Konu: İbretlik Hikayeler  (Okunma sayısı 1097256 defa)

susmaz

  • Bilge Üye
  • *****
  • İleti: 1.184
  • Teşekkür 3057
    • Çevrimdışı
  • # 08 Şub 2021 12:07:59
Ceviz kurdu, bir delik açıp cevizin içine girer. İnsan beynine benzeyen ceviz içini yemeye başlar, yedikçe büyür, şişmanlar... Yeterince doyunca çıkıp gitmek ister, fakat irileştiği için girdiği delikten çıkamaz. Daha da kötü olanı; içi yenilen ceviz de kurumuş ve sertleşmiştir, o deliği genişletmek artık imkansızdır. Kurtçuğun delikten çıkmak için tek çaresi vardır:
Zayıflamayı beklemek.
Aç kaldıkça zayıflar, eski cılız haline döner ve çıkar.

Ama çıktığında mevsim bitmiş, ortada aç ve cılız bir kurtçuk ile içi boş bir ceviz kalmıştır.

Kimi insanlardaki para ve mal mülk hırsı da ceviz kurduna benzer. O hırsı yenip, artık yeter, dediğinde baharlar ve yazlar bitmiş olur.
Geriye kalan sadece, ömrün soğuk ve renksiz kışıdır..!

meyvrik

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 3. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 354
  • Teşekkür 1214
    • Çevrimdışı
  • # 09 Şub 2021 07:48:32
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
                YILANLAR ZARAR VERMEDİ
                                (Menkıbe)
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
Molla Hattab Karahisari “rahmetullahi aleyh”, Bilecik toprağını nurlandıran bir Allah dostudur.

Bir gün, uzak diyarlardaki bir Veli türbesine gitmiş ve gecelemişti orada.

Ancak bir viranelikti orası.
Ve koca koca yılanlar mekan tutmuştu o yeri.
Üstelik zehirliydiler.

Yöre halkı, bunu öğrenince telaşlandılar.
Ellerini ovuşturup, yakınmaya başladılar:

- Eyvah, yazık oldu mübarek zata.
- Evet, muhakkak zehirlenip ölmüştür.
- Tüh, haberimiz olsaydı mani olurduk.

Ve kalkıp koştular o türbeye.
Ancak sağ ve selametteydi mübarek zat.

Onu hayatta görünce çok sevinip;
- Elhamdülillah, sizi hayatta bulduk efendim. Çok şükür, zehirlenmemişsiniz, dediler.

Büyük veli şaşırıp sordu:
- Neden zehirleneyim ki?
- Burada zehirli yılanlar vardı da efendim. Doğrusu çok korktuk sizin için.

- Evet doğru. Sabaha kadar dolaşıp durdular etrafımda.

- Peki, size zarar vermediler mi efendim?
- Hayır. Onlar bana zarar vermezler ki.

Hayretle birbirlerine bakıştılar:
- Neden efendim?
- Çünkü ben hayatımda kimseye zarar vermedim ki, onlar da bana zarar versin, buyurdu.

Ve ekledi:
- Unutmayın. Kim Allah’tan korkarsa, Onun mahlukları da ondan korkar. Kim Allah’a itaat ederse, mahluklar da ona itaat ederler.

İYİLİĞE TEŞEKKÜR

Bir genç de nasihat istemişti bu Veliden.

Sordu o gence:
- Evladım, biri sana bir iyilikte bulunsa, karşılığında ne yaparsın?
- Teşekkür ederim efendim.

- Neden teşekkür edersin?
- Çünkü iyilik yaptı bana. İyiliğe teşekkür edilir elbette.

- Evladım, o kimse bir vasıtaydı. Sana o iyiliği yapan bir başkasıydı aslında.

Delikanlı anlamadı:
- Başkası mı dediniz efendim?
- Evet evladım. Herkese, her türlü ihsanı yapan, her iyiliği gönderen, hakikatte biri vardır.

- O kimdir ki hocam?
- Allahü teâlâ. Her nimetin hakiki sahibi yalnız Allahü teâlâdır evladım. Asıl teşekkürü Ona yapmalısın.

Genç adam;
- Anladım efendim, dedi. Ama Ona nasıl teşekkür edebilirim ki?

Buyurdu ki:
- Günah işlememekle. Onun emirlerine göre yaşarsan, şükretmiş olursun kendisine.
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸

meyvrik

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 3. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 354
  • Teşekkür 1214
    • Çevrimdışı
  • # 10 Şub 2021 08:26:19
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
                     AHİRET DEHŞETLİ YER
                                 (Menkıbe)
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
İznik toprağını nurlandıran bir büyük zat var.
Amasyalı Pir Mehmed Efendi "rahmetullahi aleyh".

Vaktiyle bu iklimde yaşamış, İslam’ın “güzel ahlak” ını anlatmış bu yörenin insanına.
Bu Allah dostunu, vefatından sonra rüyada gördü bir sevdiği.

Ve sordu hemen:
- Efendim haliniz nicedir?

Buyurdu ki:
- Burası çok dehşetli yer kardeşim. Aman ha! “Emr-i maruf” u elden bırakmayın. Şu kadar söyleyeyim ki, beni tekrar dünyaya gönderseler, tek bir iş yaparım orada. Başka hiçbir şeyle uğraşmam.

O kişi merak etti:
- Ne iş yaparsınız hocam?

- Giyerim ayağıma demirden bir ayakkabı, alırım elime bastonumu. Bütün dünyayı ev ev dolaşır, tek bir şey söylerim kapıya çıkanlara.

- Ne dersiniz efendim?
- Ey insanlar! derim. Uyanın gafletten! “Ölüm” var, “Ahiret” var. Dünyada yaptığınız her işten bir bir hesaba çekileceksiniz. Amellerinize göre ya ebedi Cennette kalacaksınız, ya da sonsuz Cehennemde. Üçüncü bir yer yoktur burada.

ÇOK BORÇLANMIŞTI

Talebesinin geçimi bu zatın üzerindeydi.
Bu yüzden çok borçlanmıştı esnafa.

Borçların hayli kabardığı bir sırada hastalanıp yatağa düştü.
Ancak ölüm hastalığıydı bu.

Haberi alan, koştu hanesine.
Mübarek, ne için geldiklerini anlayıp;
“Ya Rabbi! Şunlara olan borcumu ödemeden canımı alma!” diye dua etti içinden.

O esnada kapı çalındı.
Açtılar.

Hiç tanımadıkları birini gördüler eşikte:
- Buyurun! Kimi aradınız?
- Pir Mehmed Efendinin evi burası mı?

- Evet.
- Pekala. Bu zattan alacağı olanlar dışarı çıksın!

Alacaklılar, o meçhul kimseden kuruşuna kadar aldılar alacaklarını.
Bütün borçlar ödenince mübarek zatın yüzü güldü.

Ve büyük bir mutlulukla;
- Elhamdülillah! dedi.

Ve müsterih olarak ruhunu teslim etti.

O meçhul kişi mi?
Kaybolmuştu ortadan.
Bir daha da gören olmadı.

NAMAZINI KIL

Gencin biri nasihat istemişti bu Veliden.

Cevabında;
- Oğlum! Allahü teâlânın beğendiği şeyleri yapmaya bak. Yasak ettiklerinden sakın, buyurdu.

Ve ekledi:
- Emirlerin en mühimi, “Beş vakit namaz” dır ki, kılmamak çok büyük günahtır.
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸

meyvrik

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 3. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 354
  • Teşekkür 1214
    • Çevrimdışı
  • # 11 Şub 2021 07:19:49
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
                       BİR ADALET ÖRNEĞİ
                                (Menkıbe)
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
Hazret-i Ömer “radıyallahü anh”, halifelik günlerinde bir grup eshabla Medine’den çıktı.

Yanında kölesi hazret-i Mugire de vardı.
Şam’a gidiyorlardı.

Ancak bir devesi vardı Halifenin.
Ve kölesiyle nöbetleşe biniyorlardı.

Ancak, Şam’a iyice yaklaşmışlardı ki, deveye binme sırası hazret-i Mugire’ye gelmişti.
Hazret-i Ömer indi.

Tam Mugire binerken eshab girdi araya:
- Ya emir-el müminin! Deveye siz binseniz yine.

- Neden ben binecekmişim?
- Şam halkı kölenizi devede, sizi yaya görürlerse, kölenizi halife zannederler. Endişemiz bundandır efendim.

Hazret-i Ömer pek memnun olmamıştı bu sözlerden.
Buyurdu ki:
- Kardeşlerim, kalblerimiz İslam’ın nuruyla aydınlanmadı mı?
- Elhamdülillah.

- Resulullah efendimize eshab olmakla şereflenmedik mi?
- Şükürler olsun.

- Peki söyleyin bana. Bu iki büyük nimete kavuşmuşken, deveye binmemizin ne kıymeti vardır? Bu nimetler bize yetmez mi?

Eshab-ı kiram sustular.
Hak vermişlerdi Halifeye.

Şam’a vasıl olunca emretti Hazret-i Ömer:
- Kimin bende bir hakkı varsa, gelip istesin!

KULAĞIMI ÇEKMİŞTİNİZ
Bunun üzerine kölesi öne çıktı ve;
- Efendim! Bir defa büyük bir suçum yokken kulağımı çekmiştiniz. O hakkımı istiyorum, dedi.

Hazret-i Ömer memnun olmuştu:
- Gel öyleyse, sen de benimkini çek, ödeşelim! buyurdu.

Eshab-ı kiram şaşırdılar.

Biri cesarete gelip, arzetti:
- Ey Halife! Sizin gibi adil bir melik dünyaya gelmemiştir. Böyleyken onun böyle hak istemesini biz doğru bulmuyoruz.

Hazret-i Ömer kararlıydı:
- Sakın mani olmayın, buyurdu. Bugün helallaşmazsak, yarın çok güç olur ahirette.

Ve döndü kölesine.
- Haydi gel, yap dediğimi!

Hazret-i Mugire yaklaştı.
Ve Efendisinin kulağını belli belirsiz bir şekilde, adeta okşar gibi çekiverdi.

Hazret-i Ömer itiraz etti buna:
- Hayır, öyle değil, kuvvetli çekeceksin!

Hazret-i Mugire edeble mırıldandı:
- Fazla çekersem, sizin hakkınız bana geçer diye korktum efendim.

- Öyleyse hakkını helal et!
- Helal olsun efendim.

Hazret-i Mugire’nin maksadı, Efendisini sevindirmekti.
Çünkü Onu çok iyi tanıyor, böyle yaparsa mutlu olacağını kesin biliyordu.

Nitekim o günden sonra Hazret-i Ömer, daha çok sevmişti kendisini.
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 22.762
  • Teşekkür 162598
    • Çevrimdışı
  • # 11 Şub 2021 23:24:42
SON YAPRAK

Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse
tamamı ressamlardan oluşmaktaydı. Bu mahallede, üç katlı bodur
bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı.
Alt katlarında ise yaşlı bir ressam otururdu.

Günlerden bir gün kız arkadaşlardan biri zatürree hastalığına yakalandı.
Genç kız günden güne eriyordu. Bir gün, arkadaşı resim yaparken
o da yatağında pencereden dışarı bakıyor ve sayıyordu...

Geriye doğru sayıyordu; "Oniki" dedi, biraz sonra da "onbir"; arkasindan
"on", sonra "dokuz"; daha sonra, hemen birbiri ardina "sekiz" ve "yedi".
Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba?
Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki
tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş,
yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı.

Dönüp arkadaışna "Neyin var?" diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde" altı" dedi.
"Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardı.
Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama şimdi kolaylaştı.
İşte biri daha gitti. Topu topu beş tane kaldı şimdi."
"Beş tane ne?" diye sordu arkadaşı. "Yapraklar, asmanın yaprakları.
Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu."

Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü.
Fakat o: "İşte bir tanesi daha gidiyor. Hayır, çorba filan istemiyorum.
Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü
görmek istiyorum.. Ondan sonra ben de gidecegim." diyerek cevap verdi.

Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt katta ki yaşlı ressama
ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama.
Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen
arkadaşına perdeyi açmasını söyledi. Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş
gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen
rüzgârdan sonra, bir asma yaprağı hâlâ yerinde duruyordu.

Sapına yakın tarafları hâlâ koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi
tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak,
yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu.

"Bu sonuncusu" dedi hasta kız."Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm.
Rüzgârı duydum. Bugün düşecektir, o düştüğü an ben de öleceğim."
Ağır ağır geçen gün sona erdiğinde onlar, alacakaranlıkta bile, asma
yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı.

Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır
aydınlanmaz, genç kız hemen perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı
hâlâ yerindeydi. Genç kız, yattığı yerden uzun uzun yaprağı seyretti. Sonra
arkadaşına seslendi. "Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan
olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu.

Ölümü istemek günahtır. Şimdi biraz bana çorba verebilirsin." dedi.
Akşamüstü gelen doktor ayrılırken; şimdi alt kattaki bir hastaya
bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree.
Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama
daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor dedi.

Ertesi gün doktor : "Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız." dedi.
O gün öğleden sonra arkadaşı artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki
yaşlı adamı anlattı. Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş.

Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu, odasında sancıdan kıvranırken
bulmuş. Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir
haldeymiş. Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akıl sır erdirememişti
kimse. Sonra, hâlâ yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene
sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine
karışmış sarı, yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış bir kaç fırça
bulmuşlar. O zaman o son yaprağın sırrı da çözüldü. Rüzgâr estiği zaman
bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam,
son yaprağın düştüğü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmıştı.

O.Henry

meyvrik

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 3. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 354
  • Teşekkür 1214
    • Çevrimdışı
  • # 13 Şub 2021 09:38:48
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
          RECEB AYINA SAYGININ NETİCESİ
                               (Menkıbe)
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
İsa aleyhisselâm zamanında bir genç, güzel bir kıza tutulmuştu. Ona kavuşmak için çırpınıyordu.

Nice zaman sonra söz aldı. Bir akşam, odada buluştular. Genç, pek sevinçli idi.

Ansızın, pencereden hilali, yeni ayı gördü. Bu hangi aydır dedi. Kız, Receb deyince, genç toparlandı, gitmek için hazırlandı.

Kız şaşırıp, ne oluyorsun dedi. Genç, babalarımdan işittim. Receb ayında günah işlenmez. Bu aya saygı gösterilir deyip, özür diledi ve evine gitti...

Allahü teâlâ, İsa aleyhisselâma vahiy gönderip, olanları bildirdi.

Bu genci ziyaret et! Selamımı söyle buyurdu.

Genç, Receb ayına gösterdiği bir saygı için, büyük bir Peygamberin  kendine gönderildiğine sevinerek iman etti. İyi bir mümin oldu. Receb ayına gösterdiği bir saygı sebebi ile, iman şerefine kavuştu.

Hadis-i şerifte de; (Receb, Allahü teâlânın ayıdır. Receb ayına ikram edene, saygı gösterene, Allahü teâlâ, dünyada ve ahirette ikram eder) buyuruldu.
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸

meyvrik

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 3. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 354
  • Teşekkür 1214
    • Çevrimdışı
  • # 14 Şub 2021 10:03:59
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
                        BABA BEDDUASINA
                           UĞRAMIŞ KİMSE
                                (Menkıbe)
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
Hazret-i Hüseyin (radıyallahü anh) şöyle bir hadise anlatır:

Kâbe'yi tavaf ederken yanık yanık dua eden bir kimsenin sesini işittik. Babam bunu çağırmamı emretti. Sağ tarafı felç olmuş biri idi. Ona dedim ki:

- Sen kimsin, bu hâlin nedir?

- Ben Menâzil bin Lâhık'ım. Çalgı çalmakla, şarkı söylemekle şöhret salmış, "Arabistan'ın Artisti" dedikleri bir kimseydim. Hep nefsin arzuları peşinde koştum. Recep ve şaban aylarında bile bu günahlara devam ederdim. Babam, beni bu günahlardan kurtarmaya çalıştı. Ancak, benim nasihate hiç tahammülüm yoktu. Babamı dövdüm. Üzüntülü ve kırık kalple;

-Bu aylarda oruç tutar, geceleri ibadet ederim. Beytullaha gidip şerrinden korunmak için Allahü teâlâdan yardım dilerim, dedi.

Bir hafta oruç tutup Kâbe'ye giderek, "Ey Rabbim, hakkımı oğlumdan al, onu felç et" diye dua etti. Henüz duası bitmeden sağ tarafım felç oldu. Bunu görenler, bana "Baba bedduasına uğramış kimse" derler.

- Peki, baban bu hâline ne dedi?

- Babamdan af ve özür diledim. Onun da babalık şefkati galip gelerek beni bağışladı. Ancak, beddua ettiği yerde, bu sefer şifa bulmam için hayır dua etmek üzere Beytullaha gelirken, yolda vefat etti. Şimdi çaresizim...

Hazret-i Hüseyin buyurdu ki:

-Babam bu gence dua etti. Receb ayında yaptığı bu dua bereketiyle Allahü teâlâ ona şifa ihsan eyledi...
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸

meyvrik

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 3. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 354
  • Teşekkür 1214
    • Çevrimdışı
  • # 15 Şub 2021 08:22:32
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
                BURASI MEZARIM OLACAK
                              (Menkıbe)
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
Veli Şemseddin Efendi’ nin "rahmetullahi aleyh" talebesinden biri sefere çıktı bir gün. Sahrada ilerlerken şaşırdı yolunu.
Bitmez tükenmez bir çölün ortasında yapayalnız kalmıştı.

Dört bir yanı uçsuz bucaksız kum deniziydi.
Acıkmış ve susamıştı üstelik de.

Yorgunluk ve bitkinlikten olduğu yere yığılıp kaldı.

Kendi kendine;
“Her halde burası benim mezarım olacak” diye düşünürken, hocasını hatırladı birden.

Sevinip açtı ellerini duaya.
“Ya Rabbi! Hocamın hürmetine kurtar beni bu sıkıntıdan! diye yalvardı.

Gözlerini açtığında hocasını gördü karşısında.
Mübarek zat, üzerinde leziz yemekler ve serin su bulunan bir tepsiyi önüne koydu.
Ve kayboldu gözden.

Genç talebe karnını doyurup uyuyakaldı oracıkta.
Bu sefer rüyasında gördü hocasını.

Mübarek zat, bu defa da gideceği yönü eliyle gösterip;
- Şu yöne git evladım! buyurdu.

Uyanıp, o cihete doğru yürüdü.
Ve çok şükür çıktı düze.
Ölümden kurtulmuştu.

EHL-İ SÜNNET NEDİR?

Bir gün, talebesinden biri;
- Efendim, Ehl-i sünnet alimlerinden çok bahsediyorsunuz. Ehl-i sünnet ne demek? diye sordu bu zata.

Cevaben;
- Evladım, “Ehl-i sünnet vel cemaat” demek, Resulullah efendimizin ve Onun Eshabının gittiği yolda yürüyenler, demektir. Yetmişüç fırka içinde Cehennemden kurtulacak olanı yalnız bu fırkadır.

Talebe sordu.
- Ya diğer fırkalar hocam?
- Onlar, yanlış itikatları sebebiyle Cehenneme girecekler.
- Orada sonsuz mu kalacaklar efendim?
- Hayır, çıkıp Cennete girecekler sonunda.

- Ehl-i sünnet olanlar hiç mi Cehenneme girmeyecek efendim?

Mübarek tebessüm etti:
- Evet, hiç girmeyecekler. “Ehl-i sünnet alimleri” nden birine tâbi olarak yaşayan, Nuh aleyhisselamın ömrü kadar ibadet yapmış gibi sevap kazanır.

Şöyle devam etti:
- İşte “Ehl-i sünnet” olmak bu kadar kıymetli evladım. Mesela Allahü teâlâ bana Nuh aleyhisselamın ömrü kadar, yani 950 sene ömür, Eyüb aleyhisselamın sabrı kadar sabır verse, bu ömür ve sabırla ne yaparım biliyor musun?

- Ne yaparsınız hocam?
- Benim “Ehl-i sünnet bir Müslüman” olmamı sağlayan kıymetli hocama gece gündüz hizmet ederim. Bir an olsun ayrılmam hizmetinden. Yine de ödeyemem hakkını.
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸

meyvrik

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 3. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 354
  • Teşekkür 1214
    • Çevrimdışı
  • # 17 Şub 2021 07:57:31
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
                 CEVABI RÜYADA ÖĞRENDİ
                                (Menkıbe)
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
Abdürrahim Tırsi hazretleri "rahmetullahi aleyh", sultan İkinci Bayezid Han’la sık sık bir araya gelir, ailece görüşürlerdi.

Bir gün sultanın hanımı, bu Allah dostunun hanesine gelip ricada bulundu muhterem hanımından:
- Ne olur, efendiye söyle de, Bayezid’den sonra, oğlum Korkut’un padişah olması için dua buyursun.

Hacı hanım başını salladı:
- Olur söylerim.

Ve o akşam, arzetti bunu beyine.
Ancak müsbet veya menfi bir cevap alamadı.

Daha sonraları da bunu hatırlatmışsa da her defasında sükut etmişti mübarek zat.

Sonunda üstelemedi artık.
“Vardır bir hikmeti” deyip bekledi.

Ve bir gece Efendimiz aleyhisselamı gördü rüyada.
Resulullah efendimizin huzurunda bir meclis kurulmuş, padişahlık meselesi konuşuluyordu.

Beyi Abdürrahim Tırsi de o meclisteydi.

Nihayet biri sordu:
- Ya Resulallah! Sultan Bayezid’den sonra şehzadelerden hangisinin tahta geçmesi münasiptir?

Kadıncağız da bunu merak ediyordu zaten.
Pür dikkat verilecek cevabı beklerken,

Efendimiz aleyhisselam;
- Abdürrahimin muradı, Sultan Selim’dir, buyurdular.

Rüyanın burasında uyandı.
“Hayırdır inşallah!” deyip, o sabah anlattı bu rüyayı beyine.

Ve sordu tabii:
- Efendi! Biz nicedir Bayezid’den sonra Korkut’un padişah olması için rica eder dururuz senden. Ama bir cevap alamayız. Meğer senin muradın Selim’miş. İyi de, neden söylemezsin bunu bize? Hem Selim’i istemenizin hikmeti ne ola ki?

Buyurdu ki:
- Ey hocamın kızı! Şehzade Korkut’tan evlat gelmez. Al-i Osmanın nesli yok mu olsun?

Ve ekledi:
- Bayezid’den sonra, Selim padişah olacaktır.

EN BÜYÜK GÜNAH

Bir gün de talebesinden biri;
- Efendim, dinimizde en büyük günah nedir? diye sordu.

Cevabında;
- Kalb kırmaktır, buyurdu.

- Kâfirin de mi efendim?
- Elbette. Kâfir de olsa, kalb kırmak yoktur dinimizde. “Kalb kırmak”, küfürden sonra gelen en büyük günahtır.
- Allah razı olsun hocam. Sizden ne güzel şeyler öğreniyoruz. Bunları başkalarına da anlatsak olur mu?
- Tabii, çok iyi olur. Allah’ın dinini Onun kullarına öğretmeye giderken basılan yerlere, melekler kanatlarını gerer evladım.

Ve ekledi:
- Ne mutlu Allah’ın dinini yayanlara. Onlar, her adımlarında çok büyük sevaplar kazanıyorlar.

Şöyle bitirdi:
- Unutmayın, kitap ile, ilim ile İslam’ı yaymanın sevabı, dövüşerek şehit olmanın sevabından daha çoktur.
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸

meyvrik

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 3. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 354
  • Teşekkür 1214
    • Çevrimdışı
  • # 20 Şub 2021 14:42:25
🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹
            KÂBE DUVARLARI YENİLENİYOR
                              (Menkıbe)
🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹
Kâbe-i şerifin duvarları, sel suları, şiddetli sıcak ve soğuk gibi tabiat şartlarıyla eskimiş, yenilenmesi gerekiyordu.

Bunun için de ilk temellere kadar yıkılması lazımdı duvarların.
Buna da cesaret edemiyorlardı.

Çünkü bu, alelade bir bina değildi.
“Beytullah” tı.

Ya başlarına bir şey gelirse?!...
Kabileler toplanıp istişare ettiler.

Biri bir teklifte bulundu:
- Kur’a çekelim. Her duvarı bir kabile üstüne alsın. Eğer bir hâl olursa, bundan hiç kimse istisna edilmemiş olur. Razı mısınız?

Herbiri kabul etti bu fikri:
- Tamam, razıyız!

Ve kur’a çekildi.
Her kabile, kendine çıkan duvarı temele kadar yıkıp, yeniden örmeye başladılar.

Duvarlar yükselip de sıra “Hacer-ül esved” in yerine konmasına gelince, problem çıktı yine.

TAŞI KİM YERİNE KOYACAK?

Her kabile, Hacer-ül esved’in yerine koyma şerefinin kendisine ait olduğunu iddia ediyordu.
Münakaşa, kavgaya dönüştü.

Nerdeyse kan dökülecekti ki, gün görmüş bir ihtiyarın sesi yükseldi o ara:
- Durun! Beni dinleyin biraz!

Kavgayı bırakıp bu yaşlı adama döndüler.

İhtiyar seslendi kalabalığa:
- Bir teklifim var. Yarın Benî Şeybe kapısından ilk girecek şahıs hakem olsun. O nasıl söylerse öylece halledelim bu işi. Kabul mü?

Bir ağızdan cevap verdiler:
- Tamam, kabul ediyoruz!

Ertesi gün toplanıp beklemeye koyuldular.
Acaba ilk giren kim olacaktı?

Gözlerini o kapıya dikmiş, merakla bekliyorlardı ki, “Fahr-i kâinat Efendimiz” “sallallahü aleyhi ve sellem” girdi kapıdan.

Onun teşrifiyle herkeste bir rahatlama, yüz hatlarında bir gevşeme görüldü.

NİYE RAHATLADILAR?

Çünkü bu gelen, Muhammed-ül emin’ di
“sallallahü aleyhi ve sellem”.

En adil ve en güzel kararı Onun vereceğinden şüphesi yoktu kimsenin.
Problem, daha o anda çözülmüştü sanki.

İhtilafı arzettiler Efendimiz aleyhisselama.
Sonra bütün gözler Ona çevrildi.
Çünkü O nasıl söylerse öylece halledilecekti bu ihtilaf.

Efendimiz aleyhisselam, üzerlerinden mübarek hırkalarını çıkarıp yere serdiler. Üzerine “Hacer-ül esved” taşını koyup döndüler ordakilere:
- Şimdi her kabileden bir kişi gelsin!

Dört kişi ileri çıktı.
Onlara buyurdular ki:
- Herbiriniz hırkanın bir ucundan tutarak kaldırın!

Kaldırdılar.
Duvar hizasına gelince, mübarek elleriyle o mübarek taşı alıp yerine yerleştirdiler.

Mesele hallolmuştu.
Herkes memnundu neticeden.

O zaman Efendimiz aleyhisselam otuzbeş yaşlarında idi.
Bu harikulade çözüm ile Mekke’de bir iç harp önlenmiş, kan dökülmesi engellenmişti.
🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹

meyvrik

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 3. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 354
  • Teşekkür 1214
    • Çevrimdışı
  • # 21 Şub 2021 08:44:12
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
                  KOMŞUSU ATEŞPERESTTİ
                                 (Menkıbe)
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
Ahmet Kuddusi Efendi "rahmetullahi aleyh", Niğde’nin Bor kazasında yaşadı.
Ve orada vefat etti.

Bu zatın bir komşusu vardı ki, ateşe tapardı zavallı.
Büyük Veli, ona İslamiyet’i teklif etmek istiyorsa da, müsait bir zamanını bekliyordu.

Nihayet bir gece hırsız girdi adamın evine.
Ne var ne yok götürdü bütün malını.
İşte bunu fırsat bilip ziyaretine gitti hemen.

Adam, güler yüzle ve hürmetle karşıladı bu Allah dostunu.
- Buyurun efendim, hoş geldiniz! dedi.
İltifat edip içeri aldı.

Hayret! Hiç üzüntülü bir hâl yoktu adamda.
Üstelik neşeliydi.

Hemen mükellef bir sofra getirip koydu önüne:
- Buyurun efendim, birlikte yiyelim.

- Teşekkür ederim. Uğradığınız musibeti duydum da, bir geçmiş olsun demeye gelmiştim, siz buyurun.

Adam gayet sakindi:
- Evet, öyle bir şey oldu. Ama mühim değil. Bu gibi şeyler musibet gözükse de, nimettir aslında.

- Nimet mi dediniz?
- Evet. Ben üç şeye şükrediyorum yine de.

- Neymiş onlar? Öğrenebilir miyim?
- Birincisi, başkası benim malımı aldı. Çok şükür ben başkasının malını almadım.

- İkincisi nedir?
- Malım gitti. Ama hamd olsun canıma bir şey olmadı.

- Ya üçüncüsü?
- Dünyalığımı götürdüler. Şükürler olsun ki dinim bende kaldı.
Ahmet Kuddusi hazretleri;
- “Çok güzel” dedi içinden, “Bu sözden iman kokusu geliyor”.

Ona dönüp sordu:
- Peki, bir şeyi merak ettim. Neden ateşe tapıyorsun?
- Şimdi ona tapıyorum ki, yarın yakmasın beni Cehennemde.

- Yanılıyorsun. “Ateş” , bilgisiz, şuursuz bir mahluktur. İçine atılanları ayırt edecek kabiliyet yoktur onda. Bilemez kendine tapanla tapmayanı.
Ve ilave etti:
- İstersen deneyelim. Sen, yıllarca ona tapıyorsun. Bense hiç tapmadım. Gel, ikimiz de şu ateşe sokalım elimizi. Bakalım sana iltimas edecek mi?

Ateşperest;
- Olur, dedi. Haydi sokalım.

Önce büyük Veli soktu elini ateşe. Az bekletip sonra çekti. Allah’ın izniyle eli hiç yanmamıştı.

Sonra döndü ateşpereste:
- Haydi, sıra sende.

Adam, büyük bir güvenle uzattı ateşe elini.
Fakat o da ne!

Uzatmasıyla çekmesi bir oldu.
Sokmak değil, yaklaştıramadı bile.

O anda döndü kalbi.
Hidayet nurlarıyla aydınlandı yüzü.

Hakikati anlamıştı artık.
Ve “Kelime-i şehadet” i getirdi oracıkta.
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸

meyvrik

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 3. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 354
  • Teşekkür 1214
    • Çevrimdışı
  • # 22 Şub 2021 06:57:22
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
                 NİÇİN ÖYLE BAKIYORSUN?
                               (Menkıbe)
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
Alaaddin Ali Esved Karahisari "rahmetullahi aleyh", Anadolu erenlerindendir.
Nurlu kabri, İznik’te, Eşrefzade mahallesindedir.

Allah korkusundan sıkça ağlar, göz yaşı dökerdi çok geceler.
Yine böyle çok ağladığı bir gece, bir huriyi gördü rüyasında.

Ama yüzü pırıl pırıldı.
Hayran hayran ona bakıyordu ki, huri sordu:
- Bana niçin öyle bakıyorsun?
- Yüzünüzün parlaklığı gözlerimi kamaştırdı da.

- Sebebini mi merak ettin?
- Evet. Bu parlaklığı neye borçlusunuz acaba?

- Biz huriler, Allah için ağlayan insanların gözyaşlarını yüzümüze süreriz de ondan, dedi.
Ve ekledi:
- Dün gece sen de çok ağladın. Senin gözyaşlarını yüzüme sürdüm. Onun için pırıl pırıl oldu böyle.

SEN DÜNYADA YOLCUSUN
Bir genç de, nasihat istemişti bu Veliden.

Ona cevaben;
- Sen, bu dünyada yolcusun, buyurdu. Bu, sonsuz bir yolculuktur ki, ya Cennette sona erer, ya da Cehennemde. Şimdiden yol azığını hazırlamaya bak.

Delikanlı anlıyamadı:
- Azık mı dediniz efendim? Ne azığı?

- Evladım sen bir yolculuğa çıkarken yanına azık almaz mısın?
- Alırım elbette.

- İşte bu sonsuz yolculukta da insana azık lazım. O da “İyi amel” dir. Bunun başında da doğru kılınan “beş vakit namaz” gelir.

BİR ŞEY Mİ ARAMIŞTIN?
Bir gece, bu zatın evine hırsız girdi.
Ancak götürecek bir şey bulamadı.

Tam eli boş dönüyordu ki, içerden seslendi mübarek zat:
- Bir şey mi aramıştın?

Hırsız ne yapacağını şaşırdı.
Kaçamadı da.
Öylece kalakaldı.

Mübarek zat, gencin yanına geldi.
Ve elini dostça omzuna atıp şefkatle baktı yüzüne:

- Evlat! Şu su ile abdest al ve iki rekat namaz kıl. O zamana kadar belki bir şey gelir de, onu sana veririm. Hem de boş dönmemiş olursun.

Hırsız;
- “Peki” dedi mecburen.
Ve abdest alıp namaza durdu.
O sırada kapı çalındı.

Gelen, zengin bir kişiydi.
Elindeki keseyi bıraktı büyük Velinin önüne.
Ve dönüp gitti.

O sırada genç hırsız da namazını bitirmişti.
Büyük zat o keseyi işaret ederek;
- İşte senin kısmetin geldi, buyurdu. Al onu oradan.

Genç utanarak aldı.
Ve mahcup vaziyette çıkıp gitti.
Kesede “altın” vardı.

Ertesi gün dergaha koştu.
Tevbe etmişti.
Talebeler arasına karıştı.
Tez zamanda manevi dereceler katetti.
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸

hacile

  • Bilge Meclis Üyesi
  • *****
  • 4. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 22.762
  • Teşekkür 162598
    • Çevrimdışı
  • # 22 Şub 2021 16:39:05
İstanbul'un fethinden sonra Hazreti Fatih bütün mahkumları serbest bırakmıştı. Fakat bu mahkumların içinden iki papaz zindandan çıkmak istemediklerini söyleyerek dışarı çıkmadılar. Papazlar Bizans imparatorunun halka yaptığı zülüm ve işkence karşısında ona adalet tavsiye ettikleri için hapse atılmışlardı. Onlar da bir daha hapisten çıkmamaya yemin etmişlerdi.
Durum Hazreti Fatih'e bildirildi. O, asker göndererek, papazları huzuruna davet etti. Papazlar hapisten niçin çıkmak istemediklerini Hazreti Fatih'e de anlattılar. Fatih o dünyaya kahreden iki papaza şöyle hitap etti:

- Sizlere şöyle bir teklifim var: Sizler İslam adaletinin tatbik edildiği memleketimi geziniz, müslüman hakimlerin ve müslüman halkımın davalarını dinleyiniz. Bizde de sizdeki gibi adaletsizlik ve zulüm görürseniz, hemen gelip bana bildiriniz ve sizler de evvelki kararınız gereğince uzlete çekilerek hâlâ küsmekte haklı olduğunu isbat ediniz.

Hazreti Fatih'in bu teklifi papazlar için çok cazip gelmişti. Hemen Padişahtan aldıkları tezkere ile İslam beldelerine seyahate çıktılar. İlk vardıkları yerlerden biri Bursa idi... Bursa'da şöyle bir hadiseyle karşılaştılar:

Bir Müslüman bir yahudiden bir at satın almış, fakat hiçbir kusuru yok diye satılan at hasta imiş. Müslümanın ahırına gelen atın hasta olduğu daha ilk akşamdan anlaşılmış. Müslüman sabırsızlıkla sabahın olmasını beklemiş, sabah olunca da erkenden atını alıp kadının yolunu tutmuş. Fakat olacak ya, o saatte de kadı henüz dairesine gelmemiş olduğundan bir müddet bekledikten sonra adam kadının gelmeyeceğine hükmederek atını alıp ahırına götürmüş. Atını alıp götürmüş ama at da o gece ölmüş.

Hadiseyi daha sonra öğrenen kadı, atı alan müslümanı çağırtıp meseleyi şu şekilde halletmiş:

- Siz ilk geldiğinizde ben makamımda bulunsa idim, sağlam diye satılan atı sahibine iade eder, paranızı alırdım. Fakat ben zamanında makamımda bulunamadığımdan hadisenin bu şekilde gelişmesine madem ki ben sebep oldum, atın ölümünden doğan zararı benim ödemem lazım, deyip atın parasını müslümana vermiş.

Papazlar islam adaletinin bu derece ince olduğunu görünce parmaklarını ısırmışlar ve hiç zorlanmadan bir kimsenin kendi cebinden mal tazmin etmesi karşısında hayret etmişler.


Mahkemeden çıkan papazların yolu İznik'e uğramış. Papazlar orada şöyle bir mahkeme ile karşılaşmışlar:

Bir müslüman diğer bir müslümandan bir tarla satın alarak ekin zamanı tarlayı sürmeye başlar. Kara sabanla tarlayı sürmeye çalışan çiftçinin sabanına biraz sonra ağzına kadar dolu bir küp altın takılmaz mı? Hiç heyecan bile duymayan Müslüman bu altınları küpüyle tarlayı satın aldığı öbür müslümana götürüp teslim etmek ister;

- Kardeşim ben senden tarlanın üstünü satın aldım, altını değil. Eğer sen tarlanın içinde bu kadar altın olduğunu bilseydin herhalde bu fiata bana satmazdın. Al şu altınlarını, der.

Tarlanın ilk sahibi ise daha başka düşünmektedir. O da şöyle söyler:


- Kardeşim yanlış düşünüyorsun. Ben sana tarlayı olduğu gibi, taşı ile toprağı ile beraber sattım. İçini de dışını da bu satışla beraber sana verdiğimden, içinden çıkan altınları almaya hiçbir hakkım yoktur. Bu altınlar senindir dilediğini yap, der. Tarlayı alanla satan anlaşamayınca mesele kadıya, yani mahkemeye intikal eder. Her iki taraf iddialarını kadının huzurunda da tekrarlarlar.

Kadı, her iki şahsada çocukları olup olmadığını sorar. Onlardan birinin kızı birinin de oğlunun olduğunu öğrenir ve oğlanla kızı nikahlayarak altını cehiz olarak verir.

Papazlar daha fazla gezmelerinin lüzumsuz olduğunu anlayıp doğru İstanbul'a Hazreti Fatih'in huzuruna gelirler ve şahit oldukları iki hadiseyi de aynen nakledip şöyle derler:

- Bizler artık inandık ki, bu kadar adalet ve biribirinin hakkına saygı ancak İslam dininde vardır. Böyle bir dinin salikleri başka dinden olanlara bile bir kötülük yapamazlar. Dolayısıyla biz zindana dönme fikrimizden vazgeçtik, sizin idarenizde hiç kimsenin zulme uğramayacağına inanmış bulunuyoruz, derler.


meyvrik

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 3. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 354
  • Teşekkür 1214
    • Çevrimdışı
  • # 23 Şub 2021 07:35:11
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
                       SOYGUNCULUK YAP!
                                (Menkıbe)
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
İznik’te, Çandarlı Halil Paşa camii karşısında, Çınardibi denilen kutlu mekanda, Allah dostlarından biri yatıyor.
Davud-i Kayseri hazretleri "rahmetullahi aleyh".

Bir gün, dergahına bir delikanlı gelip hürmetle selamladı bu Veliyi.

Ve sordu:
- Efendim, maddi sıkıntı içindeyim. Nasıl bir iş yapsam acaba?

Mübarek zat, az düşündükten sonra;
- Soygunculuk yap! buyurdu.

Allah Allah! Bu nasıl cevaptı böyle?

Delikanlı, yine de önüne bakıp;
- “Peki efendim” diye mırıldandı.

Çünkü Onun, gönül ehli bir Veli olduğunu iyi biliyordu.

Çıkıp giderken;
- “Hayırdır inşallah!” dedi kendi kendine.

Dağa çıkıp, bir harami çetesiyle karşılaştı az sonra.
Ve doğruca reislerine gitti:
- Arkadaş, beni de aranıza alır mısınız?

Çete başı, şöyle bir süzdü genci:
- Olur, ama bir şartla.

- Tamam, nedir şartınız?
- Ne dersek onu yapacaksın. İtiraz istemem.

- Peki peki, ne derseniz yaparım, dedi.

Biraz sonra bir kervanın oradan geçeceği haberi geldi.
Haramiler hemen gizlendiler.

Kervan iyice yaklaşınca, birden ortaya çıkıp, sardılar etrafını.
Önce bütün malları toplayıp yığdılar bir yere.

Sonra, insanları bağladılar tek tek.
Sıra öldürmeye gelmişti o zavallıları.

Çete başı çağırdı bu genci:
- Hey, gel buraya bakayım!
- Buyur reis.
- Haydi, sıradan öldür şunları!

Delikanlı tereddüt etti bir an.
Suçsuz bir adamı öldürmeye gönlü razı olmadı bir türlü.
Ama söz vermişti.

Sıkıldı, bunaldı ve yalvardı içinden:
“Ya Rabbi! Yanlış iş yapmaktan koru beni!”

ÇETEBAŞINI ÖLDÜR!
O anda büyük Veliyi gördü önünde.
Mübarek zat, eğilip fısıldadı gencin kulağına:
- Suçsuzu değil, çete başını öldür!

Eh, işareti almıştı.
Kılıcı hızla kaldırıp, şiddetle çaldı çete reisinin başına.

Adam kan revan içinde yere yıkılırken, öbürleri toz oldular bir anda.
Böylece kervan soyulmaktan, kervancılar da ölümden kurtulmuştu.

Canlarını ve mallarını kurtaran bu delikanlıya, keseler dolusu altın verip teşekkür ettiler.

Genç bir anda zengin olmuştu.
Sevinçle koştu dergaha.
Büyük Veli onu görünce gülümsedi:
- Kimseye söyleme. Sır kalsın aramızda.
- Baş üstüne efendim, dedi.

Bir daha ayrılmadı bu kapıdan.
“Manevi zenginliğe” de kavuştu tez zamanda.
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸

meyvrik

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 3. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 354
  • Teşekkür 1214
    • Çevrimdışı
  • # 24 Şub 2021 07:12:16
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
                         SU-İ ZAN GÜNAHI
                                 (Menkıbe)
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
Sırrı Ali Efendi “rahmetullahi aleyh” İznik’te yetişen Evliyadan.
Gönül ehli bir Allah dostudur bu zat.

Talebesinden biri ziyarete gelmişti bir gün.
Oturup sohbet ettiler.

Bir ara o gence;
- Su-i zan, tehlikeli bir günahtır oğlum. Ondan çok sakın! buyurdu. (Suizan, birinin kötü bir iş yaptığını zannetmektir.)

Talebe sordu:
- Neden tehlikelidir efendim?
- Çünkü su-i zan günahının tövbesi olmaz.

Genç şaşırdı:
- Tövbesi olmaz mı hocam? Neden?
- Çünkü su-i zan ettiğini bilmez de ondan. Tövbe edilmeyen günahın cezası da “Cehennem ateşi” dir.

Genç çok istifade etmişti bu sohbetten.
İzin isteyip ayrıldı.

Ancak eve döndüğünde gümüş yüzüğü yoktu parmağında.
Evin her tarafını aradıysa da bulamadı.

Sonunda yorulup uyuyakaldı bir kenarda.
Sırrı Ali Efendi, rüyasında manalı manalı gülümsüyordu kendisine:
- Ne o evlat, yüzüğünü mü arıyorsun?

Talebe heyecanla;
- Evet hocam, dedi. Evin her tarafını aradım.

- Bulamadın mı peki?
- Maalesef efendim, bulamadım.

AMA BEN BULDUM!
Tatlı bir tebessümle gence bakıp;
- Ama ben buldum, buyurdu.
Ve cebinden çıkarıp taktı delikanlının parmağına.

O anda uyandı genç.
Bir de ne görsün.

Yüzüğü parmağında değil mi?
Şok oldu hayretten.

Sabah koştu dergaha.
Rüyasını arz edecekti.

Hocası, onu görünce, tebessüm etti yine:
- O evlat, bulmuşsun yüzüğünü.
- Siz buldunuz hocam.

Büyük Veli;
- Evladım burada düşürmüşsün. Yorulmayasın diye taktım parmağına, buyurdu.


CAHİLLİK, CEHENNEME GÖTÜRÜR
Bir gün de yine dergahında gençlerle sohbet ediyordu ki, bir ara;
- Çocuklar, cahillik çok fenadır, buyurdu. Cehenneme götürür sahibini.
Sordular:
- Neden hocam?
- Çünkü dinini öğrenmeyen, günah işler. Günah ise ateştir. Tövbe etmezse Cehenneme gider.

Gençlerden biri sordu:
- Efendim kıyamette “Hesap” var değil mi?
- Elbette evladım.
- Peki, nelerden sorulacak hocam?
- Evvela “İman” dan, sonra “Namaz” dan sorulacak. Namaz, dinin direğidir. Namaz hesabını veremeyenin diğer hesapları zor geçecek ahirette.
Talebe sordu:
- Ya verenlerin hocam?
- Namaz hesabını verenlerin öbür hesapları kolay geçer ahirette.
🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸

 

Egitimhane.Com ©2006-2023 KVKK