Konu: İbretlik Hikayeler  (Okunma sayısı 1058451 defa)

meyvrik

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 2. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 308
  • Teşekkür 1004
    • Çevrimdışı
  • # 23 Haz 2020 19:11:32
💵💴💶💷💵💴💶💷💵💴💶💷💵💴💶💷
                            SANA GELİR
                               (Anektod)
💵💴💶💷💵💴💶💷💵💴💶💷💵💴💶💷
İstanbul'dan Elvan Küçük anlatıyor:

Çorum’da Gazi Caddesi’nde yürüyordum. Şehrin meşhur meczuplarından biri geldi yanıma… Herkes gibi ben de onu tanıyordum. Garibanın tekiydi ve elbette zararsız biriydi. Yaz günü kat kat giyer, hep gezerdi. Geldi önümde durdu, elini uzattı ve:

“-Bana para ver!” dedi.

Elimi attım cebime, çıkarttım cebimdekileri. İçinden bir yirmilik uzattım kendisine. Gözlerimin içine baktı ve:

“-Onu değil” dedi "şunu istiyorum" diyerek elimdeki paraların içinden elliliği gösterdi.

“-Neden onu istiyorsun?” diye sordum şaşkınlıkla.

Kendinden gayet emin ve bana emrivaki bir şekilde: “Sana gelir. Sen onu ver bana" dedi.
İtiraz etmedim, elliliği çıkarttım verdim. Gözlerimin içine bakarak:

“-Sana gelir” dedi tekrar ve uzattığım elliliği alıp kalabalığın içinde yürüdü gitti…

Onun bu ısrarlı hareketine şaşırdım doğrusu. “Hayırdır inşallah” diyerek hayra yordum tabi ki.
Hani derler ya “Delidir ne yapsa yeridir” ben de öyle düşündüm. Bizim bilip bilmediğimiz nice hadiselerin nice sebepleri hikmetleri vardır kim bilir, diyerek oradan ayrıldım…

Eve geldim. Kayınvalidem bize gelmişti. “Hoş geldin” faslından sonra kayınvalidem:

“-Oğlum” dedi, "bana para geldi mirastan. Payıma şu kadar düştü ve ben bu paranın elli bin lirasını size vermek istiyorum. Alın ihtiyaçlarınız için kullanın."

Gündüz o meczubun dedikleri geldi hatırıma...

Donup kaldım bu işe. Oturdum bir güzel ağladım, Rabbime şükür ve dua ettim, “acaba deli olan kim” diye… "Sana gelir" demişti de “bizim deli” ben ciddiye almamıştım onu. Dediği şeyin hem de kısa sürede gerçekleşmesi beni farklı iklimlere götürdü.

Kalp gözü mü bu, başka bir şey mi bilemiyorum. Lakin bu dünyada yaptığınız - ettiğiniz her şeyin sizi bir şekilde mutlaka bulacağınız unutmayın asla!

Kurşun mu atıyorsun birisine sana misliyle gelir. Bir dal çiçek mi uzatıyorsun birisine sana demet demet gelir. Gülüyor musun birisine, içtenlikle sana kahkahayla karşılığı ulaşır. Ağlıyor musun birisinin acısına, mutlaka senin gözyaşlarına onun gözyaşları da karışır.

Sana gelir; iyilik yaparsan iyilik gelir. Bundan sonra attığın her adıma dikkat et; sana gelir. İyi güzel yere doğru attığın her adım aynı şekilde sana dönecektir. Tam tersi olursa o da öyle olacaktır.

Bu yüzden yaptığınız ve istediğiniz her şeye dikkat edin ve safdil birisi de sizden bir şey istedi diye onu “kale almazlık” etmeyin. Hemen reddetmeyin derim ben…

 Çünkü onun heybesinde de kocaman bir "sana gelir!” vardır…
💵💴💶💷💵💴💶💷💵💴💶💷💵💴💶💷

hicran10

  • Uzman Üye
  • *****
  • İleti: 1.201
  • Teşekkür 4055
    • Çevrimdışı
  • # 23 Haz 2020 19:13:17
[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.]
İnsаn nе için yаşıyorsа onun büyüklüğü vе önеmi kаdаr yüksеlir.

meyvrik

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 2. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 308
  • Teşekkür 1004
    • Çevrimdışı
  • # 24 Haz 2020 13:47:29
🚎🚗🚑🚓🚎🚗🚑🚓🚎🚗🚑🚎🚗🚑🚓🚎🚗
         YARALIYA YARDIM EDEYİM DERKEN
                                 (Anekdot)
🚎🚗🚑🚓🚎🚗🚑🚓🚎🚗🚑🚎🚗🚑🚓🚎🚗
İstanbul'dan Murat B. Anlatıyor:

Hayli bir zaman oldu başımdan bu hatıra geçeli… İstanbul’da nüfusun bu kadar kalabalık olmadığı yıllardı. Zannediyorum, Bakırköy istikametinden geliyordum. E-5 yoluna çıkan kavşakta, telaşlı bir kalabalık gördüm. Galiba trafik kazası olmalıydı. Yolum mecburen oradan geçtiği için, olay yerinde durup baktım. Sanki benim orada durmamı bekliyorlarmış. Hemen önümü çeviren birkaç kişi yalvarırcasına ısrar etti:

“Kardeşim, bu adama bir minibüs çarpıp kaçtı. Henüz ölmedi, yaşıyor... Ne olur şu adamcağızı hastaneye yetiştiriver!”

Seve seve yapabileceğim bir istekti ama çekindiğim bir şey vardı. Bu adam ya yolda ölürse, o zaman ben kendimi nasıl kurtarırım ve kaza ile ilgim olmadığını nasıl ispat ederdim?  Endişemi orada bulunanlara de söyledim. İki kişi kendilerinden gayet emin bir hâlde cevap verdiler:

-Korkma. Eğer bir aksi durum olursa, biz sana şahitlik etmeye hazırız. Sen bir an önce adamı hastaneye yetiştir!

O iki kişinin adlarını ve iletişim bilgilerini alelacele yazıp yaralıyı otomobilime koymalarına müsaade ettim. Siz de gelin dedim ama her biri bir bahane söyledi. Artık iş başa düşmüştü. Dörtlü lambalarımı yakıp süratle hastanenin acil servisinden içeri girdim. Çok şükür yaralı adam henüz ölmemişti. Ama komalık hâldeydi.

Acil servisteki doktorlara durumu anlatıp yaralıyı teslim ettim ama benim oradan ayrılmama müsaade etmediler. Korktuğum yavaş yavaş başıma geliyordu işte;

-Bir dakika beyefendi! Getirdin gidiyorsun ama bu kazayı senin işlemediğini biz nereden bilelim, değil mi?

Hastane polisi de olaya derhal el koymuş ve durum kesinlik kazanana kadar, benim orada kalmamı tembih etmişti.

Hemen, isim ve iletişim bilgilerini iki şahıstan bahsettim... “Bu kişiler şahit. Bir minibüs çarpıp kaçmış. Ben yoldan geçerken yardım için aldım adamı” dedim... O yıllarda kamera kayıtları filan yoktu…

Bu esnada adamcağızın vefat ettiğini söylediler. Kurtaramamışlardı... Şimdi ayıkla pirincin taşını!..

Hatta korktuğum bir başka durum da otomobilimin ön tamponunu o sabah bir yere çarpmıştım. Önünde eğiklik vardı. Tam beni şüpheli duruma düşürecek şekildeydi tampon...

Neyse, polis o iki kişiyle alakalı telefonları çevirip isim ve meslekleri yazılı şahısları sordu. Heyhat ki, o telefonlarda o isimlerde kişiler yoktu... Demek beni o an ikna etmek için uydurma isim ve adres vermişlerdi. Bu defa bir de yalancı durumuna düşmüştüm.

Otomobilime bindirdikleri ve hastaneye yetiştirdiğim yaralı ölmüştü!.. Şahidim yoktu. Arabam trafik kazası yaptığımı gösteriyordu. Şahit iki kişi dediğim isimler sahte çıkmıştı. Dolayısıyla yalancı durumuna düşmüştüm. Kılık kıyafetime ve o günkü hâlime bakıldığında kim görse benden şüphelenirdi.

Peki ben ne yapacaktım Allah’ım?

Polisle birlikte hastanenin polis bürosuna gidip hakkımda yapılacak kanuni işlemleri beklemeye başladım. Yapılacak bir şey vardı. Yüce Allaha yalvarıp dua etmek.

Polis memurunun yanında beklerken içimden bildiğim bütün duaları okuyup din büyüklemizin hürmetine bir kurtuluş yolu vermesi için Rabbime yalvarmaya başladım. Utanmasam orada oturup hüngür hüngür ağlayacaktım. Ama belki ağlamam bile aleyhime olacaktı. Çünkü suçlu olanın ağlaması pişmanlık duyması veya başına gelecekleri düşünmesi açısından önemli bir beden dili veya ruh hâli sayılabilirdi.

Vakit bir hayli ilerlemişti. Polisten izin isteyip eve telefon ettim. Ama ne hâlde olduğumu bildirmedim. Sadece “beni merak etmeyin bir işim çıktı belki bu gece gelmeyebilirim” diye kısa bir bilgi verip telefonu kapattım. Acaba o gece veya ondan sonraki gece evime gidebilecek miydim?

Polis, benim mahzun hâlime bakıp acıyor ama kanunen elinden bir şey gelmiyordu.

“Kardeşim” dedi: “Biliyorum belki haklısınız ama o adama minibüsün çarpıp kaçtığını ispat etmediğiniz müddetçe biz bir şey yapamaz ve seni muhatap kabul ederiz. Veya şahit bulmanız lâzım.”

Polis doğru söylüyordu. Ama ben bu istediklerini yerine getirebilmekten acizdim... Bir sandalyeye oturup, tekrar başladım duaya... İçin için ağladım... O andaki ruhi durumumu kelimelerle anlatmam imkânsız...

Aradan biraz zaman geçmişti. Kalbime bir incelik geldiğini hissediyordum. Polise dedim ki birden:

-Ne olur, doktor beyle görüşelim de yaralının yanma gidelim. Belki ölmemiştir. İçime doğdu birden...

Polis, bu isteğimi, zannediyorum beni kırmamak için yerine getirdi. Doktora gidip hâlimi anlattım.

O yıllarda şimdiki gibi hastaneler arı kovanı gibi kaynamıyordu… Doktor da, vicdan sahibiydi iyilik ettim diyen birine böyle davranmamak için kabul etti. Morg görevlisi, doktor, polis vb. birlikte gittik morga... Henüz işlemler yapılmadığı için kefenlenmemişti bile. Üzerindeki örtüyü kaldırdıklarında adam boylu boyunca kan revan içinde yatıyordu...

“Gördün işte ölmüş” dediler.

Boynu bükük geri döndük... Galiba, resmî tutanaklar hazırlanıyordu. Benim oraya gelişim ve anlattıklarım tek taraflı olduğu için yetersizdi.

Bu arada, içimden, sanki adamın ölmediği hissi, beynime hücum ediyordu... Tekrar yalvardım...

“Ne olur bir daha bakalım” dedim ağlarcasına yalvararak... Doktor, “Galiba bu adam, aklını oynattı?” gibilerden baktı suratıma. Ama sağ olsun yine isteğimi kırmadılar. Tekrar morga gidip baktık. Yaralı yine cansız yatıyordu... Artık benim de ümidim kesilmişti... Hatta doktor da polis de kesin bir dille ifade ettiler:

“Gördün işte... Adam ölmüş. Ondan ümidini kes artık!”

Zaten ben ümidimi çoktan kesmiştim ama dua edip Allaha sığındıkça, evliyaların hürmetine diye yalvardıkça, o adamın ölmediği hissi doğuyordu içime... İçime o his doğunca da, gidip bakmak ihtiyacı duyuyordum...

İnanın üçüncü defa yine o hisle dolup taştım... Bu defa polise ve doktora diyecek yüzüm de yoktu... Ama kendime hâkim olamadım... Yalvardım tekrar...

“Efendim, inanın içimde hep bu his var... Ben iyilik yapmaktan başka bir bilgisi olmayan kimseyim. Söz veriyorum. Eğer bu defa da ölmüş olarak görürsek, bir daha bu istekte bulunmayacağım, söz veriyorum” dedim... Ama doktor, kabul etmedi teklifimi... Bu defa polis memuru, rica etti doktora:

“Hocam bu kimse bu adama çarpmış olsa bu derece yalvarmaz efendim. Bu da son isteği... Eğer müsaade ederseniz sözünü yerine getirelim de içinde ukde kalmasın!” dedi...

Yine gittik morga... Doktor usulen geldiği için geriden bakıyordu... Polis, cesedin yüzünü açtı... Ben ağzım açık, gözlerim yuvalarından fırlayacak gibiydim. O anda bir kıpırdama oldu... Gözlerini, derin bir inilti ile araladı... Ölmemişti adam... Doktor, bu hâli görünce koşar adım geldi...  Polis, adama hemen sordu:

“Sana kim çarptı beyefendi? Hatırlıyor musun?”

Adam, gayet anlaşılır şekilde:

“Bana bir minibüs çarptı ve kaçtı” dedi... Dedi ama sanki bu sözü söylemek için canlanmıştı... Sözünü tamamlayıp tekrar sedyede hareketsiz kaldı...

Ölmüştü işte... Yani tekrar ölmüştü...

Polis doktorun da huzurunda, işittiği bu sözü zapta geçirdi ve beni serbest bıraktılar...

Yeminle söylüyorum bu olayı bizzat yaşadım... Yüce Allah, evliyası hürmetine kendisinden yardım isteyen bir zavallı kulunu kurtarmak için neler yapmaya kadir değil ki?
🚎🚗🚑🚓🚎🚗🚑🚓🚎🚗🚑🚎🚗🚑🚓🚎🚗

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 21.446
  • Teşekkür 153610
    • Çevrimdışı
  • # 01 Tem 2020 09:59:16
Artık Evlenebilirsin...

Bir zamanlar bir genç herkes gibi evlenmek istiyordu. Bu niyetini ailesine açtığında babası ona şöyle dedi:

Elbette oğlum elbette evlenebilirsin. Bana kendi alınterinle kazandığın bir altını getirdiğindeseni hemen evlendireceğim.

Delikanlı babasının bu sözlerine gülümsedi. Ne kadar da kolay bir sınavdı bu böyle. Ertesi gün istenilen altın lirayı götürüp gururla babasının avucuna koydu. Babası hiçbir şey söylemeden altını evlerinin yanından akan nehre fırlattı.
Çocuk altının düştüğü nehre şaşkınlıklı bir-iki saniye baktıktan sonra babasına döndü ve sordu:

Şimdi evlenebilirim değil mi babacığım?


Babası başını iki yana salladı:

Hayır oğlum. Sana kendi alınterinle ve emeğinle kazandığın bir altını getirmeni söylemiştim. Bu altını sen kazanmamışsın ki!

Genç delikanlı babasının gerçeği nasıl keşfettiğini anlayamamıştı. Sahiden de parayı bir arkadaşından ödünç almıştı. Ertesi gün bu defa annesinden bir altın borç aldı ve parayı babasına götürdü.
Babası altını aldı ve yine nehre fırlattı. Delikanlı bir kez daha şaşırmıştı:


Bunu niye yapıyorsun baba anlamadım. Ama sana bir altın getirmiş oldum artık evlenebilir miyim?

Babası bu defa da izin vermedi oğluna:

Bu altını da sen kazanmamışsın!

Genç babasının yanından ayrıldıktan sonra uzun uzun düşündü. Başkasından borç alıp getirdiğinde babası parayı yine nehre atacaktı ve bu gidişle evlenemeyecekti. O yüzden bir iş bulup çalışmaya ve altını kendi emeğiyle kazanmaya karar verdi.
Günler geçti ve kazandığı bir altını babasına götürdü. Babası her zamanki gibi parayı nehre atmaya hazırlanıyordu ki oğlu can havliyle babasının kolunu tuttu ve bağırdı:

Hayır baba! O altını nehre atamazsın! Onu kazanmak için günlerce çalıştığımı ve sırtımın ağrılar içinde kaldığını biliyor musun sen?

Babası yüzünde ışıltılı bir gülümseme ile elini oğlunun omzuna koydu ve:

İşte şimdi evlenebilirsin oğlum

dedi. 

Çünkü emeğinin karşılığı olan bu altının değerini artık biliyorsun ve eminim ki onu akıllıca harcayacaksın.

meyvrik

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 2. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 308
  • Teşekkür 1004
    • Çevrimdışı
  • # 04 Tem 2020 16:51:49
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
            EY SU! ALLAHIN İZNİYLE ÇIK!
                            (Menkıbe)
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
Ahmet Eflaki Efendi "rahmetullahi aleyh", 1300 lü yıllarda Anadoluda yaşayan Evliyadandır.

Konya’da vefat etti.
Kabr-i şerifi de oradadır.

Bu zat, birkaç talebesiyle yolculuğa çıktı bir gün.
Az sonra namaz vakti girdi.

Bir kuyu başında konakladılar.
Ancak su, çok derindeydi.

İp ve kova da yoktu yanlarında.
Şaşırıp kaldılar.

Büyük Veli sessizce dua etti bir kenarda:
- Ya Rabbi! Abdest alacağız. Bize yardım et!

Sonra kalkıp kuyu ağzına geldi.

Ve seslendi aşağıya doğru:
- Ey su! Allah’ın izniyle çık da abdest alalım.

O anda yükseldi su.
Hatta taştı kuyu ağzından.

Talebeler sevinmişti.
Abdest alıp namazlarını kıldılar.

Sonra, “Su nasıl da yükseldi?” diye konuşuyorlardı ki, mübarek zat işitip döndü onlara:
- Bu, hiç mühim değil çocuklar.

Gençler sordu:
- Mühim olan nedir hocam?
- İslamiyet’e uymaktır.

Şöyle devam etti:
- Dinden kıl ucu kadar ayrılan kimsede de böyle haller görülebilir. Ama o “İstidrac” dır ki, Allah’a sığınırız böyle şeyden.

Sonra derin bir nefes aldı:
- Çocuklar, en büyük keramet nedir biliyor musunuz?

- Bilmiyoruz efendim.
- En büyük keramet “istikamet” tir.

Anlamadılar:
- İstikamet nedir hocam?
- İstikamet, İslamiyet yolunda, hiç sapmadan, dosdoğru yürümektir. Farzları yapıp haramlardan kaçmak gibi fazilet yoktur dinimizde. En mühim farz ise “Beş vakit namaz” dır.

Ve ekledi:
- Mesela bir vakit namazım kazaya kalacağına, bin defa ölmeyi tercih ederim.


GÜNAH İŞLEMEMEK İÇİN

Bir gün de gencin biri;
- Efendim, günah işlememek için ne yapayım? diye sordu bu zata.

Cevaben;
- Namaza çok ehemmiyet ver, buyurdu.

Delikanlı arzetti:
- Namazımı kılıyorum efendim.

- Buna rağmen mi günahtan kurtulamıyorsun?
- Evet efendim.

Buyurdu ki:
- Evladım, insanı günahlardan uzaklaştırmayan bir namaz, doğru kılınmıyor demektir. Dosdoğru kılmış olsan, günah işleyemezsin.

Hatasını anlamıştı genç.

O günden sonra namazlarını düzgün kıldı.
Ve günahlar “iğrenç” ve “çirkin” gelmeye başladı kendisine.
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸

dark city

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 1. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 370
  • Teşekkür 2222
    • Çevrimiçi
  • # 12 Tem 2020 12:33:22
Bir arkadaşım anlatmıştı ve çok beğenmiştim. Sizlerle de paylaşmak istiyorum.

Eskiden bir padişah ve bu padişahın yaşanılan her olumlu ve olumsuz olay karşısında: "BUNDA DA BİR HAYIR VARDIR PADİŞAHIM" diyen bir veziri varmış. Padişah, vezirinin o sözü sık sık söylemesinden rahatsız olurmuş. Bir gün kaza sonucu bir parmağını kaybeden padişaha veziri yine " bunda da bir hayır var" deyince padişah sinirlenmiş ve askerlerine atın bunu zindana demiş. Vezirin son sözleri yine aynıymış. Vezir zindanda yatadursun ava meraklı padişah bir gün askerleri ile ava çıkmış. Bir yamyam kabilesine rastlayınca kendisi hariç tüm askerleri yamyamlar tarafından katledilmiş. Kendisinin bir parmağı eksik olduğu için o yamyam kabilesinin inancına göre padişahın eti yenilmezmiş. Saraya gelen padişah sevinçle karşılanmış. Soranlara ise demek ki parmağımın kesik olmasında bir hayır varmış deyince aklına veziri gelmiş. Hemen zindandan veziri huzuruna çağırmış ve başından geçenleri anlatmış. Sonra da vezire sormuş: her şeyi anladım da zindanda aylardır yatıyorsun hatta zindana giderken itiraz etmedin ve bunda da bir hayır var dedin. Aylarca zindanda suçsuz yere yatmandaki hayır ne olabilir ki diye sormuş vezire. Vezir de demiş ki : "Ne hayrı olacak pafişahım o ava ben de sizinle gelecektim ve yamyamlar beni de yiyeceklerdi. "

Tıpkı kıssada olduğu gibi koronavirüste de bizim hiç bilemeyeceğimiz bir hayır olabilir. Sağlıkla dolu günler dilerim.

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 21.446
  • Teşekkür 153610
    • Çevrimdışı
  • # 13 Tem 2020 10:05:28
Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez...

Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç. Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında…

Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp,şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...

Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular, hem de çok mutlu... Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen,banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık  hale getirmek uğuruna bitip tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağmen çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... "Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adam "Hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep...

Bazen  eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak"  Kütüphanenin ikinci rafına başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya  koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten...

Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları  kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..." "Sen istersin  de ben hiç hayır diyebilir miyim?" diye yanıt verdi adam. "Amerika’daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık..."

Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..."

Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...

Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya..."

"Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın.

Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...

Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle...

İlk celsede boşandılar...

Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.

Aradan bir yıl geçti. Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı:

"Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika’daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..."

Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu...

Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz vermeni  istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın...

Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:

"Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım.

     😢😢          

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 21.446
  • Teşekkür 153610
    • Çevrimdışı
  • # 14 Tem 2020 19:57:56
Hayatimda hiç yasamadigim bir olaydi ne oldugunu anlayamiyordum. Üzerimde bir örtü vardi. Ve etrafimda insanlar hiçkira hiçkira agliyordu. Ne oldugunu hala anlamis degildim. Neden üzerimde örtü vardi ve neler oluyordu. Ellerimi oynatamiyor kimildayamiyordum. Allah’im neler oluyordu, bana neler olmustu. Ayaga kalkmak istiyordum ama kalkamiyordum. Anne neredesin, sesini duyuyorum ama seni göremiyorum. Neden agliyorsun anne... Yanima gel üzerimdeki örtüyü al. Ben alamiyorum anne... Bir ara bir el üzerimdeki örtüyü aldi. Bu babamdi ve gözleri aglamaktan sismisti. Neden agladin baba... Ben neredeyim. Neden konusamiyorum. Annemde orda, annem yikilmisti sanki. Agliyordu hem de hiçkira hiçkira. Aglama anne! Aman Allah’im! Eyvah!! Ben ölmüstüm. Evet ben ölmüstüm ve bu etrafimdaki insanlar benim cesedimin üzerinde agliyorlardi. Aglama anne! Aglama baba!! Allah’im! Bana yardim et, bana dayanma gücü ver. Annem üzerime yatti ve aglamaya devam etti. Bir yandan da; Oglum, yavrum neden bizi biraktin, diyordu. Anne! Anne! aglama anne. Ya babam. Heybetli babam, evimizin diregi babam. Aglama baba! ne olursunuz aglamayin. Kardeslerim, komsularimiz tamami agliyorlardi. Anne seni son bir defa öpmek, koklamak, sarilmak isterdim ama simdi olmuyor anne. Annem!! Annem!! Sonra üzerimi tekrar örttüler. Beni bir tabuta koydular. Evimizden son kez çikiyordum. Hem de dönmemek üzere Anne!! Ne olur beni birakma Anne!! gitmek istemiyorum ... Annneeeeeeeeeeee
Yagmur yagiyor tabutumun üstüne. Damlalari duyuyorum. Beni camiye götürüyorlardi son kez. Hayatta gitmedigim camiye son kez götürülüyordum. Allah’im götürmeyin. Ne yüzle gidecegim!! Hayatta gitmek istemedigim camiye götürmeyin beni..... Ve imamin er kisi niyetine deyisi... Hakkinizi helal ediyor musunuz? Evet sesleri neye karsi... Hepsine de hakkim geçmisti. Ben kul olamadim kardes olamadim, Allah huzuruna nasil varirim......
Ve evet..... Allah’im heyhaaaaat!!!!! Heyhaaaaat!!!!!Beni son ziyaretgahima götürüyorlar. Evet kabristana! Allah’im götürmeyin. Ne olur götürmeyin bu naçiz bedeni. Beni tabuttan çikardilar, kefenime babam sarildi, annem uzaktan seyrediyordu. Aglamaktan gözyaslari kurumustu. Anne! beni alsana yanina anne.....beni birakmasana anne..... annecigim canim annem..... gitme beni birakma anne... Babam sarildi kefenime gözyaslari içinde. Beni 2 metre derinlikteki mezara indirdi. Öptü kefenimi, sarildi sarildi, oglum dedi kulagima.....
Babaaaaaaaaaaammm!!!! Gitme, beni birakma. Sonra çikti aglayarak. Üzerime taslar dizdiler. Toprak döktüler. Yalniz basima kaliyordum Tek basima, kimsesiz. Anne! baktabul
Neredesin anne..... Dualar edildi, tevhidim çekildi. En son babamla annem terk etti beni. Annem arkasini dönüp dönüp bakiyordu. Anneeee gitmeeeeeeeeeee!!!!.......... Anneeeeeeeeeeeeeeeeeeee canim Annem birakma beni, karanlik, çamur, küflü bir yerdeyim kimse yok. O anda basimda iki kisi belirdi. Kimsiniz, ne istiyorsunuz................ MEN RABBUKE VE MA DINUKE!!!!! Ne diyecektim, ne cevap verecektim. Allah’im bana bir firsat daha verin. Lütfen bir firsat daha. Ama geçti diyorlardi. Geçti, kaybettin, senin yerin belirlendi, dünyada iken Allah’i tanimadin... Bize geldin heyhaaaaat!!!!!! Bir ara bedenimde bir elin gezindigini hissettim. Bu bizim aile doktorumuzdu. "Çok sükür evlat kurtuldun, ölümden döndün" diyordu. Ne ölümden dönmesi doktor bey. Ben öldüm de dirildim. Çok sükür Rabb’ime bana bir firsat daha verdi...

(alıntıdır)

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 21.446
  • Teşekkür 153610
    • Çevrimdışı
  • # 17 Tem 2020 12:59:55
Eski zamanlarda adamın biri başka bi şehre gitmek için yola çıkmaya karar verir ...ve gece yola çıkacaktır.

Şeytanda bu insanı yoldan çıkarmak istemektedir ve bunun için insan kılığına bürünür ve o adamla yolculuk yapmak ister ve adamda yolda arkadaş buldum diye sevinir beraber yola çıkarlar sabaha karşı sabah ezanı vakti dinlenmek için otururlar insan kılığındaki şeytan bakarki adam namaz kılmıyor içinden geçirir:
-Ohhhh bunu yoldan çıkarmak kolay olacak...der.

Daha sonra yola devam edilir öğle dinlenmek için oturulur yemek yenir ama adam öğle namazını da kılmaz tabi buda şeytanın işine gelir.

Yine yola devam ederler bu seferde ikindi zamanı dinlenmek için otururlar şeytan bakarki ikindiyide kılmıyor kalkar ve kaçmaya başlar adam arkasından bağırır:
-Heeeyy kardeş nereye gidiyosun hani beraber gidecektik???

Şeytanda cevap verir:

-Ey insanoğlu ben şeytanım ben Allah'a 1 kere karşı çıktım huzurundan kovdu sen sabahtan beri 3 kere karşı çıktın başına taş yağacak da benimde kafama düşecek diye korkuyorum der ve ordan ayrılır.

.........

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 21.446
  • Teşekkür 153610
    • Çevrimdışı
  • # 20 Tem 2020 22:01:16
BÜKÇE (KADIN DİLİ)
Oğlumbir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğütvermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıylaöğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İşyerimden oğluma telefon açtım, "Akşam yemeğini dışarıda birlikteyiyelim." dedim. Deniz kenarındaki şirin lokantada şimdi onubekliyorum.
Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlargözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı.
Hoş beşten sonra konuya giriyorum.
-Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor.
Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!
-Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.
-Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacakama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz okadar modern olamadım.
Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.

-Kaç dil biliyorsun oğlum sen?
-İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe'yle üç dil oluyor.
-Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlartarafından kullanılır. Sen buna "kadın dili" de diyebilirsin.
Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya cıkıyor.

-Kadınların ayrı bir dili mi var?
-Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın enbüyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden birkadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçe'yi öğrenmeli.
İyi de niye Bükçe?
-Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü netsöylemezler. Eğip bükerler; onun için dilin adını; "Bükçe" koydum.
-"Bükçe zor bir dil mi baba?" diye sordu gülerek.
-Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al.Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkükadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunuanlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. MeselaÇinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca "seni seviyorum"diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca "seniseviyorum"un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince "seni seviyorum"dediğinde seni anlayabilir.

-Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar nedenbizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar?
-Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayırcevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylısöylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarakgönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.
-Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani.
-Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüzkonuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğinihemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyianladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onuniçin leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıklarıiçin bile kızarlar. "Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor?"diye canları sıkılır.

-Biz de bazen Canan'la böyle sorunlar yaşıyoruz. "Niye düşünmedin?" diye kızıyor bana.
-Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler,detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendilerigibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Bizbütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.

-Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?
-Var dedik ya oğlum, Bükçe'yi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?
-Hazırım baba.
-Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ileanlattığı bir konu, Bükçe'de en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerkensabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim.Bunu sana "Bugün bir elbise aldım." diye söylemez. Elbise almak içindışarı çıktığından başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaçelbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından,alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikayeanlatır.
-Hikaye dili yani.
-Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, "Hikaye anlatma, anafikre gel, kısa kes." demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittindemektir. İster öyle de, istersen "seni sevmiyorum." de. İki durumda da"seni sevmiyorum" demiş olacaksın.
-Ne alakası var baba "seni sevmiyorum" demekle "kısa anlat" demenin?
-Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.
-Bu önemli. Bükçe'de dinlemek sevmektir diyorsun.
-Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlarkonuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalıkonuşuyoruz diye düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demekistediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pekgelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.

-Geçen hafta Canan bana "Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içindedaha iyi duracağım." dedi. Ben de "Böyle de iyisin." dedim. Canısıkıldı, bir kaç saat surat astı. "Neyin var?" diye sordum. "Hiçbirşeyim yok." dedi. Sence nerede hata yaptım?
-"Böyle de iyisin" derken o "de" ekini orda kullanmamalıydın. Cananbunu şöyle anlamıştır. "Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idareedersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin."
-Peki ne demem gerekiyordu?
-Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgiliya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifatbekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiçunutmazlar. O gün "Hayatım sen zaten çok güzelsin, kilo vermeye falanbence ihtiyacın yok." deseydin, günün zehir olmazdı. Mesela bir günkucağına oturup "Ağır mıyım?" derse sakın; "Evet, biraz" falan deme"Hayır" de.
-Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır veher kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana neyaparlarsa yapsınlar.
-Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi annebabasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabuletmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.

-Ve asla unutmazlar, değil mi?
-Aynen öyle. Yıllar once annene, annesi için "Biraz cimri." demiştim.Hala "Sen benim annemi sevmezsin." der ve annesi bize bir şey aldığındagözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.
-Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.
-Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imalarıanlayacaksın ama "Sen şunu mu demek istiyorsun?" diye asla yüzünevurmayacaksın.
-Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle dediyebiliriz. O beni iğnelediğinde "Niye bana iğne batırıyorsun?" diyesormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.
-Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. "Akşamatok mu geleceksin?" diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hepevdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabiben hemen anladım annenin ne demek istediğini. "Tok gel, yemekleuğraşmak istemiyorum" demek istiyor. Anladım ama tabi "Ne demekistiyorsun?" demedim.

-Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık.
-Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul günündentok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekleuğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan"Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgunum,gelirken bir seyler getir yiyelim." demez. Sanki böyle derse, iyi evkadını rütbesi tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asıkbir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. "Hayır, evdeyiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin?"dedim."Tamam." dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arasıdöner yaptırdım. Onun dönerini de porsiyon yaptırdım. Bunu düşündüğümiçin ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdindebu sıralar.
-Bu Bükçe'de kısa konuşma yok mu baba?
-Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya dakısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canısıkkın, soruyorsun, "Neyin var?" diye. "Hiçbir şeyim yok." diyorsa,aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisizolduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.
-Bükçe'de "Hiçbir şey yok." demek; "Çok şey var, benimle ilgilen." demek oluyor, o zaman.
-Evet. Biz erkekler "Bir şey yok." diyorsak, ya gerçekten bir şeyyoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama;"Şu anda konuşacak bir şey yok." diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmakistemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için "Banadeğer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım." demek istiyordur. Çok nadirengerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıpbunaltmayacaksın tabi.
-Bir arkadaşım da "Kadınların 'Peki.' demesi tehlikelidir" demişti.
-Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir'peki[/swf2][swf3]olur[/swf2][swf3]tamam' her zaman tehlikelidir. BuBükçe'de "Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım."demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekininyanında "Peki canım, olur hayatım" gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmayagerek yok.

-Zor bir dil baba.
-Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda birazçalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkatedeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı şu; senin Bükçekonuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.
-Anlamak da pek kolay değil ama.
-Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorumzaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca,düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarakkonuşurlar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruzzannederler.
-Nasıl yani?
-Mesela, karın sana "Ne zamandır dışarı çıkmadık." derse bunu suçlamaolarak üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüpteklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamakdeğildir. "Daha geçenlerde gezmeye gittik." gibi bir savunmaya girme."Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz." de,konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.
-Küçük ama önemli detaylar.
-Aynen öyle. Mesela karın "Üşüdüm." diyorsa, "Üstünü kalın giy." demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.
-Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe'yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik belki.
-Haklısın, aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.

-Not mu alsaydım... Epeyce detayı varmış dilin.
-Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim.Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefretettiği sözcük "Fark etmez."dir. "Fark etmez"i kadınlar "Hiç umurumdadeğil, ne yaparsan yap." diye anlarlar.
-En değerli sözcük nedir?
-Sen bil bakalım.
-"Seni seviyorum." herhalde.
-Evet, kadınlar "Seni seviyorum." sözünü sık sık duymak isterler. Bizerkekler; "Söylemiştim, zaten biliyor." diye bu konuda gafletedüşmemeliyiz.
-Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.
-Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlarda çok önemli tabii. kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam onasarıl, televizyon seyrediyorsan sarılarak seyret. Gündüz onudüşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçüksürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çaydemle.

-Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.
-Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlarzaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere dikkatet, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek buküçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparakgeçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlarçok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birdenpatlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.
-Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim.

Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı.Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğruadımlamaya başladı. Az sonra geldi.
-Baba çok teşekkür ederim. Bükçe'yi anlamaya başladım. Canan aradı."Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mibaksak?" dedi. Tam "Fark etmez, sen seç." diyecektim ki bunu seninsöylediğin gibi "Ev de perde de umurumda değil." gibi anlayacağı aklımageldi. "Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen." dedim, çok mutlu oldu. Kendi seçecek.
-O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarınıonaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almakisteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak,işlerden kolay sıyırırız.
-Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe'yi öğretmeseydin h ali mi düşünmek bile istemiyorum.

Şanslısınoğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanılaöğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle gülekullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlarki yüzleri gülsün..

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 21.446
  • Teşekkür 153610
    • Çevrimdışı
  • # 28 Tem 2020 09:25:40


Bir zamanlar bir psikoloji kitabında okuduğum bir bölüm vardı...
Hayatın ve getirilerinin kıymetini anlamak için tavsiye edilen bir
metod vardı içinde..
Deniyordu ki; "Arada bir, çok bunaldığınızda,hayatın sizin için
çekilmez hale geldiğini düşündüğünüzde kendinize 10 dakika ayırın
ve kendi cenaze töreninizi düşünün"...
Cümleyi ilk okuduğumda çarpılmıştım...
Ben girişin akabinde pozitif bir gelişme ve tavsiye bekliyordum...
Ama " kendi ölümümüzü ve cenazemizi " düşünmemiz tavsiye ediliyordu...
Tüylerim diken diken oldu ve yazarın saçmaladığını düşündüm o an...
Ama önyargı düşmanı biri olarak okumaya devam ettim...
Diyordu ki; " Bunları düşündüğünüzde dünyadaki yerinizi, dünyayı
terkettiğinizde oluşacak boşluğu, sevdikleriniz ve sizi sevenler
için öneminizi anlayacaksınız...
Özellikle insanların sizin için neler söyleyeceklerini, onlar için ne
ifade ettiğinizi hissetmeye çalışın...
O andan geriye dönme şansınız olmadığını, hayat denen kredinizin
bittiğini ve onlara yanıt verme şansınız olmadığını düşünün...
Tekrar sarılma, bir kez daha öpme ihtimalinizin bittiğini hissedin...
Dünyadaki küslüklerin, ayrılıkların, kavgaların yanında bu acının ve
geri dönülmezliğin korkunç çaresizliğini yaşayın...
Bırakın canınız yansın, bırakın alevler içinde kavrulsun tüm ruhunuz...
Orada, o musalla taşında düşünün kendinizi...
Seyredin şu an çevrenizde olanların yüz ifadelerini...
Akıllarından ve yüreklerinden geçen cümleleri hayal edin..."
Kitaba devam etmeden bıraktım kenara ve gözlerimi kapatıp aynen
düşünmeye başladım...
Eşimi, oğlumu, annemi, babamı, kardeşlerimi ve diğer tüm çevremi
oturttum tek tek kendi cenaze törenimdeki yerlerine...
Birer birer yerleştirdim tabutumun çevresine hepsini...
Hayatımda çok nadir bu kadar canım yanmıştı...
Görüyordum işte "babaaaa..." diye ağlayan biricik oğlumu...
Eşim kucağında "ağlayan emanetimle" ayakta durmaya çalışıyordu per
perişan...
Koca çınar babacığım, belli belirsiz dualar okuyordu, o gözümden hala
gitmeyen vakur duruşuyla...
Annem, ciğerinden bir parça canlı canlı koparılmış gibi hem içine
hem dışına akıtıyordu gözyaşlarını...
Kardeşlerim, akrabalarım "çok erken gitti, doyamadı oğluna.."
diyordu acıyan ses tonlarıyla...
Ve dostlarım... Onlar da şaşkındı... Bazısı "daha dün birlikteydik,
nasıl olur.." diyordu...
Bunları seyredip onlara "hayır ölmedim, burdayım.." demek istedim
hayal olduğunu unutup...
Sonra anladım yazarın ne demek istediğini daha devamını okumadan kitabın...
Farkındalık önemli bir kavramdır psikolojide...
Belki de hiç aklımıza gelmeyen ve gelmeyecek bir farkındalığı
göstermek istemişti yazar...
Kitabı okumaya ne gücüm kalmıştı, ne de isteğim...
Almam gereken dersi ve mesajı almıştım...
şimdi ne kitabın adını ne de yazarı hatırlamıyorum...
şu an bunları yazarken bile çok kötü oldum...
Bu olayda tek farkındalık da yok üstelik...
Biraz kendime geldikten sonra devam ettim hayatımın en zor hayaline...
Sırada çevremdekilerin ölümümün akabinde neler söyleyecekleri vardı..
Usulen ve nezaketen söylenenlerin dışında...
Onlarda bıraktığım izleri, yaşananları ve yaşanamayanları elden
geçirerek ben konuşturacaktım hayalimde...
İçlerini okuyacaktım, senaryo bana ait olarak...
Yaşarken neler yazmıştım, ölümümle neler okuyacaktım...
Gerçek duygularıydı ulaşmaya çalıştığım, ölüm acısının etkisiyle
girilen duygusal mod değildi, deşifre etmem gereken metin...
Canım oğlumun söyleyecek çok şeyi yoktu... Özleyecekti, yokluğumu
hissedecekti.. Ağlayacaktı aklına geldikçe...
Belki ölümün ne anlama geldiğini hissedecek yaşa gelinceye kadar
sıradan bir üzüntünün ötesine geçmeyecekti duyguları...
Ama hayal bu ya, 18-20 yaşına getirdim 2 saniyede oğlumu...
"Hayal - meyal hatırlıyorum be baba seni...Keşke şimdi yaşıyor
olsaydın da erkek erkeğe sohbet etseydik seninle...
Bak mezuniyet törenimde de babasızdım... Askere giderken kimin elini
öpeceğim senin yerine..."
Diyecek canı yanarak bir köşede...
Sevgili eşim... Benim muhteşem hatunum... Nasıl dayanır bensizliğe?...
O ki, benim için her şeyini feda edip koşmuştu bana... Hayatının
tek adamı şimdi toprak olacaktı...
Bir daha " Seni seviyorum " diyemeyecekti... Bir daha hevesle
açamayacaktı çalan kapıyı...
Ve her gelen gece bensizliğini haykıracaktı yüzüne... Her sabah da
bensiz başlayacaktı koca gün...
Tek cümlesi takıldı o an içime; "Oyunbozanlık yaptın be böceğim, hani
beraber ölecektik?..."
Babam-annem,o bugüne kadar evlat olarak mutlu edecek hiçbir şey
yapamamanın acısıyla kahrolduğum güzel insanlar...
Helaldi şüphesiz hakları... Bilerek hiç kırmamıştım onları...
Üzerine titredikleri evlatları onlardan önce göçmüştü işte önlerinde
ve dualarına muhtaçtım....
Kaç anne ve babanın çekebileceği bir acıydı ki evladının cenazesinde
bulunmak... Herhalde insanın uzun yaşadığına üzüldüğü nadir
anlardan olsa gerek...
Diğerlerine geçmiyorum...
Bu yazıyı şu an yazıp sizlerle paylaştığıma göre "diğerlerine"
artık sizler de dahilsiniz...
Düşünün, bir gün bir mail ulaşıyor mail-boxınıza "ölmüş" diye...
Sizler kimbilir neler düşünür ve yazardınız...
Eşim şu an yanımda ağlıyor, sanki gerçekmiş gibi...
Oysa ki yazarın amacı "Yaşamanın ve hala nefes alıyor almanın
kıymetini" göstermekti...
Benim de öyle...
Lafı çok uzattım farkındayım...
Ama dediğimiz çözümü zor süreç 2 satırla özetlenemeyecek kadar
girintili çıkıntılı...
Ben o gün kurduğum o hayalle, canımın tüm yanmasına rağmen YENİDEN DOĞDUM...
Bilgisayar diliyle "format attım hayatıma"...
Sahip olduklarımın farkına vardım ve hala nefes alıyor olduğum için
şükrettim...
Gözlerimi açtığım anda o kötü ve acı sahne bitmiş, oyun perde demişti...
Peki ya hayal değil de, gerçek olsaydı ve perde bir daha açılmamak
üzere kapansaydı...
İşte bu final bu yazıyı buraya kadar okumanıza değmiş olmalı...
Belki gerildiniz, kötü oldunuz ama devamını getirirseniz buna değer bence...
Ben bu akşam melankoliğim ve biraz abartmış olabilirim...
Hani sanatçı ve şairiz ya ondandır belki...
Bence bu yazıyı sadece okuyarak bırakmayın...
lütfen arada bir buradan aldıklarınızı tartın düşünün ve hayatınızı gözden geçirin...Ölümün kime ve ne zaman geleceğini Yüce Allah' tan başka bilen yok...
İşte bu yüzden hazır yaşıyorken ve nefes alıyorken
yapabileceklerinizi yapın, ertelemeyin...
Bilerek - bilmeyerek kırdığınız kalpleri tamir edin...
Sizi sevenlere ve sevdiklerinize daha fazla zaman ayırın...
Ve en önemlisi;
VERDİĞİ-VERMEDİĞİ,
ALDIĞI-ALMADIĞI HERŞEY İÇİN,
TEKRAR TEKRAR ŞÜKREDİN YÜCELER YÜCESİ YARADAN'A

--ALINTI---

 

Egitimhane.Com ©2006-2023 KVKK