Konu: Anlamlı Yazılar  (Okunma sayısı 66014 defa)

hafız ahmet

  • Bilge Üye
  • *****
  • Müdür Yardımcısı
  • İleti: 3.999
  • Teşekkür 19418
    • Çevrimdışı
  • # 13 Haz 2013 11:53:58
Canım Anneme

Bak... Annen ve sen .
O, dokuz ay boyunca seni karnında işte bu şekilde taşıdı.
Mide bulantısı çekti ve sürekli kendini hasta hissetti.
Ayakları şişti, vücudu ödem yaptı, derisi gerildi.
Sen karnındayken en basit işlere bile nefesi yetmez haldeydi..
Çünkü nefesini seninle paylaşıyordu..
Mesela merdiven çıkmak için çok çaba sarfetti.
Ayakkabılarını bağlamak gibi basit bir iş için bile
çabalamak zorundaydı.
Sen onu tekmelerken ve içinde kıvrılırken,
O çok geceyi uykusuz ve ağrılı geçirdi.
Doğumun ise tarifi imkansız bir acı çekmesine yol açtı.
Sana sahip olmaktan başka hiç bir amaç için bu acıya değmezdi.
O senin dadın, hizmetçin, hammalın, öğretmenin, şoförün,
aşçın, temizlikçin, hastabakıcın, en büyük hayranın,
en sadık dostun, en yakın arkadaşın...
Seni hissettiği andan beri sadece senin için yaşadı ve kendini
ikinci plana attı. Sen yedikçe doydu, sen uyudukça dinlendi...
Senin için savaştı, savaşıyor, ve hep savaşacak..
Senin için umut etti, sana dair hayaller kurdu,
senin adına üzüldü, sevindi, kızdı...
ve bunların hepsini karşılıksız yaptı.
Çevrende annesini kaybetmiş,
hatta hiç görememiş insanlar var.
Bu birgün senin de başına gelecek,
olmasa keşke ama yaşanacak..
O'na teşekkür etmek için yeterli zamanı bulamayabilirsin.
Lütfen her fırsatta O'na kendini değerli hissettir,
bunu hala yapabildiğin için de kendini şanslı hisset...

hafız ahmet

  • Bilge Üye
  • *****
  • Müdür Yardımcısı
  • İleti: 3.999
  • Teşekkür 19418
    • Çevrimdışı
  • # 14 Haz 2013 18:22:59
80'li yıllarda biz öğrenciydik ve nasıldık bir bakın:

Saçlara jöle, tırnaklara oje, sürülemez,
spor ayakkabıyla okula girilemezdi.

Erkekler kravat, kızlar fiyonk takmadan, yaka ve tırnak kontrolü yapılmadan derse girilemezdi.

Sabahları bahçede sıra olunur, pazartesi sabah Cuma öğleden sonra müdür konuşma yapar, özel günlerden biriyse saygı duruşu yapılır ve gerçekten saygıyla durulur, İstiklal Marşı okunurken dik durulur, konuşulmaz, saygı duyulurdu.

Öğretmenlerle dalga geçilemez, veli toplantıları aileye korkarak bildirilir, okulda "konuştuğun" (sevgilin) varsa sadece bahçede yan yana yürünürdü.

Forma ile okula gidilir, eve gelene kadar forma çıkarılmazdı. Gömlekler pantolonların - eteklerin, içine sokulur, okul renkleri dışında bir renk giymek yürek isterdi.

Küpe, kolye, yüzük, bilezik hafta sonları takılır, saçlar erkeklerde tıraşsız, kızlarda 3 boğum örgüsüz ise disipline gidilirdi.

Cep telefonu yoktu, internet de yoktu ama yine de öğrenciler birbirleri ile haberleşirdi.

Biyoloji dersinde üreme konusu anlatılırken utanılır, aruz ölçüsü ezberlerken delirilir, milli güvenlik hocaları askeri disipline sokmaya çalışırdı.

Okul kitapları üzerinde sevilen sanatçı resimlerini olduğu klasörlerde taşınır, ders yılı başında mutlaka kap kâğıdıyla kaplanır, etiketler yapıştırılır, etikete adı-soyadı- sınıfı- hangi dersin kitabı olduğu yazılır, o derse ait defterler de kolaylık olsun diye aynı desen kap kâğıdıyla kaplanır, ders sırasında yanında kitabı olmayan azarlanırdı.

Sınıflar kalabalık olsa da çıt çıkmadan ders dinlenir, boş derslerde sınıftan çıkılmaz, ders saatlerinde okul sınırlarını ihlal etmek isteyenlere acınmazdı.

Ödevler mutlaka yapılır, dönem ödevleri için kütüphaneler, meydanloueres, ana ya da temel britanikalar taranır, ödevler elle ve mutlaka dolmakalemle yazılırdı.

Yat denince yatılır, sabah okula servis yerine otobüsle gidilir, bazen çanta yoklaması yapılır, okula yasak bir şey getirilemezdi.-okulun herhangi bir yerinde sakız çiğnenemez, derslerde bir şey yenemez, su içmeye gitmek için izin istenirdi.

Birine uyuz olduysak öğretmene şikâyet eder, asla kendimiz sopayla, bıçakla girişmez, çeteleşmez, okul dışında bile kavga etmezdik. Bilirdik ki kavga edersek evde ya da okulda bi posta daha dayak var.

Kızlarla erkekler birbirine mesafeli durur, el şakası yapmaz, küfürlü konuşmaz, efendilik bozulmazdı.

Yerli malı haftası sınıf pikniğine döner, her tür yiyecek bulunur ve biz bu yemekleri paylaşırdık.

Kitap okurduk örneğin, ödev bile olsa okurduk. Değiştirip kitapları öyle okur, kütüphaneden kimlik çıkartır kütüphanede okurduk.

Biz öğrenci gibi öğrenciydik. Saygılıydık, tertipliydik, edepliydik...

Biz çok güzel öğrencilerdik. Çok zor da olsa o dönemlerde hayat, şimdikiler gibi kayıp kuşak değildik. Hayatın bir anlamı vardı ve biz bunu bilmesek bile hissederdik...

ses26

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 2. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 349
  • Teşekkür 813
    • Çevrimdışı
  • # 15 Haz 2013 21:02:41
Her şeyi bu kadar uzaktan görünce canının eskisi kadar acımadığını fark etti.Ve artık hayret etmedi.Yo,hayır yaşananlar yaşanmıştı ve yaşanmışı inkâr kimsenin harcı değildi.
n.b.

eslemnurum

  • Uzman Üye
  • *****
  • İleti: 10.551
  • Teşekkür 26233
    • Çevrimdışı
  • # 15 Haz 2013 21:46:04
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla;

Şüphesiz ben Allah'ım, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Onun için bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl.

|Kuran-ı Kerim, Taha suresi,14 meali [9]

evgi-47

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • İleti: 954
  • Teşekkür 5447
    • Çevrimdışı
  • # 16 Haz 2013 14:52:54
Öfkelenince Neden Bağırırız?
   Hintli bir ermiş öğrencileri ile gezinirken Ganj Nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp “insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş. Öğrencilerden biri “çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince ermiş “ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız?” diye tekrar sormuş.
   Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: “İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.”
  “Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır. Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur? Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.”
   Daha sonra ermiş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş: “Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.

genchakan

  • Uzman Üye
  • *****
  • İleti: 1.685
  • Teşekkür 3772
    • Çevrimdışı
  • # 16 Haz 2013 14:54:54
Karneyi kime versek? Yazim imzamda.

ses26

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 2. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 349
  • Teşekkür 813
    • Çevrimdışı
  • # 16 Haz 2013 23:17:22
Her şeye razıyım...
Cennetteyken daha içime düşen şu amansız kedere
Anlamlarını ilk kez çözdüğüm şu kötü huylu kelimelere
Hatta Havva'nın ayrılığına.Hatta cennetten sürgünlüğe,yitiğe,düşmeye
Şuna razı değilim ki ...
Kalbimin Senden haber alan kısmını kapatma
Beni Sensiz bırakma
İster sürgün et,ister kov,gönder bahçenden
Ama beni Senden gönderme...

hafız ahmet

  • Bilge Üye
  • *****
  • Müdür Yardımcısı
  • İleti: 3.999
  • Teşekkür 19418
    • Çevrimdışı
  • # 17 Haz 2013 10:34:28
Adamın biri her zaman yaptığı gibi saç ve sakal traşı olmak için berbere gitti.
Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete başladılar.
Değişik konular üzerinde konuştular. Birden Allah ile ilgili konu açıldı…

Berber: ” Bak adamım, ben senin söylediğin gibi Allah’ın varlığına inanmıyorum.”

Adam: ” Peki neden böyle diyorsun?”

Berber: ”Lütfen bana söyler misin, eğer Allah var olsaydı, bu kadar çok sorunlu, sıkıntılı, hasta insan olur muydu,
terkedilmiş çocuklar olur muydu? Allah olsaydı, kimseye acı çektirmez, birbirini üzmezdi.”

Adam bir an durdu ve düşündü, ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi.
Berber işini bitirdikten sonra adam dışarıya çıktı.
Tam o anda caddede uzun saçlı ve sakallı bir adam gördü.
Adam bu kadar dağınık göründüğüne göre belli ki traş olmayalı uzun süre geçmişti.
Adam berberin dükkanına geri döndü.

Adam: ” Biliyor musun ne var, bence berber diye bir şey yok”

Berber: ” Bu nasıl olabilir ki? Ben buradayım ve bir berberim.”

Adam: ” Hayır, yok. çünkü olsaydı, caddede yürüyen uzun saçlı ve sakallı adamlar olmazdı.”

Berber: ” Hım… Berber diye birşey var ama o insanlar bana gelmiyorsa, ben ne yapabilirim ki?”

Adam: ” Kesinlikle doğru! Püf noktası da bu! Allah var, ve insanlar ona gitmiyorsa, bu gitmeyenlerin tercihi.
İşte dünyada bu kadar çok acı ve keder olmasının nedeni!”

genchakan

  • Uzman Üye
  • *****
  • İleti: 1.685
  • Teşekkür 3772
    • Çevrimdışı
  • # 17 Haz 2013 11:05:05
karneyi kime versek acaba? bugünün yazısı

[linkler sadece üyelerimize görünmektedir.] makalelerim kısmında

cancancan111

  • Uzman Üye
  • *****
  • 1. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 1.553
  • Teşekkür 17358
    • Çevrimdışı
  • # 17 Haz 2013 11:08:12
Gün gelir ve anlar ki insan; yaşadığı her şey bir yalandır. Geriye vazgeçemediği bir aşk ve kabullenemediği bir yalnızlık kalır...
(Cengiz Aytmatov)

bergüzar

  • Uzman Üye
  • *****
  • 1. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 1.020
  • Teşekkür 9247
    • Çevrimdışı
  • # 17 Haz 2013 15:18:52
Birbirinin sevgisinden şüphe duyan sevgililere benziyoruz. İçimize düşen kurdu besleyecek ne çok şey var. Ne çok sebep, karşımızdakinden uzaklaşmak için.

Güven tazelemek için söylenen sözler bile yeni yaralar açabiliyor. Yaralar uçuruma dönüşmemeli. Çünkü uçurum hakemlik yapamaz. Gözlerimizden öpemez uçurum. Uçurum sarılamaz bize. Elimizden tutamaz. Küslüğümüzden kimin kârlı çıkacağını bir görebilsek! Ah bir görebilsek küslüğümüzden kimin kârlı çıkacağını!

    Taş taş örmüştük surlarımızı, o taşları söküp birbirimize atamayız. Her yağmur yağdığında kokusunu içine çektiğimiz topraklarda hücum edemeyiz birbirimize. Gürültü sesi bastırır, oysa konuşmaya ihtiyacımız var. Konuşmaya ve birlikte şarkılar söylemeye. Konuşmaya ve birbirimizi can kulağıyla dinlemeye. Yanlışları dile getirmeyelim mi? Getirelim, fakat Kabil elindeki taşı kaldırdığında, söylemiyordu. Taşın dili dönüyorsa, söyleyecek bir şey kalmamıştır insana.

    Eleştiri imar etmeliydi, yıkmaktan yorulmadı. Gözünün üstünde kaşın var, demekle kalmadı, gözlere yeni yerler biçti yüzde. Eski Yunan’ın insan özelliklerini tanrılaştırdığı masalları insan zaaflarına nasıl da tercüman olur böyle anlarda. Zeus, bir boğa yaratmış, Prometheus, bir insan yaratmış, Athena da bir ev yapmış. “Eleştiri tanrısı Momos’a soralım, hangisi daha güzel oldu?” demişler. Momos kıskanmış onları. Zeus’a, “Bu hayvanı yaratmışsın, ama gözlerini neden boynuzlarına koymadın? Varacağı yeri nasıl görsün!” demiş; sonra Prometheus’a dönmüş, insanı göstererek, “Sen de bunun yüreğini dışarı çıkarmalıydın ki kötülüğü gizli kalmasın, ne düşünüyorsa herkes görüp anlayabilsin.” demiş. Athena’nın yaptığı evi de beğenmemiş: “Hani bunun tekerlekleri? Olur ki yanına bir kötü gelir; o zaman nasıl kalkıp da uzaklaşır!” demiş…”

    Kötülüklerden tekerleklerle uzaklaştıramayız evlerimizi. Çare yok güzelin ışığına pencerelerimizi açmaktan başka. Güzelin rüzgârına ve kokusuna. Etik ve estetiğin iflas ettiği yer açlık! Kavgaların arkasında hep o var; ekmeğin doyuramadığı bu açlık! Dişleri bileyen, kanı deli deli döndüren o. Yapmayı asla düşünmediğimiz şeyleri omuzlarımıza bir vebal gibi yükleyen. Bu yükle kapısını çalamayız ocaklarımızın. Mutluluk tüttüremeyiz bacalarımızdan. Dumanlar yükseliyor, aşımızda zehir. Kötülüklerden tekerleklerle uzaklaştıramayız evlerimizi. “İdfa’ billetî hiye ahsen!/ Kötülüğü güzellikle sav! Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir.” (Fussilet, 34)

    Bizi kim seyrediyor kavgaya tutuşturup! Birbirimiz üzerinde gücümüzü tüketmemizi isteyen kim! Ey Ezop var mı bu soruya cevap verecek masalın? “Bir aslanla bir ayı, bir ceylan yavrusu bulmuşlar, senindir, benimdir diye kavga ediyorlardı. Birbirlerine sarılıp öyle bir dövüştüler ki sonunda ikisinin de takati kalmadı, yere yuvarlandılar. Oradan bir tilki geçiyordu; baktı ki ikisinin de kımıldanacak halleri yok, ceylan yavrusu da aralarında duruyor, hemen alıp ikisine de aldırmadan geçti gitti. Aslanla ayı bunu gördüler, gördüler ama kalkamadılar ki! ‘Vay bizim başımıza gelenler! Demek ki emeklerimiz tilki içinmiş,’ dediler.”

    Tilki tilkiliğini yapacak, biz insanlığımıza sahip çıkalım. Ay yıldızlı bayrağımızı birbirimize değil tilkilere karşı sallayalım. Hepimizin aynı ülkeyi sevdiği, aynı bayraklarla yollara meydanlara dökülüşümüzden belli değil mi! Bu sevgiden kuşku duymayalım asla. Bu ülkenin kıymetini en çok ondan uzak kalanlar bilir. Havaalanına inerken gözleri yaşaranlar. Bu ülke ayrı kalındığında ağlanacak kadar güzeldir. Akif’in, canını ve cananını, kendisinden uzak kalmamak karşılığında feda edeceğini söylediği vatandır bu!

    Bir Ezop hikayesi daha. “Bu kez köpek olmuş tilki. Köpek olmuş ve adamın birini ısırmış. ‘Aman birini bulsam da beni iyileştirse!’ diye dört yana koşmaya başlamış adam. Oradan geçen biri eğlenmek mi istemiş nedir? ‘Yarandan akan kanı ekmekle sil, sonra ekmeği köpeğe yedir’ demiş. Adamcağız bu söze şaşmış: ‘Öyle bir şey yaptım mı, artık köpekler peşimi bırakmaz, hepsi gelip bir kere ısırmak ister!’ demiş.”

    Kötülüğün iştahını kabartmayalım. Yaralarımızı sarma vakti! Yaralarımızla düşmanlarımızı beslemenin değil.


A.Ali URAL

hafız ahmet

  • Bilge Üye
  • *****
  • Müdür Yardımcısı
  • İleti: 3.999
  • Teşekkür 19418
    • Çevrimdışı
  • # 17 Haz 2013 18:01:37
Evin telefonu geceyarısı 3'te çaldı , uykudaki adam açtı telefonu .Telefondaki ses annesine aitti :

- Nasılsın oğlum,iyimisin? diye sordu.

Oğlu şaşkın bir ifadeyle:

-İyiyim anne hayırdır bir şey mi oldu? dedi.

Annesi:

-Bir şey yok oğlum sadece sesini duymak istedim dedi.

Oğluda:

-Anne sesimi duymak için bu saatte aranır mı ? dedi.

Anne:

-Rahatsız mı ettim oğlum? dedi .

Oğlu:

-Evet anne rahatsız ettin dedi.

Annesi şöyle dedi:

-25 sene önce bu saatte sen de beni
rahatsız etmiştin, doğum günün kutlu olsun yavrum.

EyLuL-

  • B Grubu
  • Fen ve Tekn. Öğrt.
  • İleti: 138
  • Teşekkür 808
    • Çevrimdışı
  • # 17 Haz 2013 21:27:32
KAZANAN her zaman çözümün bir parçasıdır,
KAYBEDEN her zaman problemin bir parçasıdır.

KAZANANın her zaman bir programı vardır,
KAYBEDENin her zaman bir özürü vardır.

KAZANAN “Bu işi senin için yaparım” der,
KAYBEDEN “Benim işim değil ki” der.

KAZANAN her sorunda bir çözüm bulur,
KAYBEDEN her çözümde bir sorun görür.

KAZANAN “uzak ama yolu biliyorum” der,
KAYBEDEN “yakın ama yolu bilmiyorum” der.

KAZANAN çakılların yanındaki çimeni görür,
KAYBEDEN çimenin yanındaki çakılları görür.

KAZANAN “zor olabilir ama mümkün” der,
KAYBEDEN “mümkün ama çok zor” der.

KAZANAN konuşmak yerine yapar,
KAYBEDEN yapmak yerine konuşur.

KAZANAN ağlamak yerine çalışır,
KAYBEDEN çalışmak yerine ağlar.

KAZANAN beynini çalıştırır,
KAYBEDEN çenesini…

ses26

  • Tecrübeli Üye
  • ****
  • 2. Sınıf Öğretmeni
  • İleti: 349
  • Teşekkür 813
    • Çevrimdışı
  • # 18 Haz 2013 20:37:22
'Sana ait olmayan, senden olmayan şeylere kalbini
bağlamak.
Yüktür kalbe.'
Bir ömür yaşamışsındır da hani, doldurmuşsundur öyle
hiç düşünmeden lüzumsuz şeyleri kalbine, kalp
yüklenmiştir öyle eften püften şeylerle.
Yorgun, bitap düşmüştür; taşımaktan, yüklenmekten
dünyanın bin bir türlü derdini. . . Naiftir, ince yapılıdır
kalp. . . Taşımaya gücü yeter mi sandın onca yükü!?
Yok yok! Zamanı geldi işte! Dök şu kalbinin yüklerini
dünyanın kucağına da derdin hafiflesin biraz!
O nazenin kalbinin yüzü gülsün! Bak işte nasıl da kalbin
atıyor. Nasıl da arıyor kalbine dost olanı. . . Kendine yâr
olanı. . .
Kalbine iyi bak e mi!?
İyi bak ki. . . kalp bu! Hangi yöne çevirirsen.

EyLuL-

  • B Grubu
  • Fen ve Tekn. Öğrt.
  • İleti: 138
  • Teşekkür 808
    • Çevrimdışı
  • # 18 Haz 2013 21:12:30
Şam’da yaşayan velilerden “Hubeyret-ül Basrî” hazretleri, bir gün;

- Kardeşlerim, lokmanıza dikkat edin, buyurdu. Haramla beslenen vücudu ateş yakar. Haram yemeyen vücudu ise toprak çürütemez. Ve ilave etti:

- “Îman”, en büyük nimettir. Cenab-ı Hak bir kuluna îman verdiyse, ona her şeyi vermiş demektir. Her nimet îmanın içindedir çünkü.

- Ya îman vermediyse?dediler.

Îman vermediği kuluna hiçbir şey vermemiş demektir. Yani îmanı olmayan kimse her şeyden mahrumdur.



- Öyleyse biz çok şanslıyız efendim.

- Elbette. Çok sevinelim, çok şükredelim ki, Müslümanız elhamdülillah. Cenab-ı Hak îman nasib etti bize. Hem de doğru îman.

“Ehl-i sünnet” üzere îman etmiş bir kimsenin, hayatından şikâyet etmesi kadar abes bir şey olamaz.

- Ama biz bazan şikâyetçi oluyoruz hocam.
- Çok yanlış. Bu, neye benzer, biliyor musunuz?
- Neye benzer efendim?
- Bir adam düşünün ki, “tonlarla altın”ı var. Buna rağmen “bir kuruş”un hesabını yapıyor. Yakışır mı?

 

Egitimhane.Com ©2006-2023