Konu: İbretlik Hikayeler  (Okunma sayısı 1097136 defa)

zalim09

  • Bilge Üye
  • *****
  • Öğretmen Adayı
  • İleti: 7.898
  • Teşekkür 16273
    • Çevrimdışı
  • # 18 Kas 2011 19:19:13
Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak için sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Ali hazırlanmamıştı. Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu. Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.
Öğretmeni, onun bu halini fark etti:
 - Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?
Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:
 - Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.
 - Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?
 - Ahmet arkadaşımız var ya…
 - Evet, ne olmuş Ahmet'e?
 - Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi şeyler koymuyor.
 - Eee?
 - Ona yardım etmek istiyorum. Ama benim yardim ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?
Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü. Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna rağmen yardim etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.
Nurhan Öğretmen:
 - Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?
 - Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.
 - Nerede çalışıyorsun?
 - Simit satıyorum.
 Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi? Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.
 Nurhan Öğretmen, Ali'ye dondu:
 - Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.
 - Çok zengin bir işadamı…
 - Niçin?
 - İnsanlara daha çok yardım etmek için…
 - Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak şimdi Ali, Ahmet'in ailesinin durumu pek iyi değil, bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen acele etme. Çok zengin olduğun zaman insanlara yardım edersin. Olmaz mı?
 - Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.
 — Neden olmaz?
 — Üç sebepten dolayı olmaz.
 Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor.
İkincisi: 'Ağaç yaş iken eğilir.' deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam. Şimdiden iyilik yapmayıp bunu zenginlik günlerime ertelersem, zengin olduğum günlerde de daha zengin olduğum günlere erteler kendimi kandırmış olurum.
 Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.
 Nurhan Öğretmen, karsısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:
 - Bu sonuncusunu pekiyi anlayamadım, dedi.
 - Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. Allah, Cennet'i gücü kadar iyilik edene veriyor. Şimdi gücüm bu olduğuna göre, Cennet'in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet'e girebilirim. Bundan daha karlı bir yatırım olur mu ?
 Nurhan Öğretmen'in gözleri dolmuştu. Başını 'Evet' anlamında sallarken Ali'yi evine yolladı.
Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali'nin bıraktığı paraların masa üstünde kaldığını fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paraları eline aldı.
Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. Bu paralar, bu bozuk simit paraları, Cennet'i satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.
 Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. İçinin dolduğunu, tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı… Ağladı… Ağladı.
 Kendine geldiğinde aksam olmuştu. Yavaş adımlarla sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken bekçi Sadık 'Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak... Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak' diye Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. Bekçinin hayretler içinde, 'Ne dediniz hocam?' demesini bile duymayan Nurhan öğretmen, bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti.

hercaihoca

  • Uzman Üye
  • *****
  • 1. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 1.385
  • Teşekkür 6311
    • Çevrimdışı
  • # 20 Kas 2011 15:24:04
Hükümdarın birinin beyaz bir atı varmış. Hükümdar, bu atını çok severmiş. Bir gün bütün maiyetinin ("kendi adamlarının") hazır bulunduğu bir sırada:
- Bu beyaz atımın ölüm haberini getirenin kafasını uçurabilirim. Çok dikkatli olun. Çünkü bu beyaz atı canım kadar seviyorum. Onun ölüm haberi bende kriz geçirtebilir, demiş.

Günün birinde, her şeyin eceli gibi beyaz atın da eceli gelir. Ve beyaz at ölür. Hükümdarın adamlarında bir telaştır kopar. Kimse cesaret edemez ki, beyaz atın ölümünü hükümdara haber versinler. Seyis başı, düşünür taşınır, olacak gibi değil. Ben gidip hükümdara haber vereceğim. Öyle olsa da, böyle olsa da bizim kafa gidecek, der. Ve Seyis başı, hükümdarın huzuruna çıkar:
- Hükümdarım, der. Sizin beyaz at var ya!
- Evet der, Hükümdar. Seyis başı:
- O, yatmış, ayaklarını dikmiş, gözlerini yummuş, karnı şişmiş, hiç nefes almıyor, der. Hükümdar :
- Seyis başı, seyis başı! Desene, bizim beyaz at öldü!..
Seyis başı:
- Aman hükümdarım! Ben demedim, siz dediniz hükümdarım, siz dediniz der ve kafayı kurtarır.
---------------------------

"Söyleme şeklimiz bir çok şeyi değiştirir."

siraçisra

  • Bilge Üye
  • *****
  • Zihin Eng. Öğrt.
  • İleti: 6.775
  • Teşekkür 29849
    • Çevrimdışı
  • # 20 Kas 2011 17:23:53
Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyununbirine düşmüş. Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu. Düşmüş işte.
 
Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak dökülmüştü. Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm.

Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde. Ayıptır söylemesi,anırdı yani. Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü. Zavallı eşeği kuyunun dibinde melul mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış. Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırdı.

Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı.

Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez.
 
Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek. Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe döktü. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu. Köylüler ağzı açık bakakaldı.
 
------------------

Hayat, bazen bizim de üzerimize üzerimize gelir. (Ne bazeni, çoğu zaman.) Toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur. Bunlarla baş etmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmak,aydınlığa adım atmaktır.
 
Kör kuyuda olsak bile

hercaihoca

  • Uzman Üye
  • *****
  • 1. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 1.385
  • Teşekkür 6311
    • Çevrimdışı
  • # 21 Kas 2011 21:54:02
Azim

Japon çocuğun tek hayali çok ünlü bir karateci olmaktı. Fakat ailesi buna izin vermezdi. Bir gün talihsiz bir kaza sonucu çocuk sol kolunu kaybetti. Ailesi çocuğun moralinin çok kötü olduğunu görünce ona bir karate hocası tuttu. Hoca ilk dersinde çocuğa karsısındakini sağ koluyla tutup üstünden savurmayı gösterdi. Hatta ikinci, üçüncü ve sonraki bütün derslerde hep aynı hareketi yapıyorlardı.

Çocuk bir gün hocasına "hocam ben çok sıkıldım, artık başka hareketlere geçsek" dedi. Hoca ise bunu kabul etmeyerek dünyada bu işi en hızlı yapan kişi olmadıkça bitirmeyeceğini söyledi. Çocuk o kadar hızlanmıştı ki, hocasını bile göz açıp kapayıncaya kadar yerden yere vuruyordu. Bir gün hoca elinde bir kağıtla geldi kağıtta çocuğun gençler karate şampiyonasına katılabileceği yazıyordu. Çocuk çok şaşırdı. Ertesi gün salonda ilk rakibinin karşısına çıkacakken heyecanla hocasına sordu, "hocam bu iş nasıl olur? Ben sadece tek hareket biliyorum kesin kaybederim". Hocası ise "sen sadece hareketi yap" cevabını verdi.Çocuk ringe çıktı ve hareketiyle rakibini eledi. Hatta tek hareketle finale kadar çıktı. Finalde karşısında kendisinin iki katı birisi vardı. Önce çok korktu ama gene bildiği hareketi yaparak son rakibini de yendi ve şampiyon oldu.

Sevinçle hocasının yanına koştu ve sordu "hocam nasıl olur, anlamıyorum, sadece bir hareket biliyorum, tek kolluyum ve şampiyon oldum".

Hocası çocuğa baktı ve dedi ki, "senin yaptığın hareket karatedeki en zor hareketlerden biridir. ..
Ve bir tek savunması vardır o da, rakibin sol kolunu tutmak".

hercaihoca

  • Uzman Üye
  • *****
  • 1. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 1.385
  • Teşekkür 6311
    • Çevrimdışı
  • # 22 Kas 2011 20:52:46
         Belki bu hikayeyi biliyorsunuzdur, olsun ben hatırlatmak istedim....Sevgiyle kalın.


Öğretmen olmak---


    Yıllar önce Mrs Thompson adında bir ilkokul öğretmeni vardı. Okulların açıldığı gün, 5 inci sınıf talebelerinin önünde , onlara gerçek olmayan birşey söyledi. Pekçok öğretmenin yaptığı gibi, öğrencilerine baktı ve onların hepsini, birbirinden ayırmaksızın çok sevdiğini söyledi.

    Fakat tabi bu pek mümkün değildi çünkü ön sırada büzülmüş oturan Teddy Stoddard adında çelimsiz bir öğrencisi vardı. Mrs. Thompson onu geçen yıl görmüş, arkadaşlarıyla iyi geçinmediğini, üstünün başının darmadağınık ve pis olduğunu farketmişti. Teddy'nin rahatsız edici olduğunu düşünüyordu. Öyle ki onun sınav kağıdına kalın bir kalemle kocaman çarpılar koyup üstüne de en düşük notu yazmak onun için zevk olmaya başlamıştı.

    Mrs. Thompson'un öğretmenlik yaptığı okulda, öğrencilerin geçmişindeki başarı kayıtlarını incelemek zorunluydu ancak o Teddy'nin kayıtlarını incelemeyi en sona bırakmıştı. Sıra nihayet Teddy'nin kayıtlarını incelemeye geldiğinde ise büyük bir şaşkınlık geçirdi.

    Teddy'nin birinci sınıftaki öğretmeni onun için :

    "Teddy çok parlak ve güleryüzlü bir çocuktur. Ödevlerini büyük bir titizlikle yapar ve davranışları çok olumludur. Sınıfta olması büyük mutluluk" diye yazmıştı.

    İkinci sınıf öğretmeni:

    "Teddy sınıf arkadaşları tarafından çok sevilen mükemmel bir öğrencidir. Ancak annesi ölümcül bir hastalığın pençesinde olduğu için sorunlar yaşıyor ve evdeki yaşamı mücadeleyle geçiyor olmalı" diyordu.

    Üçüncü sınıf öğretmeni ise:

    "Annesinin ölümü onu çok etkiledi. Elinden geleni yapmaya çalışıyor ancak babası oldukça ilgisiz, gereken yapılmazsa ev yaşamı yakında derslerini etkileyebilir." yazıyordu.

    Dördüncü sınıf öğretmeninin yazdıkları:

    "Teddy içine kapandı ve okula karşı oldukça ilgisiz. Fazla arkadaşı yok, bazen sınıfta uyukluyor." şeklindeydi.

    Mrs. Thompson artık durumu anlamış ve çocuğa karşı davranışlarından ötürü utanç duymaya başlamıştı. Noel geldiğinde , sınıftaki diğer çocuklar, ona çok güzel kurdeleler ve parlak kağıtlarla paket edilmiş hediyeler getirdiğinde bu utancı daha da artmıştı. Teddy'nin elinde kesekağıdına gelişigüzel sarılmış bir hediye paketi vardı.

    Diğer hediyelerin yanında Teddy'nin paketini açmak Mrs. Thompson için çok zor oldu. Paketten taklit elmas taşlarının bir kısmı dökülmüş olan eski bir bilezikle neredeyse dibine inmiş bir parfüm şişesi çıkınca öğrencilerin bazıları gülmeye başladılar. Fakat o çocukları hemen susturduktan sonra bileziği, ne kadar güzel olduğunu söyleyerek, koluna taktı ve bileğine birkaç damla parfüm damlattı.

    Teddy Stoddard o gün dersler bittikten sonra yanına gelerek:

    "Mrs. Thompson, bugün aynen annem gibi kokuyordunuz" dedi.

    Çocuğun bu sözlerinden çok etkilenen Mrs. Thompson bütün çocuklar evlerine gittikten sonra oturduğu yerde yarım saat kadar ağladı. Bundan sonra çocuklara okumayı, yazmayı ve matematiği öğreten biri olmak yerine gerçek bir öğretmen olmaya karar verdi.

    O günden sonra Teddy'ye özel ilgi göstermeye başladı. Onunla meşgul oldukça Teddy'nin zihnine bir canlılık gelmeye başladı. Onu yüreklendirdikçe ondan daha olumlu tepkiler alıyordu. Sene sonunda Teddy sınıftaki en parlak bir kaç öğrenciden biri olmuştu ve bırakın onu diğerlerinden az sevmeyi, en "gözde" talebeleri arasına girmişti.

    Bir yıl sonra kapısının altında Teddy'den gelen ve kendisinin hala onun hayatındaki en iyi öğretmeni olduğunu belirten bir not buldu. Teddy'den ikinci mesajı alması 6 yıl sonraydı. Orta öğrenimini üçüncülükle bitirdiğini, onun hala hayatında sahip olduğu en iyi öğretmeni olduğunu bildiriyordu.

    4 yıl sonra ondan bir mektup daha aldı. Bu mektupta zaman zaman güçlüklerle karşılaştıysa da bunlarla başa çıkabildiğini, üniversiteden yüksek iftiharla mezun olduğunu ve onun hala hayatta sahip olduğu en iyi ve en çok sevdiği öğretmeni olduğunu vurguluyordu.

    Aradan 4 yıl daha geçti, bir mektup daha geldi Teddy'den. Eğitiminde yeni bir aşama daha kaydetmişti. Onun hala en sevdiği ve en iyi öğretmeni olduğunu yineliyordu ama bu kez adı biraz uzamıştı, mektup Dr. Theodore F. Stoddard olarak imzalanmıştı.

    Öykü burada da bitmiyor. O yıl ilkbaharda Teddy'den bir mektup daha geldi. Mektubunda "hayatının kızı"yla karşılaştığını ve onunla evleneceğini bildiriyordu. Birkaç yıl önce babasını da kaybettiğinden bahsederek düğünde öğretmeninin damadın annesi için ayrılan yerde oturmayı kabul edip etmeyeceğini soruyordu. Mrs. Thompson elbette bu teklifi kabul etti. Ve düğüne giderken Teddy'e annesiyle kutladıkları son Noel'i hatırlatan parfümünü sürdü, koluna da yine onun yıllarca önce hediye ettiği taşları dökülmüş taklit bileziği taktı.

    Karşılaştıklarında kucaklaştılar, Dr. Stoddard sevgili öğretmeninin kulağına eğilerek:

    " Size çok teşekkür ediyorum Mrs. Thompson, bana inandığınız için, kendimi önemli hissetmemi ve birşeyleri değiştirebileceğimi gösterdiğiniz için size minnettarım." diye fısıldadı.

    Mrs Thompson gözyaşları arasında yine fısıldayarak cevap verdi:

    "Teddy, sen durumu bütünüyle yanlış anlamışsın. Aslında fark yaratabileceğimi bana öğreten sensin. Seninle karşılaşana kadar ben öğretmenliğin nasıl birşey olduğunu gerçekten bilmiyordum...


İnternet alıntısıdır--

kucukbostan

  • Aktif Üye
  • **
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 14
  • Teşekkür 65
    • Çevrimdışı
  • # 23 Kas 2011 22:14:41
‎'Evin telefonu sabaha karşı üç buçukta çaldı.
Uyku sersemi adam telefonu açtı.
Telefondaki ses annesine aitti.
Telaşlandı, korktu başlarına bir şey mi gelmişti?
Annesi 'nasılsın oğlum iyi misin?' diye sordu.
... Oğlu şaşkın bir ifadeyle 'iyiyim anne hayırdır bir şey mi oldu siz iyi
misiniz?' dedi.
Annesi 'biz iyiyiz bir şeyimiz yok sadece sesini duymak istedim' dedi.
Oğlu da 'anne bunun için mi aradın saat sabahın üçbuçuğu yarında
konuşabilirdik' diyince annesi de 'rahatsız mı ettim oğlum?' dedi.


Oğlu 'evet anne rahatsız ettin' diyince annesi

'30 sene önce sen de beni bu
saate rahatsız etmiştin, doğum günün kutlu olsun'.

ogrtmn35

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • İleti: 17.326
  • Teşekkür 176607
    • Çevrimdışı
  • # 23 Kas 2011 23:27:34
Kavak Agaci Ve Kabak..
Ulu bir kavak agacinin yaninda bir kabak filizi boy göstermis. Bahar ilerledikçe bitki kavak agacina sarilarak yükselmeye baslamis. Yagmurlarin ve günesin etkisiyle müthis hizla büyümüs ve neredeyse kavak agaciyla ayni boya gelmis.

Bir gün dayanamayip sormus kavağa:

“Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?”
10 yilda” demis kavak

10 yilda mi?” diye gülmüs ve çiçeklerini sallamis kabak

“Ben neredeyse 2 ayda seninle ayni boya geldim bak!”

“Dogru” demis agaç “dogru”

Günler günleri kovalamis ve sonbaharin ilk rüzgarlari basladiginda

Kabak önce üsümeye sonra yapraklarini düsürmeye, soguklar arttikçada asagiya dogru inmeye baslamis.

Sormus endiseyle kavaga:
“Neler oluyor bana agaç?”

“Ölüyorsun” demis kavak
“Niçin?”

“Benim on yilda geldigim yere sen iki ayda gelmeye çalistigin için”

alanyap

  • Uzman Üye
  • *****
  • 3. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 1.788
  • Teşekkür 4682
    • Çevrimdışı
  • # 25 Kas 2011 23:43:10
İncitmeyecek kadar uzak,üşümeyecek kadar da yakın olabilmek...
Eski zamanların dondurucu bir kışından bütün hayvanlar çok etkilenmiş,büyük
kayıplar vermişler. Ama en çok kayıp veren kirpilermiş. Çünkü onların pek
çok hayvan gibi kalın kürkleri yok, kendilerini sıcak tutması zor olan
dikenleri var.Bu durumdan en az zararla kurtulmak için kirpiler meclisi
toplanmış,çözüm aramaya başlamış.Tartışa tartışa,nihayet gece olunca tüm
kirpilerin bir araya toplanmasına,birbirlerine yakın durarak geceyi
geçirmelerine karar verilmiş.Böylece kirpiler birbirlerinin vücut
sıcaklığından yararlanacak,aralarındaki hava tedavülünü önleyerek donmaktan
kurtulacaklarmış. İlk geceki deneyimlerinde bunun işe yaradığını
görmüşler.Ama başka bir problem çıkmış ortaya.Üşüyen kirpiler birbirlerine
fazla yaklaştıklarından yaralanmalar gerçekleşmiş.Daha sonraki gece
yaralanma korkusundan birbirlerinden uzak durmuşlar ama bu seferde;donmalar
meydana gelmiş.Ne var ki, her gece kah uzaklaşa kah yakınlaşa, deneye yanıla
birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak kadar yakın,ancak
birbirlerini incitmeyecek kadar uzak durmayı öğrenmişler.

KISACA ; Bizim de uzun dikenlerimiz var.Bunlar hayata karşı filtrelerimiz.
Bazen faydalı,bazen de zararlı.Çoğu zaman,kimseleri yaklaştırmıyoruz
yanımıza. Filtrelerimizden elemeden kimseleri sokmuyoruz özel dünyamıza.Ne
var ki, sıcaklık ancak yakınlaşmakla mümkün. Birbirini incitmeyecek kadar
uzak,hayatın soğuk zamanlarında üşümeyecek kadar da yakın olmayı

öğrenmeliyiz. Aynen kirpiler gibi...

ogrtmn35

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • İleti: 17.326
  • Teşekkür 176607
    • Çevrimdışı
  • # 26 Kas 2011 19:21:35
Okumaya Değer . . .

Şehre gelen papazın biri, Müslüman bir çocuğa kilisenin yolunu sorar:
“Yavrum, ben yabancıyım, kilise nerede, yolunu gösterir misin?”
“Peki amca...” der ve onu kiliseye götürür.
Yaklaşınca : “Yavrum, seni çok sevdim! Şu parayı ve şekerleri al; yarın kiliseye gelirsen sana Cennetin yolunu gösteririm.”
Çocuk şöyle der:
“Peki, ama sen kilisenin yolunu bile bilmiyorsun; Cennetin yolunu nasıl göstereceksin...???

ogrtmn35

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • İleti: 17.326
  • Teşekkür 176607
    • Çevrimdışı
  • # 27 Kas 2011 00:46:45
-Cami Kapısından Geçerken Ezanın Okunduğunu Duyan Şoför Geriye Dönüp Patronundan İzin İster :
 -Beyefendi İzin Verirseniz Ezan Okunmuşken Şuracıkta Namazımı Kılsam da Yola Devam Etsek? Der
Patron Pek de Memnun Olmasa da İzin Verir.
Şoför Camiye Girer, Patron da Arabanın İçinde Bekler. ... ... ...

Ancak Cemaat Namazını Kılıp Çıktığı Halde Şoför Çıkmayınca Canı Sıkılan Patron, Arabadan İnip Caminin Avlusuna Dalar, Pencere Camına Başını Dayayıp İçeri Bakar ki ,Şoför Ellerini Açmış Duaya Devam Ediyor..

Camı Tıklatarak Seslenir:
-Herkes Çıktı Ne Duruyorsun Sen de Çıksana!
Gelen Cevap

İbretlidir ; Bırakmıyor ! -Kim Bırakmıyor? Der Patron ,
 -Cevap Gelir ; Seni İçeri Bırakmayan !
Bir Düşünce Sarar Patronu 'Seni İçeri Bırakmayan' Nidası ..
Hemen Orada Abdestini Alır Camiye Girer ve Yanına Vardığı Şoföre Seslenir İşte , Der Beni de Bıraktı!
Yaşlı Gözlerle Bakan Şoför Seslenir : -Elbette Bırakır, Der. Deminden Beri Boşuna mı Gözyaşlarıyla Dua Ediyorum Sanıyorsun ?
Senin Dışarıda Kalmana Gönlüm Bir Türlü Razı Olmadı.
Ellerimi Açıp İçeri Alınman İçin Dua Ettim. Şükürler Olsun RABBİM Kabul Etti Duamı da İçeri Aldı Seni Dışarda Bırakmadı



 Dua müminin silahıdır. Mümin bir başka mümin kardeşine mutlaka dua da yer verir.

handan333

  • Uzman Üye
  • *****
  • 5. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 721
  • Teşekkür 2792
    • Çevrimdışı
  • # 27 Kas 2011 10:32:30
ogrtmn35 kardeşim Allah senden ve diğer yazanlardan razı olsun sabah sabah ailece okuduk ve duamızı ettik: Rabbim rızan için çalışmak ve çalışanlara faydalı olmak nasip et hepimize

siraçisra

  • Bilge Üye
  • *****
  • Zihin Eng. Öğrt.
  • İleti: 6.775
  • Teşekkür 29849
    • Çevrimdışı
  • # 27 Kas 2011 13:36:05
..."Yollari oldukca uzunmus, yokus yukari gidiyorlarmis, gunes yakiciymis,
 ter icinde kalmislar, susamislar.
 
Bir donemecin ardinda harika bir mermer kapi gormusler; kapi, ortasinda bir
 cesme bulunan altin doseli bir meydana aciliyormus, cesmeden berrak bir su
 akiyormus.
 
Yolcu kapidaki bekciye donmus.
 
'Iyi gunler.'
 
'Iyi gunler,' diye yanit vermis bekci.
 
'Burasi harika bir yer, adi ne?'
 
'Burasi cennet.'
 
'Ne iyi, cennete gelmisiz, cunku cok susadik.'
 
'Iceri girip dilediginiz kadar su icebilirsiniz', demis bekci ve eliyle
 cesmeyi gostermis.
 
'Atimla kopegim de susadilar.'
 
'Kusura bakmayin,' demis bekci.
 
'Buraya hayvanlar giremez.'
 
Yolcu cok uzulmus, cok susamismis, ama suyu tek basina icmek istemiyormus.
 Bekciye tesekkur edip yoluna devam etmis. Epeyce bir sure yamac yukari
 gittikten sonra eski gorunumlu kucuk bir kapiya varmislar, kapi iki yani
 agaclikli toprak bir yola aciliyormus. Agaclardan birinin altinda, sapkasini
 alnina indirmis, uyur gibi yatan bir adam varmis.
 
'Iyi gunler,' demis yolcu
 
Adam basini sallamis.
 
'Atim, kopegim ve ben cok susadik.'
 
'Surada taslarin arasinda bir pinar var,' diyen adam eliyle orayi isaret
 etmis.'Istediginiz kadar su icebilirsiniz.'
 
Yolcu, ati ve kopegi pinara gidip susuzluklarini gidermisler.
 
Yolcu bekciye tesekkur etmis.
 
'Istediginiz zaman yine gelebilirsiniz,' demis bekci.
 
'Buranin adi ne?'
 
'Cennet.'
 
'Cennet mi? Ama mermer kapidaki bekci bana orasinin cennet oldugunu
 soyledi.'
 
'Orasi cennet degil cehennemdi.'
 
Yolcunun akli karismis 'Sizin adinizi kullanmalarina niye izin veriyorsunuz?
 Yanlis bilgi vermeleri buyuk karisikliga neden olur!'
 
'Hic de degil. Aslinda onlar bize buyuk bir iyilikte bulunuyorlar. En iyi dostlarina sırt cevirenlerin hepsi orada kalıyor cunku

ogrtmn35

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • İleti: 17.326
  • Teşekkür 176607
    • Çevrimdışı
  • # 27 Kas 2011 18:24:26
Cimri bir adam, tüm mal varlığından emin olmak için her şeyini satar ve altına çevirir.

Altınları yer altına gömüp ara sıra kontrol eder.

Bir gün bir işçisi onu ararken cimriyi altınları gömdüğü yeri keşfeder.

Gece vakti altınların olduğu yere gidip, tüm altınları çalar.

Cimri altınların gömülü olduğu yere geldiğinde tüm altınlarının çalındığını anlar.

Ağlaya ağlaya kendini perişan eder bir vaziyette iken; bir komşusuna durumu anlatır.

Komşusu ona şöyle der:

“Kendini üzme artık, bir taş alıp aynı çukura koy ve o taşın altınların olduğunu düşün.

Çünkü kullanmayı hiç düşünmediğine göre taş da aynı işi görecektir.

zalim09

  • Bilge Üye
  • *****
  • Öğretmen Adayı
  • İleti: 7.898
  • Teşekkür 16273
    • Çevrimdışı
  • # 27 Kas 2011 20:42:05
"Her ne doğrarsan aşına, o çıkar karşına."

Sık sık evinin kapısını çalıp birşeyler dilenen kadından bıkıp, oldukça rahatsız olan evin hanımı, bir gün yine
 aynı dilenci kapısını çaldığında ondan kurtulmaya karar verir. Dilenciye biraz beklemesini söyleyip mutfaktan
 bir ekmek alır ve ortasından yararak arasına peynir, zeytin yerleştirir. Tabii bu arada arasına haşarat
 öldürmede kullandığı kuvvetli zehirden dökmeyi de ihmal etmez.
 
Dışarıya çıkıp ekmeği dilenciye uzattığında, kadın "Allah razı olsun." deyip evden ayrılır.
 
İyice acıkan kadın bir caminin avlusunda biraz önce kendisine verilen ekmeği çıkarıp tam yiyeceği esnada
 elini yüzünü yıkamakta olan bir askerin kendisine baktığını görür. Askerin halinden, yoldan geldiği ve
 yorgunluğu anlaşılmaktadır. Dilenci, askerin bakışlarından onun aç olduğunu ve sanki "Biraz da bana ver."
 Manasını çıkarmıştır. Gencin haline acıyan kadın ekmeğin hepsini askere buyur eder ve oradan uzaklaşır.
 
Dilenci kadının verdiği ekmeği iştahla yiyen asker, çok geçmeden acıyla kıvranmaya başlar.
 Bir müddet sonra camiye gelen cemaat yerde kıvranan gencin kimin nesi olduğunu sorup öğrendikten sonra
 alıp evine götürürler.
 
Evin hanımı, aylardır binbir ümitle terhisini beklediği yeni terhis olmuş oğlunu perişan vaziyette karşısında
 görünce çırpınmaya, dövünmeye başlar. Biraz zaman geçip de sakinleşen kadın, oğluna ne olduğunu,
 niçin kıvrandığını sorup öğrenmeye çalışır.
 
Delikanlı biraz önce cami avlusunda bir dilenci kadının kendisine ekmek verdiğini, onu yedikten sonra bu hale
 geldiğini söyleyince kadın ona verdiği ekmeği hatırlar ve başından aşağıya kaynar sular dökülür. "Ben ne yaptım?" diye dövünmeye başlar ama iş işten geçmiştir. Arslan gibi delikanlı oracıkta hayata gözlerini yumar....

hercaihoca

  • Uzman Üye
  • *****
  • 1. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 1.385
  • Teşekkür 6311
    • Çevrimdışı
  • # 01 Ara 2011 21:51:20
İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek birbirlerine zekâ gösterisi yaparlardı.
Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynisi üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.
Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komsu ülke hükümdarına gönderildi.
Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.
Söyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: ..

“-Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynisi gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver.”

Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler.

Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi. İyi okumuş, akilli ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.

Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.

Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı. İkinci heykele de ayni işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı. Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu.

Hükümdar heykelleri gönderen komsu hükümdara cevabi yazdı:

“Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir. Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir. En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır. Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim.”….

 
Alıntıdır---

 

Egitimhane.Com ©2006-2023 KVKK