarsanız efendimiz, aksırmış ve… istemeyerek üstünüzü başınızı berbat etmiştim. Af…
Sivil general:
- Ne saçma şey… aman Yarabbi, diye mırıldandı ve bir başka ziyaretçiye dönerek: Siz ne istiyorsunuz? Diye sordu.
Çerviakov sarararak: “Konuşmak istemiyor,” diye düşündü. “Demek ki kızıyor. Hayır, bunu böyle bırakmamalıyım… ona anlatmalıyım.”
Sivil general, son ricacı ile konuşmasını bitirip çalışma odasına yürüyünce, Çerviakov da arkasından yürüdü.
- Efendimiz, diye mırıldandı, efendimizi rahatsız etmek cesaretinde bulunuyorsam, bu sadece içimdeki pişmanlık duygusundan ileri geliyor. Siz de bilirsiniz ki efendimiz, isteyerek yapmadım.
Sivil general, ağlamaklı suratını astı, elini sallayarak:
- Ama siz benimle düpedüz alay ediyorsunuz! Dedi, kapının arkasından kayboldu.
Çerviakov evine giderken şöyle düşündü: “Bunda hiçbir alay yok. Bir türlü anlayamıyor, bir de general olacak. öyle ise artık ben de bu palavracıdan af maf dilemem. Canı cehenneme! Ona bir mektup yazarım. Ama bir daha gitmem, vallahi gitmem.”
Çerviakov evine giderken böyle düşünüyordu. Generale mektup yazmadı. Düşündü taşındı, ama bu mektubu bir türlü toparlayıp yazamadı. Ertesi gün kendisinin gidip işi anlatması gereksedi.
General sorgu dolu gözlerini ona diktiği zaman Çerviakov:
- Dün efendimizi, buyurduğunuz gibi, alay etmek için rahatsız etmeye gelmemiştim. Aksırırken üstünüzü başınızı berbat ettiğim için özür dilemeye gelmiştim. Alay etmek benim ne haddime? Bizler alay etmeye kalkarsak o zaman, efendime söyleyeyim, insanlara saygı kalır mı?
Mosmor kesilen, sapır sapır titreyen general, birdenbire:
- Defol!.. diye bağırdı.
Dehşetinden kireç gibi olan Çerviakov, bir fısıltı halinde:
- Ne buyurdunuz? Diye sordu.
General ayaklarını yere vurarak:
- Defol!.. diye tekrarladı.
Çerviakov’un karnında bir şeyler koptu. Hiçbir şey görmeden, geri geri kapıya gitti, sokağa çıktı, yürüdü. Bir makine gibi evine gelince, üniformasını çıkarmadan, kanepeye uzandı ve… öldü.
Anton Çehov
1883

pasaklıprenses

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • Müdür Yetkili
  • İleti: 341
  • Teşekkür 436
    • Çevrimdışı
  • # 12 Kas 2011 11:17:55
MARANGOZ


Yaslı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. işveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım isimden ayrılmak ve esi, büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yasam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti. Emekli olmak ihtiyacındaydı, ne var ki. Müteahhit iyi isçisinin ayrılmasına üzüldü. Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica etti. Marangoz kabul etti ve ise girişti, ne var ki gönlünün yaptığı iste olmadığını görmek pek kolaydı. Bastan savma bir isçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamış olduğu mesleğine böyle son vermek ne talihsizlikti!.. isini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için geldi. Diş kapının anahtarını marangoza uzattı. "Bu ev senin" dedi, "sana benden hediye". Marangoz soka girdi. Ne kadar utanmıştı! Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu böyle yapar miydi! Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatimizi kurarız. Çoğu zamanda, yaptığımız ise elimizden gelenden daha azını koyarız. Sonra da, soka girerek, kendi kurduğumuz evde yasayacağımızı anlarız. Eğer tekrar yapabilsek, çok daha farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz. Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ye da bir duvar dikersiniz. "Hayat bir kendin yap tasarımıdır" demiştir biri. Bugün yaptığınız davranış ve secimler, yarin yasayacağınız evi kurar. Öyle ise onu akıllıca kurun. Unutmayın... Paraya ihtiyacınız yokmuş gibi calisin. Hiç incinmemişsiniz gibi sevin. Kimse izlemiyormuş gibi dans edin.

also1

  • B Grubu
  • İleti: 1.543
  • Teşekkür 4080
    • Çevrimdışı
  • # 12 Kas 2011 12:23:12
keşke demeden önce ikidefa üç beş defa düşünmelidir.

ogrtmn35

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • İleti: 17.326
  • Teşekkür 176607
    • Çevrimdışı
  • # 13 Kas 2011 22:42:19
Bir yurt talebesidir Abdurrahman.
 Çalışkanlığıyla oturup kalkmasıyla kılık kıyafetiyle herkese örnek olacak vasıflar
taşımaktadır.Fakat her nasılsa o günlerde saçları bir öğrenci için dikkat çekecek kadar uzamıştır.

Yurttaki belletmen ağabeyleri ile anne-baba nasıl olsa kestirir diye bir şey demezler.Fakat saç uzadıkça uzar.Bir gün yurttaki müdür muavini çağırır Abdurrahmanı.
-Abdurrahman saçlarını kestir artık epey uzadı.bir yurt talebesi için bu saçlar epey uzun anlaştık değil mi? sorusuna Abdurrahman kafasını iki yana sallayarak sessizce hayır cevabını verir.
Müdür yardımcısı zaten yarın izne gidecek babası kestirir diye düşünür ve fazla üstelemez.

Abdurrahman o gün izne gider.Babası ile müdür yardımcısı önceden görüşmüştür.Babası yemekten sonra:
-Oğlum canım evladım!Saçlarını yarın kestirelim deyince babasını hiç kırmayan o munis çocuk:
-Hayır olmaz babacığım deyip koşarak odasına kapanır.Anne ve baba şaşkın şaşkın birbirlerine bakakalırlar.
Ertesi gün saçlarını kestirmeden öylece yurda gider Abdurrahman.Müdür bey onu çağırır ve biraz sert konuşur.
-Yarın kestir saçlarını der ve Abdurrahman başı önde
müdüriyetten çıkar.yatağına yatar ve göz yaşları içinde sabahlar.
Sabah aynanın karşısına geçer ve:
-Seni benden ayıramazlar ayrılmam senden diye saçları ile konuşur.

Okul çıkışı yurda değil evine gider.Annesi hiç beklemediği
oğlunu karşısında görünce meselinin halledilmediğini anlar:
-Canım evladım seni ne kadar sevdiğimizi biliyorsun.Ne olursun
beni kırma.Kestir saçlarını kestir yavrum der.Annesinin ağlamaklı
konuşması karşısında Abdurrahman:
-Cennet ayaklarının altında olan annem canım kadar sevdiğim babam bir ağabeyim kadar sevdiğim belletmenim bizleri evlatları kadar seven yurt idarecilerim bir anlasanız.ben sizleri kıramam ama beni bir anlasanız...

-Evladım niye kestirmiyorsun saçlarını niçin kestirmek
istemiyorsun?
-Söyliyemem anne kestirmek istemiyorum.
-Oğlum hadi kestir gel saçlarını da yurda gidelim.Sonra yurttan
kızarlar.Bizleri de daha fazla üzme.

Abdurrahman çaresizlik içinde gider berbere kestirir saçlarını.Kesilen saçlarıda berberde bırakmaz yanına alır.
Evden annesi ile beraber yurda giderler.Mesele hallolmuştur.
yaklaşık bir ay sonrasıdır.Müdür yardımcısı geceleyin talebelerin defter ve kitaplarını kontrol etmektedir.
Sıra
Abdurrahma nın eşyalarını kontrole gelince kitaplarının birinin
sayfalarını çevirince gördüğü manzara karşısında şaşkına döner.

 Çünkü kesilen saçlar kitabın arasındadır. Bir talebenin saçına bu kadar değer vermesini anlayamaz müdür yardımcısı.Ama dikkat edince saçların altında bir yazı görür.okumaya başlar:

"Canım annem ve babam çok değerli yurt idarecimin baskısı olmasa bu saçlarımı kestirmezdim.Onlar bilmiyorlar bende
söylemedim.Yoksa rüyamda peygamber efendimizin (s a v) okşadığı o saçları ömür boyu kestirmezdim...
AFFET YA RASULALLAH!SENİN OKŞADIĞIN O SAÇLARI KESTİRDİM...affet
beni affet affet!".........

rüzgarın sesi

  • Uzman Üye
  • *****
  • Müdür Yardımcısı
  • İleti: 1.148
  • Teşekkür 2395
    • Çevrimdışı
  • # 13 Kas 2011 22:53:21
3 ateist mevlanaya gitmişler.ona:
-eğer müsaitsen sana 3 sual soracağız?
mevlana:
-ben müsait değilim şems e gidin
demiş
ateistler şemse gitmişler.şems de o sıra bir KERPİÇ ile oyalanmaktadır
ateistler:
-müsaitsen sana 3 suan soracağız
şems:
-müsaidim.birinci soruyu sor
ateistler aralarında bir sözcü seçmişler.

ateist:
-allah var diyorsunuz.ama allahı göremiyoruz.allahı gösterin de biz de inanalım.biz görmediğimiz seye inanmayız
şems:
-diğer suali sor
ateist:
-diyorsunuz"seytan atesten yaratıldı ama daha sonra da diyorsunuz seytan ateşle cezalandırılacak".bu saçma değil mi ateş ateşe azap eder mi?
sems:
-son soruya geç
-ne diye insanlara hep baskı kurarsınız, nedir bu seriat,bırakın insanlar ne yapmak istiyorsalar onu yapsınlar o zaman insanlar daha mutlu olur
bütün bu sorularımıza cevap ver ki allaha iman edelim veremezsen .........
ateist daha cümlesini bitirmeden şems yerdeki kerpiçi alıp ateisttin kafasına atmış.ateisttin kafasına hiçbirsey olmamış.sadece acı ile inliyormuş.dışardan darbe yediği belli olmuyor
neyse ateist kadıya gidip davacı olmuş.kadı şemsten hesap sormak için onu huzuruna getirtmiş.
kadı:
-söyle bakalım.niye bu adamın başına kerpiç attın.adam şimdi senden hakkını istiyor..adam ateist diye niye ona kötü davranıyorsun.bizim dinimizde hoşgörü var.cabuk hesap ver!
şems:
-ben hiçbir sekilde bu adama şiddet kullanmadım.bana 3 soru sordu.ben de bu adamın dilden anlamayacağını anladım.onun yaşayarak öğrenmesini istediğimden 3 sorunun 3 üne de tek cevap verdim.
-nasıl yani?
-bu adam bana dedi ki"allahı bana göster inanayım."ben bu adamın yalan söylediğine inanıyorum.bu adamın başı falan ağrımıyor.başının ağrısını göstersin de inanayım
ateist:
-ama acıyor ben hissediyorum
-ben de allahın varlığını hissediyorum
ateist caresizce susmuş.söyleyecek bir laf bulamamış
şems:
-daha sonra bana dedi"seytan ateşten yaratıldı ateş ateşe azap eder mi hiç" ben de bu adama cevap olarak kerpiç attım.kerpiç de topraktan insan da topraktan nasıl kerpiç insana acı veriyorsa ateş de seytana öyle acı verecek
ateist:
-ama ama seyyy..
şems devam etmiş:
-daha sonra bana "bırakın insanlar ne yapmak istiyorsa yapsınlar ne diye onları engelliyorsunuz"dedi.ben de o an bu adama cok sinirlendim ve kafasına kerpiç atmak istedim.söyleyin bana"her insan yapmak istediğini yaparsa dünyada düzen kalır mı"
3 ateisttin de o anda kalplerinde birseyler açılmaya başlamış ve allaha iman etmişler..kadı şemsi cezalandıracaktı ama eski ateistler yeni müminler davalarından vazgeçmiş...

siraçisra

  • Bilge Üye
  • *****
  • Zihin Eng. Öğrt.
  • İleti: 6.775
  • Teşekkür 29849
    • Çevrimdışı
  • # 14 Kas 2011 20:05:18
Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış... Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış. "Bu at; sadece bir at değil benim için... Bir dost... İnsan dostunu satar mı?" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...

İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin!" demiş. "Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş... Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler. "Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.."

"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden; "Bu herif sahiden salak" diye geçirmişler...

Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara. "Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin. Oğlumun bacağı kırıldı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağısize asla bildirilmez."

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler.
"Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..."

"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."

also1

  • B Grubu
  • İleti: 1.543
  • Teşekkür 4080
    • Çevrimdışı
  • # 14 Kas 2011 21:57:09
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.]
Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış... Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış. "Bu at; sadece bir at değil benim için... Bir dost... İnsan dostunu satar mı?" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...

İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin!" demiş. "Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş... Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler. "Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.."

"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden; "Bu herif sahiden salak" diye geçirmişler...

Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara. "Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin. Oğlumun bacağı kırıldı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağısize asla bildirilmez."

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler.
"Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..."

"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."

insanın dünya için üzerine düşeni yapması ve tüm görevlerini yerine getirdikten sonra da tevekkül etmesi bu olsa gerek.
tevekkül doğru olanı doğru zamanda doğru ve hayırlı şekilde oluşması için beklemedir.
tevekkül bir çeşit "demlenme" dir.sabırdır.

 

Egitimhane.Com ©2006-2023 KVKK