Konu: İbretlik Hikayeler  (Okunma sayısı 1097991 defa)

handan333

  • Uzman Üye
  • *****
  • 5. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 721
  • Teşekkür 2792
    • Çevrimdışı
  • # 01 Ara 2011 22:13:42
  Bir gün okyanusta yol alan bir gemi kaza geçirerek battı.Gemiden tek bir kişi sağ kurtuldu. Dalgalar bu adamı küçük ıssız bir adaya kadar sürükledi.Adam ilk günler kendisini kurtarması için Allaha yakardı ve yardım bulurum umuduyla ufka baktı. Ama ne gelen oldu ne giden.
   Daha sonra rüzgardan yağmurdan ve vahşi hayvanlardan korunmak için ağaç dallarından ve yapraklarından bir kulübe yaptı. Sahilde bulduğu gemiden arta kalan konserve pusula vs. gibi eşyaları bu kulübeye koydu.Günler hep aynı şekilde geçiyordu.Balık avlıyor pişirip yiyorve ufku gözlüyordu.Allaha düa ediyordu.
  B İR GÜN TATLI SU GETİRMEK İÇİN YÜRÜYÜŞE ÇIKMIŞTI, GERİ DÖNDÜĞÜNDE KULÜBESİNİN ALEVLER İÇİNDE YANDIĞINI GÖRDÜ.
   bAŞINA GELEBİLECEK EN KÖTÜ ŞEYDİ BU.Keder ve öfke içinde donakaldı.Şimdi bu ıssız adada başını sokabileceği bir kulübesi bile kalmamıştı.
  Allahım bunu bana nasıl yapabildin diye feryat etti. o geceyi üzüntü ve keder içinde geçirdi.O kadar dua ettığiğ halde Allaha bu olayı başına getirmesinden dolayı sitemler etti.
  Ertesi sabah erken saatlerde adaya yaklaşmakta olanbir geminin düdük sesiyle uyandı. Onu kurtarmaya geliyorlardı.
    Benim burada olduğumu nasıl anladınız? diye sordu bitkin adam kendisini kurtaranlara.
   Cevap onu hem şaşırttı hem de utandırdı:
  Dumanla verdiğiniz işareti gördük

hercaihoca

  • Uzman Üye
  • *****
  • 1. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 1.385
  • Teşekkür 6311
    • Çevrimdışı
  • # 04 Ara 2011 22:16:33
((1854 yılında A.B.D. Başkanı yazdığı bir mektupla Amerikaya gelen beyaz göçmenlere toprak bulmak amacıyla Kızılderililer’den toprak istemiş ve “bu isteği kabul edilecek olursa, Kızılderililere rahatlıkla yaşayabilecekleri bir bölgenin ayrılacağını bildirmiştir.
Topraklarının büyük bir bölümü zaten beyazlar tarafından zorla ellerinden alınmış olan Kızılderili Reisi Seattle (İsminin aslı Seatlh’dır. ingilizce telafuza uygun hale getirmek için Seattle’a çevrilmiştir.) bir söyleviyle A.B.D. Başkanına yanıt vermiş ve bu yanıt mektup olarak A.B.D. başkanına gönderilmiştir. Mektubun aslı Amerika, Seattle, Squamish Müzesinde korunmaktadır.))

-----------

“Yüzyıllardır halkımın üzerine merhamet gözyaşları döken şu sonsuz gökyüzü bir gün değişebilir. Bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla kaplanabilir. Sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir.

Şef Seattle her ne söylerse Washington’daki büyük Şef ona, güneşin ya da mevsimlerin dönüşüne
inandığı ölçüde inanabilir. Washington’daki Büyük Şef bize dostluk ve iyilik dilekleriyle birlikte
bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildirmiş. Onun, bizim arkadaşlığımıza çok fazla ihtiyacı olmadığının farkındayız.

Merak ediyoruz ki gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz? Bunu anlamak bizler için çok güç.

Bir zamanlar insanlarımız bu topraklara tıpkı rüzgarda kıvrımlanan deniz dalgalarının kabuklu kum yüzeyleri kapladığı gibi yayılmışlardı. Çok uzun zaman geçti ve o büyük kabileler artık hüzünlü bir anı oldu.

Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır. Ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız.

Beyaz adamın ölüleri yıldızlar arasında yürümeye gittiklerinde, doğdukları ülkeyi unuturlar. Bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o Kızılderili’nin anasıdır. Biz dünyanın parçasıyız ve o da bizim parçamız. Güzel kokan çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir; geyik, at, büyük kartal, bunlarsa bizim erkek kardeşlerimiz, kayalık tepeler, çayırlardaki ıslaklık, tayın vücut ısısı ve adam, hepsi aynı aileye aittir.

Büyük Beyaz Reis bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz kızılderililerin ise onun çocuktan olacağımızı söylüyor. Toprağımızı alma teklifini düşüneceğiz, ama bu kolay olmayacak. Çünkü bu toprak bizim için kutsaldır. Dereler ve nehirlerden akan, parıldayan sular, sadece su değil atalarımızın kanlarıdır. Eğer size toprak satarsak, onun kutsal olduğunu hatırlamalısınız ve çocuklarınıza da onun kutsal olduğunu öğretmelisiniz. Göllerin berrak suyundaki her hayali yansıma, halkımın yaşamından anılar ve olaylar anlatır. Suyun mırıltısı babamın babasının sesidir. Nehirler erkek kardeşlerimizdir, susuzluğumuzu giderirler, nehirler kanolarımızı taşırlar ve çocuklarımızı beslerler. Eğer size toprağımızı satarsak hatırlamalısınız ve çocuklarınıza öğretmelisiniz ki nehirler bizim kardeşlerimizdir ve sizin de bundan dolayı nehirlere herhangi bir kardeşe göstereceğiniz sevgiyi göstermelisiniz.

Biliyorum, beyaz adam bizim gibi düşünmez. Beyazlar için bir parça toprağın diğerinden farkı yoktur. Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır. Beyaz adam topraktan istediğini alınca başka serüvenlere atılır.

Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. O’nun bu ihtirasıdır ki toprakları çölleştirecek ve her şeyi yok edecektir.

Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde huzur ve barış yoktur. Baharda yaprakların açılışını ya da böceklerin kanat vuruşlarını duyacak yer yoktur. Belki bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka. İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça yaşamın ne değeri olur?

Bir kızılderiliyim ve anlamıyorum. Biz kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz. Hava önemlidir bizim için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar. Beyaz adam için bunun da önemi yoktur. Ancak size bu toprakları satacak olursak havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir. Çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir. Hem nasıl kutsal olmasın ki hava? Atalarımız doğduktan gün ilk nefeslerini onun sayesinde almışlardır. Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı?

Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğiz. Eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var; beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı gösterecek. Ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum. “Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo gördüm. Beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları sadece eğlenmek için. Dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalodan daha değerli olduğuna aklım ermiyor. Biz sadece yaşayabilmek için avlarız buffaloları. Bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan
ölmez mi?

Unutmayın bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına gelir. Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır.

Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.

Bildiğimiz bir gerçek daha var; sizin Tanrınız bizimkinden başka bir Tanrı değil. Aynı Tanrının yarattıklarıyız. Beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu fark edecektir. Siz Tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz. Ama hepimizi yaratan Tanrı için kızılderili ile beyazın farkı yoktur.

Ve kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa saygısızlık, Tanrının kendisine saygısızlıktır. Beyaz adamı bu topraklara getiren ve kızılderiliyi boyunduruk altına alma gücünü veren Tanrının adaletini anlayamıyoruz. Tıpkı buffaloların öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın kirletilişini anlamadığımız gibi.

Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş, yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak.

Gündüz ve gece bir arada olamaz. Kızılderililer her zaman beyazlardan tıpkı sabah sislerinin güneşten kaçtığı gibi kaçmışlardır. Bütün bunlara rağmen, teklifinizi tartışacağız. Ve umuyorum ki, halkım bunu kabul edecek ve Büyük Beyaz Şef’in vaadettiği üzere beraber barış içinde yaşayacağız. Böylece Ay birkaç kez daha doğacak, birkaç kış daha geçecek. Geri kalan günlerimizi nerede geçirdiğimiz önemli değil. Çocuklarımız babalarının yenilgiyle aşağılandığını gördüler. Savaşçılarımız utanç duydu ve yenilgiden sonra günlerini aylaklık etmek ve vücutlarını tatlı yiyecekler ve sert içkilerle kirletmekle harcıyorlar. Birkaç saat, birkaç kış ve bu dünyada bir zamanlar yaşamış büyük kavimlerin veya şimdi ufak topluluklar halinde ormanda dolaşanların çocukları da kalmayacak; bir zamanlar sizinkiler gibi güçlü ve umutlu olanların mezarlarında yas tutmak için. Ama, niye insanlarımın kaderi için yas tutayım ki? Tıpkı deniz dalgaları gibi kabileler kabileleri, uluslar ulusları takip ediyor. Bu doğanın düzenidir ve teessüf gerekmez. Yok oluşumuz çok uzak olabilir ama kesinlikle bir gün gerçekleşecek; son kızılderili yok olup kabilemin hatıraları beyazlar için bir tarih olduğunda, bu kıyılar kabilemin görünmez cesetleriyle kaynaşacak.

Çocuklarınızın çocukları kendilerini bir dükkanda, bir yolda, boş bir yerde yalnız olarak düşündüğünde aslında yalnız olmayacaklar. Dünyanın hiçbir yerinde tamamen ıssız bir yer yoktur. Geceleri, şehir ve kasabalarınızın caddeleri boşalmış gibi görünse de, aslında, bir zamanlar oralarda yaşamış ve bu güzel toprakları gerçekten seven ruhlarla dolu olacaktır. Beyaz adam asla yalnız kalamayacaktır.

Beyaz adamın, benim insanlarıma saygı göstermesini sağlamalısınız, çünkü; ölüler güçsüz değildir.

Ölü mü dedim?… Ölüm diye bir şey yoktur ki sadece dünya değiştirir insan.”


Reis Seattle

ogrtmn35

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • İleti: 17.331
  • Teşekkür 176622
    • Çevrimdışı
  • # 05 Ara 2011 23:39:53
Dört tane kelebek bir gün bir ateş görmüşler. Bunun nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istemişler. Birinci kelebek ateşe biraz yaklaşmış ve üzerinin aydınlandığını görmüş. Arkadaşlarının yanına gelmiş ve:
- Bu ateş aydınlatıcı bir şey! demiş..

İkinci kelebek bununla yetinmeyerek daha fazla şey öğrenmek istemiş. Biraz daha yaklaşmış ve ısındığını hissetmiş… Demiş ki:
- Aynı zamanda bu ateş ısıtıcı bir şey!

Üçüncü kelebek bununla da yetinmemiş, Biraz daha biraz daha yaklaşmış. Bir anda ateşin kanatlarını yaladığını hissetmiş ve yanmış kanatlarıyla geri dönmüş… Şöyle demiş:
- Ve bu ateş yakıcı bir şey!

Sonuncu kelebek daha da çok şey öğrenmek istiyormuş. Biraz yaklaşmış, aydınlandığını görmüş. Biraz yaklaşmış, ısındığını hissetmiş. Biraz daha yaklaşmış, ateş kanatlarını kavurmuş ve biraz daha yaklaştıktan sonra tamamen yanan kelebek "poff !" diye ortadan kayboluvermiş.

Ateşin gerçekten ne olduğunu belki bir tek o öğrenmiş ama geri dönüp söyleyememiş. Çünkü o kaybolmuş ateş içinde ve bir şeyi, ancak içinde kaybolan bilebilirmiş!...

ogrtmn35

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • İleti: 17.331
  • Teşekkür 176622
    • Çevrimdışı
  • # 07 Ara 2011 21:50:09
Marifetli çocuk

Üç kadın ellerinde sepetleriyle pazardan dönüyorlardı. Dinlenmek için yolun kenarındaki kanepeye oturdular. Çocukları hakkında sohbet etmeye başladılar.

Birinci kadın; Oğlunun çok hareketli olduğunu, ellerinin üzerinde dakikalarca yürüyebileceğini söyledi.

İkinci kadın; Bülbül sesli oğlunun şarkılarına herkesin bayıldığını anlattı.

Üçüncü kadın onları dinlemekle yetindi. Niçin konuşmadığını sorduklarında:

- Benimkinin anlatılacak bir marifeti yok, dedi.

Bu konuşmalara kulak misafiri olan bir ihtiyar, kadınların peşinden yürüdü.

Sokağın başında kadınlar sepetlerini yere bırakıp yorulan kollarını, ağrıyan bellerini ovuşturmaya başladılar. Onları gören çocukları koşarak geldiler.

Birinci kadının oğlu perendeler atarak ellerinin üzerinde yürüyordu. İkinci kadının . oğlu bir taşın üzerine oturup annesinin sevdiği şarkılardan birini söylemeye başladı. Diğer kadınlar onu coşkuyla alkışladılar.

Üçüncü kadının oğlu ise;

- Sana yardım edeyim anneciğim, diyerek sepetin kulpuna yapıştı. Kadınlar oradan geçmekte olan yaşlı adama, çocuklarının marifetini nasıl bulduğunu sordular.

- Ben marifetli bir çocuk . gördüm, dedi ihtiyar. O da annesine yardıma koşan şu çocuk. O, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin şu hadis-i şerifine uygun davrandı:

"Herkese annesinin hizmetinde bulunmayı tavsiye ederim."

ogrtmn35

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • İleti: 17.331
  • Teşekkür 176622
    • Çevrimdışı
  • # 08 Ara 2011 15:35:36
Uyumak ve dinlenmek dışında boş duran kuş gördünüz mü?

‎''İlahi emirle uçan turnalar tavlayla, televizyonla ömür öldürmezler. Bir kereliğine geldikleri hayatın hızla harcanan saniyelerini capcanlı yaşamaya azmederler. Bu yüzden hemen her turna, yeryüzündeki hayatının sonuna, bir uzak ufuklar fatihi gibi kavuşur.

Turnalarınkinden çok daha uzak ufuklardaki yıldızların ardına uzanan sonsuzluk yolculuğu için yaratılan siz, adınızın tarihe altın harflerle geçmesini istemez misiniz?

Cevabınız evet ise kararınızı verin: Gün sizi kuşlar gibi cıvıltılı çabalarınızda karşılasın. İlahi buyruğa siz de uyun, oyalanmayı bırakın ve “Bir (hayırlı) işi bitirince hemen diğer işe koyulun.”

Böylece imanınız, heyecanınız, zekânız, güveniniz, yetenekleriniz, cesaretiniz, gücünüz gelişsin.'' M. Bozdağ

TugraÖzyıldız

  • Bilge Üye
  • *****
  • Birleştirilmiş Sınıf
  • İleti: 9.312
  • Teşekkür 14877
    • Çevrimdışı
  • # 08 Ara 2011 18:06:00
Bir tesettürlü kıza aşk olunca...

Zamanında bir kız sevmiştim. Hala seviyorum. Adı Gülçiçek. Çok güzel biriydi. Dinine düşkündü,dinde sürünüyordu adeta. Başörtülü bir kızdı. Karşı apatmanda oturuyordu ve balkonları,bizim camın en k...öşesinden biraz da olsa görünüyordu. Her akşam,gölge gelince balkonda kitap okurdu. Saatlerce. Bazen Ku'an okuduğuna da şahittim. Değişiyordu elindeki kitaplar. Sesi de çok güzeldi. Çok'u ve güzel'i sadece Gülçiçek için yan yana kullanabilirdim.

Bir gün,cesaretimi toplayıp karşısına çıktım. Bakkaldan eve dönüyordu. Elinde poşetler. Centilmenlik yapıp alayım dedim ,yardımcı olayım,izin vermedi.

"Sizinle konuşmak istiyorum" dedim.

"Sadece on dakika,biraz,lütfen..."

Başı öne eğikti. Yüzüme bakmıyordu. Gözlerinin gözlerime dokunduğunu hiç görmedim. Hiç hissemedim nasıl bir titreme hali olduğunu.

"Ne amaçla?" dedi.

"Size aşığım" dedim,çıkıverdi ağzımdan. Belki biraz daha ağırdan almalıydım. Hoşlandım desem belki de olacaktı bu iş. Aşığım deyince korktu tabi.

"Sizinle konuşmam caiz değil" dedi. "Lütfen,çekilin önümden..."

"Caiz mi? O ne demek?"

"Ve,ek olarak,bu soruyu sorduğunuz için bile aşkınıza karşılık vermem..."

"?"

Gitti...

Yine uzaklardan seyretmeye tahammül edecektim.

Gitti.

Sesini özleyeceketim...

Gitti.

Ne de güzeldi gidişi...

Acaba ne kastetmişti? Caiz ne demek harbi? Başörtülü bir kıza tutulduysan,Kur'an'ı hatim etmelisin oğlum! Farklı bir dilden konuşuyoruz...

Ertesi gün,sokaktan taşınacağını öğrendim. Ailesiyle birlikte Yalova'ya yerleşiyorlarmış. Emekli olmuş babası. Daha sakin bir şehirde,daha sakin bir hayat düşlüyormuş. Üzüntüden öldüm sandım. Bıçağı alıp tenime değdirince hala nefes aldığımı anlamam uzun sürmedi. Annem görünce intihar ediyorum sanıp ağladı ama ben ona sarılıp teselliye başladım hemen. Yanlış anlaşılmaya mahal yok.

Gitti.

Göremeyeceğim bir daha onu...

Gitti.

Onunla evlenemeyeceğim...

Gitti.

Ya unutursam?

Merakım içimi deşti. İnternetin başına geçtim ve caiz ne demek onu araştırdım.

"Caiz, genel olarak ruhsat verilmiştir, günah değildir manasındadır. Fakat, caiz denilen şeyi yapmamak daha iyidir."

Bizim onunla konuşmamız günah mı yani?

Günler geçti,

araştırmalarım sonunda kalbimi ALLAH sevgisi kapladı. Bir ayetin ortasına düştüm ve kendimi oradan kurtarmak istemedim.

"Kalpler ALLAH' ı (c.c.) Anmakla Mutmain Olur //

Ra`d Sûresi 28. "

Sureler ezberledim.

Abdest almayı öğrendim.

Namaz kıldım.

Kur'an okudum.

Gülümsedim.

Sadaka dağıttım.

Her şey çok hızlı ilerliyordu. Anladım ki, ALLAH'ın yolunda bekleme yoktu... Aylar sonra,bir camiden çıkarken, Gülçiçek'e rastladım. Ayaklarım titredi. Durdum.

"ALLAH" dedim...

İçimden onlarca kez "ALLAH" dedim... Kaç saniyede bir ALLAH denilebiliyordu? Ona bakmamalıydım. Göz zinası, İslam'da haramdı. Ayaklarımla temas kurdum ve yürüyüp evimin yolunu tuttum...

Akşam annem geldi ve beni görücü usulü bir kızla tanıştırmak istediğini söyledi. Onunla evlenirsem,çok iyi bir yuvam olurmuş. Ahlaklı,güzel ve şefkatli bir eş...

Gülçiçek'i unutmanın sağlıklı bir yöntemiydi belki de. Tamam dedim,olsun. Kabul...

Odadan içeri girdim, mavi bir elbise içinde,başörtülü bir kız arkası dönük duruyordu.

"Selamun Aleykum..." dedim.

"Aleykum Selam" dedi

ve

yüzünü bana çevirdi... Artık CAİZDİR..

(alıntı)

hayat 2

  • Uzman Üye
  • *****
  • 1. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 1.109
  • Teşekkür 7560
    • Çevrimdışı
  • # 08 Ara 2011 18:20:20
ÇOCUKLARIMIZA BIRAKABİLECEĞİMİDEĞERLER     
                       (Alıtııdır.)

Toplantıya gideceğim. Baktım geç kalma ihtimalim var, bindim bir taksiye, muhabbetçi bir arkadaş. O anlatıyor ben dinliyorum.Tam işyerinin önüne geldik. Ankara'da Bakanlıklar. Diyelim ki. taksi parası 9.75 TL tuttu, ben 10 TL uzattım. Hani hepimizin yaşadığı sahne vardır ya, taksici üstünü arıyormuş gibi yapar, siz de para üstünü alabılmek için bir ayak dışarda, inmemek için debelenirsiniz.Tam o sahne olacak. Şoför, para üstü varmı diye aranmaya başladı.

        "Üstü kalsın kardeşim"dedim.

        Döndü bana doğru

        "Vaktin varmı ağabey ?" dedi.

        "Evet" dedim (tek ayağım hala dışarda)

         Dörtlülere bastı, trafik dört şerit akıyor, indi araçtan. Önde bir büfe var. Gitti oraya, bir şeyler konuşup geldi. Bana 25 Krş uzattı. Belli ki para bozdurmuş.

         "Birader" dedim,"9.75 değil, 10.50 yazssa istermiydin 50 krş.benden?"

         -Ne alacağım ağabey 50 krş.u

         -Peki niye gittin 25 krş. için o kadar uğraştın. üstü kalsın demiştim.

          Döndü bana, attı kolunu arkaya :

         -Vaktin varmı ağabey

         -Var

         -Çek kapıyı o zaman

         Muhabbetçi bir taksici ile karşı karşıyayız.

         5 dk.konuştuk. İngiltere'de profösüründen, bilmem kiminden eğitimler aldım. O taksicinin 5 dk.da öğrettiklerini, ingiliz hocalar haftalarca verdikleri derslerde öğretemediler.

        Ağabey biz Keçiören'de 5 kardeşiz. Babam rençberdi benim, günlük yevmiyeye giderdi; artık inşaat falan bulursa çalışır gelir, o gün iş bulamamışsa, biz eve gelişinden, yüzünden anlardık. Durumumuz hiç iyi olmadı. Akşam yer sofrasında yemek yerdik.Yemek bitince babam bize"Durun kalkmayın" derdi. Önce dua ederdik sonra babam bize sofrada konuşma yapardı.

          "Aha" dedim,"Bizim meslek", seminerci.

          - Ne anlatırdı baban

           

          - Hayattta nasıl başarılı olunur ? 


 
            O gün inşaata çağırmazlarsa eve para getiremiyor, sonra çocuklara hayatta başarı teknikleri anlatıyor.

            -Babam işe gidince büyük ağabeyimiz onu taklit ederdi, delik bir çorapla pantalonun ceplerini çıkarır, dört kardeşi karşısına alıp "Dürüst olun, evinize haram lokma sokmayın" diye anlatırken , biz de gülerdik. Annem kızardı,"Babanızla alay etmeyin. O, hem dürüst hem de çalışkandır" derdi. Yan evde iki kardeş var, onların babası zengin. Babaları  birahane işletiyor, ama adamda her numara vardı, kumar falan oynatırdı. Bizim yeni hiç bir şeyimiz olmadı, hep o ikisinin eskilerini kullandık. O amca mahalleden geçerken biz 5 kardeş ayağa kalkardık, çünkü bize bahşiş verirdi. Babam eve gelince ayağa kalkmazdık. Çünkü hediye, para falan hak getire. Ağabey biz babamı kaybettik. Altı ay içinde yandaki baba da öldü. yandaki baba iki çocuğa 5 katlı bir apartıman, işleyen birahane, dövizler ve araziler bıraktı. Bizim baba ne bıraktıbiliyormusunuz ?

            -Ne bıraktı ?

            -Bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı : "Evladım işinizi dürüst yapın, hakkınız olmayan parayı almayın..."falan filan. Ağabey aradan 15 yıl geçti, diğer 2 kardeş cezaevindeler, ne ev kaldı ne birahane. Ailesi dağıldı.

             Biz 5 kardeş, beşimizin Keçiören de taksi durağında birer taksisi var hepimizin birer ailesi, çoluk çocuğu, hepimizin birer dairesi var. Geçenlerde büyük ağabeyimiz bizi topladı ve dedi ki :

             "Asıl mirası  bizim baba bırakmış."

              Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan beri, taksimetrenin yazmadığı 10 krş.u evimize sokmadık. Her şeyimiz var Allah'a şükür.

               Çok duygulandım, veda ettim, tam ineceğim :

               -Dur ağabey, asıl bomba şimdi.

               -Nedir bomban ?

               -Nerede oturuyoruz biliyormusun ? O iki kardeşin oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.


 
               Evladınıza ne araba bırakırsınız, ne ev, ne de başka bir miras. Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız. Bakın iki baba da evlatlarına değer kavramları bırakmışlar.



siraçisra

  • Bilge Üye
  • *****
  • Zihin Eng. Öğrt.
  • İleti: 6.781
  • Teşekkür 29870
    • Çevrimdışı
  • # 08 Ara 2011 18:37:47
DEĞİŞEN SİZİN KALBİNİZ

 

Bir padişah, bir iki vezirini ve diğer erkandan birkaçını yanına alarak payitahta (başkente) yakın yerleşim merkezlerinde bir gezintiye çıkmıştı Payitahttan ayrılıp bir kaç saatlik bir yol katettikten sonra yolları üzerindeki bir nar bahçesinin kıyısında dinlenme molası verdiler Olgunlaşmış, tam kıvamını bulmuş olan narlar insanın iştahını kabartıyordu Padişah bahçe içinde çalışmakta olan yaşlı bir adamı yanına çağırdı sordu:

- Bu güzel nar bahçesi kimin?

- Bu nar bahçesi benimdir efendim, babamdan miras kaldı

- Oğlun, uşağın var mı?

- Allah bize oğul uşak vermedi efendim, bir karı kocadan ibaret iki kişilik bir aileyiz

- Peki ben de bu ülkenin hükümdarıyım, şuradan bir nar şerbeti sıksan da içsek

İhtiyar "başüstüne" dedi ve hemen gidip bah çe içindeki kulübeden kalaylı, tertemiz bir tas getirdi En yakındaki ağaçtan iki nar kopardı ve sıktı İki nar tam bir tası doldurdu Padişah içti ve

çok beğendi Bütün vücuduna bir zindelik ve ferahlık yayılmıştı İhtiyar çif çi padişahın beraberindeki herkese sırayla nar şerbeti ikram etti Padişah ve adamları bedenlerinin kazandığı bu zindelikle biraz yol almak için ihtiyara veda edip yola koyuldular Yolda şeytan padişahın kafasını karıştırmaya başladı "Madem birer ayakları çukurda olan bu yaşlı karı-kocanın mirasçıları yok, ne yapacaklar böyle güzel nar bahçesini, karşılığında bir kaç kuruş verip de bu bahçeyi ellerinden alayım" diye düşündü Padişah ve adamları akşama doğru geri dönerlerken aynı bahçenin yanında yine konakladılar Padişah ihtiyardan bir tas daha nar şerbeti yapmasını istedi İhtiyar sabahki kadar candan ve gönülden olmasa da bir tas nar şerbeti yapıp sundu Fakat padişah bu defa nar şerbetinin tadını pek beğenmedi Sabahkine hiç benzemiyordu Sordu:

- Baba ne oldu böyle, bu nar şerbeti sabahki ile aynı nardan değil mi? Bunun tadı hiç de hoş değil

- Aynı nardan evlat, aslında tadında da bir değişiklik yok, asıl değişen sizin kalbiniz Tebaanızın malına göz koydunuz, bunun için de narların tadı değişti.

hayat 2

  • Uzman Üye
  • *****
  • 1. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 1.109
  • Teşekkür 7560
    • Çevrimdışı
  • # 08 Ara 2011 19:22:36
Tüm öğretmen annelere ….

MÜSAİT OLUNCA BENI SEVER MİSİN ?

       İçeri girer girmez neşeyle bağırdı:Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu? Görmüyor musun ? Telefonla konuşuyorum.
       Hiç kimsenin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu.Her şey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu olduğunda... Bir de eve misafir gelecek oldu mu kendisine hiç yer kalmıyordu..Nerelere gitsindi? Annesi kapattı telefonu.
      Mutfaktan tencere sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti:Sana yardim edeyim mi ? dedi en sevimli halini takınarak, Annesi manalı manalı baktı: Hayırdır. Bir yaramazlık filan ? Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten..Yorgunluk nasıl bir şeydi ? Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşça elinden alır :-Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni, diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi..Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, neden annesi kendisiyle böyle kızgın kzgın konuşuyordu.-Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor. Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın..Yorgunluktan, bu kelimeden nefret ediyordu."Yorgunum, Yorgun olduğumdan, Böyle yorgun, yorgunken"
     Anneciğim sen yorulma, diye...Yemekte konuşuruz çocuğum.Bankada isler yetişmedi. Baban gelene kadar bunları bitirmek lazım.Hadi sen oyna biraz.Hani siz yoruluyorsunuz ya...Eeee....Bende oynamaktan yoruluyorum.Ne yapayım bilmem???...Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı. Işıklar sondu birden.Annesi öfkeyle söylenmeye başladı.
Mum da yok !! diye diye karıştırdı dolapları el yordamıyla..Çocuk sırtüstü yatıp, anneannesinin koyunu düşündü..Gaz lambasının ışığında deli tavsan masalını anlatısını. Deli tavsanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavsan kafası yaptı.''Bak deli tavsan'' diyerek parmaklarını oynattı.Yoldan gecen arabaların farları duvardaki tavsana yol açtı.Tavsan alabildiğine hür dolaştı sağda solda. Otlarla kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü .Duvardaki görüntü minik avuçların açılmasıyla kayboldu. Kolu yavaşça kanepeden aşağı sarktı.Neden sonra ışıklar geldi.Kadın çocuğun hiç konuşmadığını akil etti.Birden kanepeye koştu.Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı.Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek.Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini.Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir  öpücük kondurdu.Çocuk sanki bir ipucu bekliyormuşçasına aralanan gözleriyle mırıldandı; isin bitince beni sever misin anne? » dedi.
      Kadın, sevilmek için randevu alan çocuğuna bakarak sabaha kadar ağladı .Lütfen sevgimizi yarınlara ertelemeyelim. Hayat telasına kaptırıp kendimizi,sevdiklerimizi ihmal etmeyelim.Unutmayalım ki yasamın en güzel yani sevgidir.

Unutmayalım ki yarın kimseye vaat edilmemiştir.

Sevgilerle kalın....

hercaihoca

  • Uzman Üye
  • *****
  • 1. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 1.385
  • Teşekkür 6311
    • Çevrimdışı
  • # 08 Ara 2011 19:25:14
BUGÜN MÜ KÜÇÜK KUŞ, BUGÜN MÜ ?..

       Morrie Schwartz, hayat dolu bir üniversite profesörü... 1994'te vücudunda bir gariplik hissetmiş. 70'lık vücudu artık dans derslerini kaldıramayacak kadar bitkinleşmiş. Doktora gittiğinde yakında öleceği haberini almış: Hastalık Morrie'yi tekerlekli sandalyeye bağlamış. Dersleri bırakmış, evdeki bakıcının kollarında bebekliğe yeniden dönmüş. Kucaklanıp kaldırılır, başkası tarafından yıkanır, poposu pudralanır olmuş. Düşünmüş o zaman:

        "Kendimi bırakıp yok olmayı mı bekleyeyim, yoksa kalan zamanımı en iyi şekilde değerlendireyim mi?"

        Sonunda ölümünden utanmamaya ve yaşamla ölüm arasındaki son köprünün bütün ayrıntılarını anlatmaya karar vermiş. Hayattaki son dersi, "kendi ölümü" olacakmış.

        Önce sevdiklerini toplayıp, onlara bir "canlı cenaze töreni" düzenlemiş. Bizim ancak ölenlerin ardından yaptığımız sevgi konuşmalarını hayattayken dinleme ve gönlünce cevap verme şansını yaratmış. ABC televizyonunun ünlü haber sunucusu Ted Koppel'ın programına konuk olunca üne kavuşmuş. Dünyanın dört bir yanından mektup yazan, röportaja gelen insanlar ona "son yolculuk"u sormaya başlamışlar. Morrie'nin bu sorulara verdiği yanıtlar Türkçede de yayımlandı.

        Birbirinden ilginç o yanıtlardan benim aklımda kalan ders şu oldu:

        "Herkes öleceğini bilir, ama kimse buna inanmak istemez. Oysa öleceğimize inansak, bazı şeyleri farklı yapardık. İnsan ölmeyi öğrenince yaşamayı da öğrenmiş oluyor. Budistlerin yaptığını yap ve her sabah omuzundaki küçük kuşa sor:

        - O gün, bugün mü?

        Hazır mıyım? Olmak istediğim insan mıyım? Kariyer, iyi maaş, araba ve ev taksitleri... Hayattan istediğim şey bu mu?"

        "Şuraya uzanmış yavaş yavaş ölürken rahatlıkla söyleyebilirim ki, istediğin kadar güce ya da paraya sahip ol, yaşamı satın alamazsın." diyor Morrie... "

        - Son bir 24 saatin olsa ne yapmak isterdin?" sorusuna ise herkesi şaşırtacak kadar sade bir cevap veriyor:

        "- Sabah kalkar, jimnastiğimi yapar, ardından çörek ve çayla kahvaltı eder, yüzmeye giderdim. Sonra arkadaşlarımı evde güzel bir öğle yemeğine davet eder, onlara ne kadar değer verdiğimi anlatırdım. Ardından ağaçlıklı bir bahçede yürüyüp renkleri, kuşları seyreder, doğayı içime çekerdim. Akşam sevdiklerimle bir restorana gidip yemek yer ve en güzel kızlarla tükeninceye dek dans ederdim. Ardından eve gelir mükemmel bir uyku çekerdim."

        Sizin bunları yapacak vaktiniz var. Bütün yapmanız gereken arada bir omuzunuza bir bakış atıp sormak: "Bugün mü küçük kuş, bugün mü?"


       

CAN DÜNDAR

pasaklıprenses

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • Müdür Yetkili
  • İleti: 341
  • Teşekkür 436
    • Çevrimdışı
  • # 08 Ara 2011 20:08:44
ÖNYARGI FELAKETİ
Uzaklarda bir köyde, kocasi, çocugu dogmadan ölmüs, tek basina yasayan hamile bir kadin kendisine arkadas olmasi açisindan dagda yarali olarak buldugu bir gelincigi evinde beslemeye baslar. Gelincik kadinin yanindan
bir an bile ayrilmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallasir. Bir kaç ay sonra kadinin çocugu dogar. Tek basina tüm zorluklara gögüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadir.

Günler geçer ve kadin bir gün bir kaç dakikaligina da olsa evden ayrilmak ve yavrusunu evde birakmak zorunda kalir... Gelincikle bebek evde yalniz kalmislardir. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir. Gelincigi ve kanli agzini görür. Anne çildirmisçasina gelincige saldirir ve oracikta öldürür hayvani. Tam o sirada içerdeki odadan bir bebek sesi duyulur. Anne odaya yönelir... Ve odada besigi, besigin içindeki bebegi ve bebegin yaninda duran parçalanmis bir yilani görür.

hayat 2

  • Uzman Üye
  • *****
  • 1. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 1.109
  • Teşekkür 7560
    • Çevrimdışı
  • # 09 Ara 2011 21:33:40
DÜŞÜNDÜRÜCÜ...

     Brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün cesaretini
toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yere vardıklarında,
neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına. Tüm
korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı
ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı.
    Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu..
Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek
ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Branda nın gözüne çarparak
lensinin düşmesine neden oldu.
Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı. Lens yamacın ortasında
bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde
    Brenda, lensini bulması için Allah'a dua edebilirdi yalnızca. Ve içten içe
düşünüp dua etmeye başladı.
"Allahım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki
her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun.
Onu bulmama yardım et."
    Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere
oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri "Aranızda lens
kaybeden var mı?" diye bağırdı.
    Brenda'nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve
karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens
kızların dikkatini çekmişti.
    Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve
bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi
çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa bunları yazacaktı:

"Allahım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve
neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa,
senin için taşıyacağım..."

"BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM" demeyin.....



huseyinyesilot

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 3. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 10.842
  • Teşekkür 132068
    • Çevrimdışı
  • # 09 Ara 2011 21:54:44
   pasaklıprenses hocam aynı hikayeyi ben ilk sayfaya daha önce eklemiştim.

   Buraya öykü eklemeden önce, önceki sayfalara şöyle bir göz atarsak aynı öyküler tekrar tekrar eklenmiş olmaz.İyi çalışmalar.


[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.]

mgulen14

  • Uzman Üye
  • *****
  • İleti: 1.180
  • Teşekkür 1594
    • Çevrimdışı
  • # 09 Ara 2011 22:15:02
HİÇ BİR ZAMAN GEÇ KALMIŞ SAYILMAZSINIZ

Yıllar önce katıldığım bir iletişim kursu sırasında başıma çok değişik bir şey geldi. Öğretmenimiz bizden geçmişte başımızdan geçen ve bize utanç veren, suçluluk ya da pişmanlık duymamıza yol açan her şeyi bir liste haline getirmemizi istedi. ertesi hafta ilk derste de her birimizin listemizdekileri sınıf arkadaşlarımıza yüksek sesle okumamızı istedi. bu, önce hepimize biraz zor geldi, ama bu tür gruplarda başı çekecek bir cesur her zaman bulunur, bilirsiniz. Sınıf arkadaşlarım listelerini okurlarken, benim listem giderek uzuyordu. Üç hafta sonra listemdeki maddelerin sayısı 101'i bulmuştu. Öğretmenimiz daha sonra, hatalarımızı düzeltmemiz, hata yaptığımız insanlardan özür dilememiz ya da hatalı davranmamamızı sağlamak amacıyla, bazı eylem planları yapmamızı ve bunun için de birtakım yollar bulmamızı önerdi bizlere. Listemdeki o kadar insanı yaşamımdan çıkardıktan sonra bunun benim iletişim kurma becerime nasıl yardımcı olacağını merak etmeye başlamıştım.

Bir hafta sonra yanımda oturan bir adam elini kaldırıp, şu öyküyü anlatmaya başladı:
"Listemi hazırlarken lise yıllarımda başımdan geçen bir olay aklıma geldi. Ben Lowa eyaletinin küçük bir kasabasında büyüdüm. Kasabanın çocuklar tarafından hiç sevilmeyen bir şerifi vardı. Bir gece iki arkadaşımla birlikte Şerif Brown'a bir oyun oynamaya karar verdik. Birkaç şişe bira içtikten sonra, bir kutu kırmızı boya bulduk ve kasabanın orta yerindeki su tankının üzerine tırmandık. Tankın üzerine kıpkırmızı boyayla Şerif Browna hakaret dolu yazılar yazdık..Ertesi gün, kasaba halkı gözlerini açtığında tankın üzerindeki yazıları okudu. İki saat içinde, Şerif yazıyı yazanların ben ve iki arkadaşım olduğunu öğrenmiş ve bizi ofisine çağırmıştı. Arkadaşlarım yazıyı kendilerinin yazdıklarını itiraf ettiler, ama ben aralarında olmadığımı dile getirip, yalan söyledim. Hiç kimse de benim de onlarla birlikte olduğumu hiçbir zaman öğrenemedi.

"Yaklaşık 20 yıl sonra, Şerif Brown'ın adı bu listeye girdi. Onun hayatta olup olmadığını bile bilmiyordum. Geçen hafta sonu Lowa Bilgi işlem merkezine telefon ettim. Kasaba halkının listesinde Roger Brown adında biri hala vardı. Telefon numarasını çevirdim. Telefon birkaç kez çaldıktan sonra açıldı ve karşıdaki erkek "Alo" dedi. "Ben Jimmy Calkin.Benim yaptığımı bilmenizi istiyorum" dedim. Bir an bir sessizlik oldu. "Biliyordum" dedi. İkimiz de gülmeye başladık ve aramızda çok hoş bir sohbet geçti. Şerif konuşmasını şöyle tamamladı: "Jimmy, senin için hep üzüldüm, biliyormusun. Çünkü arkadaşların yaptıklarını itiraf ederek rahatladılar, ama sen bu yükü onca yıl hep sırtında taşıdın. Beni aradığın için sana teşekkür etmek istiyorum...senin adına."

Jimmy listemdeki 101 maddeyi temizlememde bana esin kaynağı oldu. Bu iş yaklaşık iki yılımı aldı, ama benim için bir sıçrama tahtası ve kariyerimde anlaşmazlıkları çözen bir insan olmamda bana esin kaynağı oldu. Ortaya çıkan anlaşmazlık, kriz ya da durum ne denli güç olursa olsun, geçmişteki hataları düzeltmek ve sorunlara bir çözüm olmak için hiçbir zaman geç kalmış sayılmazsınız

ogrtmn35

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • İleti: 17.331
  • Teşekkür 176622
    • Çevrimdışı
  • # 10 Ara 2011 17:02:05
Çinli Ressamlar kendilerini Rumlu ressamlardan daha üstün görüyorlardı.

Rum ressamlar ise,

‘biz onlardan daha üstünüz’ diyorlardı.

Bunun üzerine padişah gerçek üstünlüğe kimin sahip olduğunu anlamak için onları sınamaya karar verdi. Her iki tarafı da huzura çağırdı.

Aslında Rum ressamlar resimden daha iyi anlıyordu. Her iki taraf da birer odaya çekildi. Çinliler her sabah değişik değişik boyalar istiyordu.

Rumlar ise önce çevredeki kiri temizlemeye başladılar. Duvarları cilaladılar, parlattılar. Çinliler resimlerini bitirtiler ve davul çalmaya başladılar. Padişah geldi ve Çinlilerin dehşet verici güzel resimlerini gördü.

Sonra diğer ordaya geçince, Rum ressamlar aradaki perdeyi kaldırdı ve Çinlilerin yaptığı resim cilalanmış duvara yansıdı, böylece resimdeki güzelliğin tüm boyutları daha iyi görünüyordu...

 

Egitimhane.Com ©2006-2023 KVKK